17 Mayıs 2012 Perşembe

Şırnak’ta ölü ele geçen PKK’lılar İran ve Suriyeli

Şırnak’ta polis ve askeri lojmanlara saldırı hazırlığında iken güvenlik güçlerince fark edilen ve çıkan çatışmada ölü ele geçirilen teröristlerden birinin Suriye, diğerinin ise Iran uyruklu olduğu açıklandı. 

Valilikten yapılan açıklamada, 3 Mayıs 2012 tarihinde, Emniyet Özel Harekat ekiplerince Uludere Çevre Yolu’nun üst kısmında yapılan kontrollerde, bir grup PKK/KCK terör örgütü mensubunun, polis ve askeri lojmanlara bomba ve roketatarlarla saldırı hazırlığında olduklarının tespit edildiği belirtildi.

Teslim olmaları yönündeki çağrılara teröristlerin el bombası atarak karşılık vermesi üzerine çıkan çatışmada 2 teröristin ölü ele geçirildiği, 2 polisin ise yaralandığı hatırlatılan açıklamada, teröristlerin Suriye uyruklu Nidal Fırat Afrin kod adlı Abdurrahman Bilal ile İran uyruklu Mazlum Urmiye kod adlı Siyamed Salamed olduğu kaydedildi.

Açıklamada, şu bilgilere yer verildi:

Yüzbaşımın kanı yerde kalmadı 

“Suriye uyruklu teröristin yaklaşık 7-8 yıldır Cudi bölgesinde sorumlu düzeyde faaliyet gösterdiği, 14 Nisan 2010 tarihinde Milli Taburu’na ait sivil servis aracının taranması sonucu Yüzbaşı Levent Çelik’in şehit edilmesi eylemine katıldığı; İran uyruklu teröristin ise sözde Cudi Cephesi Navser Takımı içerisinde tim komutanı olarak faaliyet gösterdiği tespit edilmiştir. Terör örgütü mensuplarının üzerlerinde ve çevrede yapılan aramalar sonucunda; 2 kalaşnikof, 11 şarjör, 2 patlamamış roket sevk fişeği, 2 el bombası, 1 gece görüş dürbünü ve 1telsiz ele geçirilmiştir.”

Vatan Gazetesi-07.05.2012

Suriye’de Camiler kuşatma altında

Suriye’de yönetim karşıtlarının cuma namazı sonrası olası gösterilerini önlemek için güvenlik güçlerinin açtığı ateşte 28 kişi can verdi. İran’ın eğittiği Esed’in özel birliği Şebbiha güçleri evleri basarak 30 kişiyi yaraladı. Başkent Şam’ın çevre kent ve banliyölerindeki camiler kuşatıldı, namaz sonrası yine silahlar konuştu.

Lübnan’ın Tripoli kentinde cuma namazı sonrası düzenlenen protesto gösterisinde Lübnanlılar, Suriye’deki Esed yönetimini kınadı. Öte yandan BM ve Arap Birliği’nin Suriye temsilcisi Kofi Annan’ın sözcüsü Ahmed Fevzi, uygulamadaki eksikliklere rağmen Suriye’yle ilgili barış planının “rayında” gittiğini belirtti.

Suriye’de yönetim karşıtlarının Cuma namazı sonrası yapacakları gösterileri engellemek isteyen güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu 28 kişi öldü. Suriye Genel Devrim Konseyi (SRGC) ve Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü, olası gösterileri engellemek isteyen güvenlik güçlerinin, çeşitli kentlerde yönetim karşıtlarına operasyon düzenleyerek silah kullandıklarını açıkladı. SRGC, Humus, Şam’ın banliyöleri, Halep ve İdlib kentindeki olaylarda 5′er, iç kesimlerde yer alan ve önemli muhalif kenti olarak bilinen Hama’da 4, Deyr Ez Zor ve Dera kentindeki gösterilerde açılan ateşte ikişer kişi olmak üzere ülke genelinde toplam ölü sayısının 28′i bulduğunu belirtti.

Ağır bombardıman altında

SRGC, ayrıca Dera’nın Casim beldesinde birçok evin Şebbiha güçleri tarafından ateşe verildiğini ve 30 kişinin yaralandığını kaydetti. Şam Haber Ağı (SNN) da Şam’ın Meydan Mahallesi’nde Şebbiha güçlerinin halkın sokağa çıkmasını engellemek için rastgele ateş açtığını duyurdu. İdlib’in Bara ve Numan beldelerinde askeri operasyonların ağır bombardıman eşliğinde sürdüğünü belirtti.

Cami çıkışlarını tuttular

Yerel kaynaklar, başkentin Midan, Kabun Kadem Asali, Cobar, Hacer esvad, Zahira, Kafr Susa, Berze Salihiye Rükneddin semtlerindeki camilerin muhtemel bir gösteriye karşı güvenlik güçlerince kuşatıldığını bildirdi. İdlib’de de güvenlik güçlerinin kentteki camileri kuşattığını ve bazı bölgelerden silah seslerinin geldiğini ifade eden kaynaklar, göstericileri dağıtmak için ateş açıldığını ve göz yaşartıcı gaz kullanıldığını kaydetti.

Yeni Şafak Gazetesi – 05.05.2012

‘Sünni Şii çatışması tehlikesi var’

Ekonomik Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde (ESAM) “Medeniyet Fikri ve Öncü Kuşak” konulu bir konferans veren Yazar ve Akademisyen Yusuf Kaplan, Son çeyrek yüzyıldır Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da Amerika’nın girdiği her yerden İngilizler ve İranlıların kârlı çıktığını söyledi.


 
ABD Eski Başkanı Bush’un Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde “Bizim Ortadoğu ve Hazar Bölgesine yerleşmek istememizin birinci nedeni  Doğalgaz ve petrol kaynaklarını ele geçirmek değildir. Bu bölgedeki Batı Uygarlığına karşı çıkabilecek bir potansiyelin bu bölgede olmasıdır” dediğine dikkat çeken Akademisyen Yusuf Kaplan şöyle konuştu:
 
“Müslümanlar toparlanmaya başladığı zaman durdurulması zordur. İslam’ın doğuşunun ilk yüzyılında Müslümanlar Doğuda Çin’e, Batıda Endülüs’e Müslümanların gidebilmiş olması tarih felsefecilerinin anlayabildiği bir şey değildir. Çünkü Hristiyanlar ancak 9 asır sonra tarih sahnesine çıkabilmişlerdir. Türkiye dış politikada çıkara değil erdeme, kuvvete değil Hakka ve ilkeye dayalı anlayışa geçtiğinden beri İslam dünyası çalkalanmaya başladı. ” Batı uygarlığını temsil eden devletlerin hep kendi içinden çöktüğünü, Roma, Grekler ve bugünkü Batının buna örnek teşkil ettiğini, bunun sebebinin ise Batı uygarlığının kendi iç değerlerinin zayıf olması ve güce dayanmasından dolayı gücün kaybı halinde çöküşe geçtiğini vurgulayan Yazar Yusuf Kaplan, İslam medeniyetlerinin ise iç değerler sebebiyle değil, dış etkilerle çöküşe geçtiğini vurgulayarak bugün İslam dünyasında bu yönde gelişen bir tehlikeye dikkat çekti: “Son çeyrek yüzyıldır Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da Amerika’nın girdiği her yerden iki millet kârlı çıktı. İngilizler ve İranlılar. Amerikalılar Irak’a girdiklerinde demokrasi getireceklerini söylediler.

Ama nüfusun yüzde 70′inin Şii olduğunu da biliyorlardı. Bugün Bosna’dan Kızıldeniz’e kadar bir Şii hilali kurdular. İran ise buna teşne. Bu, İran’la düşmanlık geliştirmek anlamına gelmiyor. Yaşanan, İslam dünyasını ortadan ikiye ayırmaya çalışan Şii-Sünni çatışması tehlikesidir. Sömürgeciler bölgeden çekilip gidecekler ama biz bölgenin geleceğini İran Türkiye ve Mısır birlikte şekillendireceğiz” “Dünya coğrafyasında sömürgeleştirilemeyen tek ülke biziz. Ama kendi kendini sömürgeleştiren tek ülke de biziz. Çünkü Türkiye’de uygulanan sistem dünyanın hiçbir yerinde uygulanmıyor.

Bu sebeple Türkiye’nin en büyük problemi eğitimdir. Özellikle İslami kesimlerin sekülerleşmesi sürecini yaşıyoruz.” diyen Akademisyen ve Yazar Yusuf Kaplan “Bu sebeple kendi eğitim kurumlarımızı kurmamız lazım. 50′şer kişilik gruplar halinde kendi medeniyet anlayışımıza göre 20 senede öncü bir kuşak yetiştirerek tarihin akışını değiştirebiliriz” şeklinde konuştu. Akademisyen Yusuf Kaplan, bir çok ülkede azınlıklar bulunduğunu ama dünyanın hiçbir ülkesini tek bir azınlığın yönetmediğine de vurgu yaparak “Türkiye’de 150 yıldır, 350 kişilik Sabetayist bir aile var. TÜSİAD ülkenin kaderiyle oynuyor. Türkiye’de Sabetayist bir azınlık ülkeyi yönetiyor” diye konuştu.

Milli gazete – 05.05.2012

İran’a yakınlığıyla bilinen Abna.ir’den Başbakan ve Eşi’ne ağır hakaretler

İran’a yakınlığıyla bilinen Abna.ir haber sitesinden yayınlanan bir yazıda başta Başbakan Erdoğan olmak üzere Hükümet yetkilileri ve eşlerine ağır ithamlarda bulunuluyor. “Kim neden inanıyor ve güveniyor?” isimli yazıda hükümet, yalancılık, hokkabazlık ve ikiyüzlülükle suçlanıyor. Başörtüsüyle resepsiyonlara katılmak “dini kullanmak” olarak nitelendiriliyor. Yazıda hükümet dinle oynamakla ve hurafalere inanmakla itham ediliyor. 

İşte Abna.ir’de yayınlanan “Kim neden inanıyor ve güveniyor” başlıklı yazının tamamı;

Kim Neden İnanıyor ve Güveniyor?

Türkiye akıl hummasına girmiş gibi. İnsanlar şaşkın. Gazete sayfaları ve TV ekranları yalaka, yandaş, kırıntı bilgi sahibi tiplerle dolu. Ahkam kesiyorlar. Yalan yanlış, kendilerine söylenenleri tekrarlayan papağana benziyorlar

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Yaşamları, batı kulübe karşıtlıkla geçti. Batı kulübü’nün desteği ile yetki ve güç sahibi oldular. AB kararlarına imza attılar. İstedikleri sömürgeleştirme projelerine evet dediler.

ABD karşıtıydılar şimdi eş başkanları oldular. Füzelere hayır dediler Malatya’da füze çatılar.

Müslüman kardeşler dediler Irak işgaline destek oldular.

İtalyan başbakanı Berlisconi dostlarıydı, şimdi ortalarda yoklar.

Alman başbakanı Merkel’e vakıf ve Deniz Feneri davası nedeniyle düşman oldular.

Mısır lideri Mübarek’le çok iyi anlaşıyorlardı. Muhaliflerle yıkılışına destek verdiler.

İsrail’le dosttular, mecliste bölgede iki demokratik ülke diye övgüler düzdüler. Mayın temizlemeden büyük ihalelere kadar İsrail’e verdiler sonra düşman göründüler.

El Fetih lideri Abbas’a övgüler düzdüler sonra Hamas’ın kardeşi oldular.

Libya lideri Kaddafi’den Barış ve insanlık ödülü aldılar. Milyonlarca dolar yardımla teröristleri eğittiler gönderdiler linç edilmesine alkış tuttular.

Suriye lideri Esad’la Kardeşim diye kucaklaştılar, ailece görüştüler, birlikte tatil yaptılar, maça gittiler. Şimdi kellesini istiyorlar.

Irak başbakanı Maliki ile dosttular şimdi eleştiriyorlar, Irak cumhurbaşkanı yardımcısına koruma veriyor ağırlıyorlar, dünün Barzani eşkıyasını makamda ağırlıyorlar.

Katar ve Suudi Arabistan’ın Sünnilik dışı Vahhabi olduğunu ileri sürdüler şimdi bunların destekleriyle ABD-İngiltere Fransa şer üçgenin bölge temsilciliğine soyundular.

Peki bugün ne oldu? Birinin devrilmesinde önemli rol aldılar, diğerini de devirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Yani; formdalar. Küresel şer güçleri arkalarında. Dini kavramları kullanıyorlar. Eşleri türbanlarıyla boy gösteriyor.

Günlük siyasi çekişmelerdeki üsluplarını tarih konusuna kaydırdıklarında, söyledikleri kendi tabanlarını mutlu ediyor. Buna karşın toplumsal barış ve anlayışa dinamit koymakla eşdeğer, ama anlamıyorlar. O kadar kin nefret ve öfke dolular ki.

Siyasi ideoloji haline getirdikleri ilahi mesajdan uzaklaştırılmış din ile oynuyorlar. İslam’ın Kur’an ve peygamber odaklı ilkelerini tersyüz ediyorlar. Hurafeleri din diye algılyorlar.

Şu anda dilediklerini yapabiliyorlar. Milletimiz diyorlar, adalet diyorlar, demokrasi diyorlar, özgürlük diyorlar, darbelerle hesaplaşma diyorlar.

Ancak bunları yerine getirmek için yaptıkları hokkabazlık. Her biri ilizyonist oldu.
Dine bağlı olmak başka, dini siyasete alet etmek ve halkın vicdani duygularını övüyormuş gibi yapıp aslında zedelemek farklıdır.

İnsanları, devletleri, geçmişi eleştirirken sarf edilen sözlerin, yakın bir gelecekte toplumda çok ciddi kavga ve ayrımlara neden olacağını halkında fark edeceği açıktır.

Ne diyelim halk ipnotize edilmişse, muhalefet aciz ise söylenecek bir şey kalıyor mu?

Günün Sözü: Yalan uzun ömürlü değildir. Doğrunun çarpması acımasız olur.

Hon. Prof. Dr. Nurullah AYDIN
na741954@gmail.com

4 Mayıs 2012 Cuma

Maliki'nin hedefi, Türikye'yi Irak denkleminden dışlamak

Türkiye’nin Ortadoğu nezdinde izlediği proaktif dış politika Irak merkezli olarak ciddi bir dirençle karşılaşmış durumdadır. Bu direncin kaynağı ise İran destekli Nuri El Maliki yönetimidir. Nuri El Maliki’nin izlediği diktatoryal ve çatışma tabanlı politikalar Türkiye’yi Irak’tan dışlamayı hedeflemekte ve İran’ın bölgesel hedefleri ile uyumlaşmaktadır.

Giresun Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi Göktürk Tüysüzoğlu Yenişafak Gazetesi için yazdığı yazıda İran’ın Irak üzerinden bölgesel emellerini deşifre etti.

Yenişafak 3 Mayıs 2012

ABD’nin sürdürdüğü işgali sona erdirmesinin ardından tarihi Mezopotamya toprakları derin bir siyasal krizin içerisine sürüklenmiş gibi görünüyor. Nitekim mevcut konjonktürde Şii kökenli Başbakan Nuri El Maliki’nin yönetiminde derin bir siyasal ayrışmaya doğru yol alan Irak’ta, etnik ve dinsel ayrımlar üzerinden şekillenen ve bölgesel güç mücadelelerine de eklemlenmiş olan siyasal-yönetimsel krizi sona erdirebilecek nitelikte içsel ya da dışsal bir aktör henüz ortaya çıkabilmiş değildir. Irak’ın yaşadığı kriz demokratik ülkelerde görülen ideolojik-siyasal ayrımlardan ya da farklılıklardan değil de etno-kültürel ve mezhepsel ayrım çizgilerinden beslendiği ve bu unsurlar da Irak ulusal kimliğinden çok daha güçlü bir şekilde ifadesini bulduğu için sorunun çözümü oldukça güçtür. Üstelik Şii kökenli siyasal parti ve grupların oluşturduğu Ulusal İttifak’ın lideri olarak başbakanlık koltuğuna oturmuş olan Nuri El Maliki’nin dikta rejimlerine öykünen ve otoriter bir görünüm arz eden yönetim anlayışı da başta Sünniler ve Kürtler olmak üzere Irak’ta yaşayan ve farklı grup kimliklerini içselleştirmiş kesimleri de merkezi Irak Yönetimi’ne yabancılaştırmaktadır. Nuri El Maliki’nin son dönemde ortaya koyduğu Türkiye karşıtı tutuma da bu çerçevede yaklaşmak ve özellikle Şii kesim ile İran arasındaki organik bağı da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Türkiye’nin Irak’a bakışı

Türkiye, Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olan ve federal bir düzlemde de olsa birleşik Irak’ın yaşatılmasını savunan bir aktör olarak bilinmektedir. Demokratik, çoğulcu ve taraflar arasında siyasal eşitliğe dayalı bir Irak’ın yapılandırılması Türkiye’nin en büyük hayalidir. Zira Türkiye, Irak’ın bölünmesi halinde kendi güneydoğusuna komşu bağımsız bir Kürt Devleti’nin ortaya çıkmasından endişe etmektedir. Kendi toprakları içerisinde yaşadığı Kürt Sorunu’na anayasal ve siyasal-yönetimsel temelde geniş kapsamlı bir çözüm bulamamış ve ayrılıkçılık temelinde ortaya çıkan terör eylemlerinden bir türlü yakasını kurtaramayan Türkiye, Irak’ın kuzeyinde ortaya çıkabilecek bağımsız bir Kürt Devleti’nin kendi toprakları içerisinde de siyasal yansımalar yaratabileceğinden endişe etmektedir. Bu minvalde, Türkiye’nin federal eksenli de olsa Irak’ın bütünlüğünden yana olması anlaşılır bir durumdur. Nitekim son dönemde Kuzey Irak’taki bölgesel yönetim ile siyasal bağlarını sıkılaştıran Türkiye’nin en önemli hedefi, başta Mesud Barzani olmak üzere Iraklı Kürt liderleri bütünleşik bir Irak içerisinde kalmaları yönünde cesaretlendirmek ve onların başta PKK olmak üzere Türlkiye içerisindeki ayrılıkçı Kürt hareketlerine destek olmasını engellemektir.

Türkiye’nin Irak’ın bütünlüğünün korunması yönünde temasta bulunduğu bir diğer grup da Sünnilerdir. Zira Irak’ta Şiiler ile Kürtler arasındaki toprak tabanlı ve siyasal yönü ağır basan krizin sonlanabilmesi yönünde inisiyatif alacak en önemli grup Sünnilerdir. Eğer Sünni Iraklılar da Irak’ın toprak bütünlüğüne olan desteğini keserse, ortada Irak diye bir devletin kalmayacağı ortadadır. Irak’ın dağılması ve bu ülkeyi oluşturan 3 temel unsurun (Şiiler, Sünniler ve Kürtler) kendi başlarının çaresine bakmak üzere toprak tabanlı bir siyasal mücadeleye başlamaları durumunda, Ortadoğu’nun göbeğinde Arap Baharı’nın yarattığından çok daha büyük bir krizin ortaya çıkması olasıdır. Bu tarz bir mücadelenin ortaya çıkması, başta Türkiye olmak üzere, Irak’a komşu olan ülkeleri çok kötü bir şekilde etkileyeceği ve Türkiye’yi Irak merkezli olarak İran ile büyük çaplı ve görünür bir bölgesel mücadelenin içerisine sürükleyeceği için, Türkiye Irak’taki mevcut siyasal krizin noktalanması için çabalarını yoğunlaştırmış durumdadır. Ne var ki, Nuri El Maliki ve onun en önemli bölgesel destekçisi olan İran, Türkiye’nin çabalarının önüne taş koymaya çalışmaktadır.

İran Arap Baharı’ndan rahatsız

Türkiye’nin Arap Baharı’na destek vermesi ve hatta bu süreç ekseninde ortaya çıkan siyasal dönüşümü yönetmek istediği yönünde irade beyanında bulunması, Arap Baharı çerçevesinde yaşanacak siyasal dönüşümün ardından Türkiye’nin Ortadoğu halkları nezdindeki meşruiyetinin daha da artmasından çekinen İran’ı belli manevralar yapmaya itmiştir.

İran’ın Suriye’de Beşşar Esed’e destek vermesi, İran-Suriye-Hizbullah eksenli ittifakı korumaya yönelik bir girişimdir. Rusya ve Çin de İran’ın arkasında durarak Ortadoğu’da Avro-Atlantik Dünyası’nın ve Türkiye’nin etkinliğini sınırlama yönlü çabalara zarar vermeyi ve uluslararası sistemin yapısını oldukça yakından ilgilendiren Ortadoğu’da İran merkezli bir muhalif blok yaratmayı amaçlamaktadırlar.

Rusya ve Çin’in uluslararası sistem tabanlı desteğinin farkına varan İran, oluşturmak istediği bölgesel bloğa Irak’ı da katabilmek amacıyla faaliyetlerini sıklaştırmış ve nüfusunun %60′tan fazlası Şii olan Irak’ta, başbakan Nuri El Maliki eliyle siyasal manipülasyon girişimlerine başlamıştır. Maliki’nin ABD’nin desteğine sahip olan Iraklı Kürtlere karşı gösterdiği tavizsiz tutum ile özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan ile çok yakın ilişkiler kurmuş olan Sünni Arapların en önemli temsilcilerinden biri olan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi ve Başbakan Yardımcısı Salih Mutlak’a karşı giriştiği siyasal linç girişimi, İran’ın, Maliki eliyle Irak’ta ne denli mevzi kazandığını ortaya koymaktadır.

İran, Irak merkezli bir kaos yaratarak ve tüm küresel ve bölgesel aktörleri bu kaosa yönlendirerek kendisi üzerinde oluşmuş olan siyasal baskıyı hafifletmek ve bölgesel gücünü tüm dünyaya ispatlayarak başta nükleer enerji müzakereleri olmak üzere, kendisini ilgilendiren tüm meselelerde Irak kozunu kullanmak istemektedir. 

İran’ın Irak merkezli olarak giriştiği manipülatif girişimler, İran’ın bu ülkede çok ciddi bir siyasal mevzi kazandığını göstermektedir. Bu durum, Irak’ın bütünlüğünü korumasını isteyen ve bu minvalde çalışmalar yürüten Türkiye ile İran’ı bölgesel anlamda karşı karşıya getirmektedir. Nuri El Maliki’nin geçtiğimiz günlerde Türkiye aleyhinde yaptığı açıklamalar ve Sünni kökenli Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi’nin Türkiye’ye sığınmak zorunda kalması, ülkedeki gerginliğin çok ciddi seviyelere yükseldiğini gösteriyor.

Bu şerait içerisinde Mesud Barzani’nin önce ABD’ye daha sonra da Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretler, petrol gelirlerinin paylaşımı yönünde ve toprak tabanlı olarak ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle Irak’tan ayrılarak bağımsızlığını ilan edebileceğini belirten Iraklı Kürtlerin, krizin çözümü yönünde Türkiye ile birlikte çalışmak üzere cesaretlendirilmesi amacını taşımaktadır. Böylece Irak’ta Sünni Araplar ve Kürtler arasında ortak bir cephe kurulması ihtimali güçlenmiştir. Nuri El Maliki’nin izlediği çatışmacı politikaların ve İran’ın kendi üzerlerinde oluşturduğu baskının Irak’ı bölünmeye ve savaşa ittiğinin farkına varan Mukteda Es Sadr gibi bazı Şii liderler ise, sorunun çözümü yönünde inisiyatif almaya çalışmaktadır. Ancak sürecin oldukça zorlu geçeceği ortadadır.

Türkiye’nin Ortadoğu nezdinde izlediği proaktif dış politika Irak merkezli olarak ciddi bir dirençle karşılaşmış durumdadır. Bu direncin kaynağı ise İran destekli Nuri El Maliki yönetimidir. Nuri El Maliki’nin izlediği diktatoryal ve çatışma tabanlı politikalar Türkiye’yi Irak’tan dışlamayı hedeflemekte ve İran’ın bölgesel hedefleri ile uyumlaşmaktadır. Ne var ki, aynı politika silsilesi nedeniyle, Maliki’nin ülkesi Irak da etno-kültürel ve mezhepsel ayrım çizgileri üzerinden bölünme tehlikesi ile karşı karşıya kalmış durumdadır.

GÖKTÜRK TÜYSÜZOĞLU- Giresun Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi.

Yeni Şafak Gazetesi-03.05.2012

Şii Nuri el Maliki, Türkiye'ye karşı ABD'den F-16 sipariş etmiş

Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin lideri Mesud Barzani, geçen hafta ABD ile Irak arasında imzalanan ve Bağdat yönetimine 36 adet F-16 savaş uçağı satılmasını öngören milyar dolarlık anlaşmaya tepki göstermiş ve bu uçakların satılmasına karşı çıkmıştı. 

Bağdat yönetimi ise Barzani’nin bu açıklamalarına tepki gösterdi. Irak Meclisi’nin Güvenlik Komitesi’nden önceki gün yapılan açıklamada “2014 yılının başında 24 tanesi teslim edilmesi planlanan bu uçaklar dış tehditlere karşı kullanılacaktır. Bu uçaklar Kürtleri de Türkiye’nin ve İran’ın saldırılarına karşı koruyacaktır. Barzani’nin ortaya attığı iddiaların temeli yoktur. Artık Bağdat’ta Kürtleri düşman olarak görmeyen bir yönetim var” ifadesi kullanıldı.

Bağdat’tan karşı hamle

Başbakan Maliki’nin Yardımcısı Sami El Askeri, Kuzey Irak’taki ağır silahların Irak için tehdit oluşturduğunu öne sürdü. İran devlet televizyonu Press TV’ye konuşan El Askeri, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne, Saddam Hüseyin’in düşmesinden sonra el koyulan ağır silahları Bağdat’a teslim etmesi çağrısında bulundu. Maliki’nin yardımcısı, “Bölgesel yönetim birleşik bir Irak içinde kalmaya niyetliyse elindeki tank ve savaş uçaklarını teslim etmelidir” dedi. Kürt askeri yetkililer daha önce, ellerinde her türlü silah bulunduğunu kabul etmiş ve Irak Anayasası’nın Kuzey Irak’ın elinde hangi silahların bulunabileceğine dair bir ayrım yapmadığını savunmuşlardı.

‘Bizi vuracaklar’

AFP’ye konuşan Barzani, Irak’ın Şii Başbakanı Nuri El Maliki’yi kastederek, “F-16’lar bu adamın eline geçmemeli. Maliki’nin bu silahlara sahip olmasını engellemeliyiz, eğer sahipse de o koltukta kalmamalı” demişti. Barzani, Maliki’nin askeri yetkililerle yaptığı görüşmede, F-16’ların Erbil’e karşı kullanılmasını planladığını öne sürmüştü.

Vatan Gazetesi-02.05.2012

İranlılar 9 kilo eroinle yakalandı

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde düzenlenen 3 ayrı uyuşturucu operasyonunda 9 kilo eroin, 3 kilo 235 gram kokain ve 2 kilo metanfetamin ele geçirildi.

Yüksekova Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Grup Amirliği’nce gerçekleştirilen operasyonda, Yüksekova-Van karayolu istikametinde giden minibüslerde bulunan yabancı uyruklu şahıslarda yapılan aramada 9 kilo eroin, 3 kilo 235 gram kokain ve 2 kilo metanfetamin ele geçirildi.

Van’a giden minibüste bulunan İran uyruklu H.A.S. ve Tacikistan uyruklu G.R.’nin valizlerinde yapılan aramalarda da uyuşturucu çıktı.

Milat Gazetesi-28.04.2012

Beşşar'dan başka tanrı yok

Günümüzde Müslümanların birçok cephede birden mücadele etmek zorunda olduğunu belirten Yeni Akit Gazetesi’nden Mustafa Özcan, hal böyle iken bütün iç ve dış muhalif unsurların küfre İslami kılıfı giydirerek direniş adına sahip çıktıklarını ifade etti.

Mustafa Özcan’ın bugünkü yazısının tamamı:

Fitne çağından geçiyoruz. Belalar dağlar gibi. Çığ gibi üzerimize üzerimize geliyor. Fitnelerin biri bitmeden diğeri sökün ediyor. Peygamberimiz bunu gece karanlığı parçalarına benzetiyor. Adeta dalgalı anındaki denize benziyor. Dalgalar ve fitneler birbiri üzerinde geliyor. 

Günümüzde Müslümanlar birçok cephede birden mücadele etmek zorunda. Sanki bütün iç ve dış muhalif unsurlar birleşmiş gibi. Hal böyle iken güya ABD’ye kızan bazı dindarlar Beşşar’ın artık küfrü bevah, yani açık küfür haline gelmiş rejimine sahip çıkıyor. Küfre İslâm kılıfı giydirip direniş adına sahip çıkıyorlar. Suçu sadece göstericilerin ve maruz kaldıkları mezalimin fotoğrafını çekmek olan aktivistler diri diri toprağa gömülüyor ve son nefeslerini verirken ‘Lailahe illallah Muhammedur resûlullah’ demesi bile fazla görülüyor ve Beşşar’ın zebanileri veya şebbihleri karşı telkinde bulunuyor ve ‘la ilahe illa Beşşar / Beşşar’dan başka tanrı yok’ diye kendisini telkin altında tutuyorlar. Artık ölenlere Allah diye değil, Beşşar diye telkin yapıyorlar. 

Hem insanlık suçu işleyip hem Allah’a meydan okuyorlar. Bazı dindarlarda hâlâ bu rejime direniş adına sahip çıkıyor. Beşşar ve çetesinin yaptığını Kaddafi ve çeteleri de yapmıştı. Mısrata veya benzeri bir mekânda bir yaralıyla karşılaştıklarında Kaddafi ve Fatih Devrimi (1 Eylül) lehinde zafer işareti yapmasını istiyorlar. Adam ‘Allahu Ekber’ deyince yaylım ateşine tutuyor ve adamı infaz ediyorlar.

Bazı İslâmcıların başı dönmüş durumda. Sözgelimi Türkiye’de 28 Şubat sürecinin mimarları ve sembolleri yargılanıyor. Lakin mağdur kesimin temsilcisi olması gereken bazıları geçmişte Erbakan’a kim hakaret etmişse bugün ona sahip çıkıyorlar. Hakk’a değil de nefislerine tabi olmalarıyla Allah kimyalarını değiştirmiş. Bu kimya ile dostu düşman, düşmanı ise dost makamında görüyorlar. Kaddafi’yi İkinci Abdulhamit’e benzetiyorlar. En azından İkinci Abdulhamid Han’ın Amazonlar ordusu yoktu! Yine aynı yazarlar bu defa da Çevik Bir’in tutuklanmasına gözyaşı döküyorlar. Yanlışların ve doğruların kimyası mı değişti, yoksa bizim mi başımız döndü, bilmiyoruz. Kaddafi, 2007 yılında Sarkozy’nin seçim kampanyasını finanse etmiş. Sonra da Sarkozy ters dönmüş. Kaddafi tarafından bakanlar Sarkozy’nin dönekliğine kızıyorlar da Kaddafi’nin niçin şeytana yatırım yaptığını sormuyorlar.

İslâm diyarında küfür ve fısk düpedüz ve aşikâr bir biçimde işleniyor. Mısır’da 2010 yılında Yevmü’s Sabi (Yedinci Gün) adlı gazete aynen Selman Rüşdi gibi bir kampanya başlatıyor ve Hazreti Peygamberin sırlarını ifşa edeceğini duyuruyor. Muhammed Hassan ve İshak Huveyni gibi selefi kesimin önde gelen hocaları bu işe karşı çıkıyor ve meydan okuyor. Gerçekten de resmi olarak dini İslâm olan Mısır gibi bir ülkede Hazreti Peygamber’in şeref ve haysiyetine bile dil uzatıyorlar. Elbette Batılılar da buna insan hakları gerekçesi altında çanak tutuyorlar. Bush gibi canilerin yargılanmasına izin vermeyen sistem, kutsal değerlerin ayaklar altına alınmasına hizmet ediyor. Neden müminlerin annelerinin nikâhının müminlere yasak kılınmış diye soruyorlar! Bizde de 28 Şubat’ın artıkları ve Ertuğrul Özkök gibiler neden başörtülülerin pembe dizilerde oynamadıklarını soruyor ve sorgulamıyorlar mı? Dolayısıyla içimizdeki gizli düşmanlar dış düşmanlardan daha cesurlar. İç düşmanların cesareti karşısında Amerikalı kaçık papaz Terry Jones’un Kur’an yakması adiyattan hale geliyor. Kendi içindeki çatlakları ve akortsuz seslerini bastıramayan bir dünyanın, elin çatlaklarıyla uğraşması herhalde muhal olsa gerek.

Açıktan küfrü savunmak ve reklamını yapmaya, Buhari ve Müslim’de Ubade İbni Samet tarikiyle rivayet edilen bir hadiste yöneticilere karşı çıkmanın ölçü ve kriterleri anlatılırken küfrü bevah tabiri ile temas ediliyor. Bugün küfrü bevah / açık küfür meselesi siyasi boyuttan sosyal boyuta inmiştir. Şimdi de karşımıza türev tabir çıktı. El fısk el bevah yani açık fısk çıkıyor. Fısk ameline, küfür veya ameli sapkınlık denmektedir. Hâlâ Sudan ve Moritanya’da kölelik meselesi tartışılıyor. Batı basını daha düne kadar Sudan’da kölelik kurumunun işlediğine dair iddiaları servis ederdi. Bu meseleyi kurcalardı. Diline dolardı. Moritanya’da da bu tartışma dinmiş değil. Zira Moritanya gibi ülkeler hale 21’inci Yüzyıl’ın periferisinde yaşıyor. İslâm köleliği azaltmayı ve süreç içinde bitirmeyi hedeflemişse de bunu doğrudan yasaklama suretinde ortaya koymamıştır. Kaldırmayı zamana yaymıştır. Lakin Müslümanlar bu yöndeki Kur’an buyruğunu asırlara tercüme etmekte yetersiz kalmıştır. Bunu ilk defa ABD yönetimi yasaklama suretinde öncü olarak ortaya koymuş ve bu karar dünyada makes ve uygulama alanı bulmuştur. Lakin fiiliyatta Batılılar kölelik ruhunu devam ettiriyorlar. Fransızlar 1962 yılında Cezayir’i terk ederken geride güney bölgelerinde bir sürü köle bırakmışlardır. Amerikan askerlerinin bulunduğu ülkelerde iç hukuka tabi olmamaları, yani emperyalizm de başka bir surette kölelik düzenidir. Bununla birlikte yine de köleliğin kaldırılması insanlık tarihinde müspet bir milattır. Elbette kimden gelirse gelsin bu iyiliği inkâr, insanlığın ortak değerlerini inkârdır… Ortak iyilik ve marufu inkârdır.

Moritanya’da işgüzar ve aklı evveller Maliki kitaplarında kölelik bahsi var diye Halil İbni İshak gibi Maliki fukahasının kitaplarını meydana dökerek Engizisyon Mahkemeleri sırasında olduğu gibi ateşe veriyorlar. Maliki âlimlerinin kitaplarında köleliği derinleştirdiğini savunuyorlar. Gizli küfürlerini açık bir fısk suretinde ortaya koymaları üzerine Moritanyalılar bu eyleme el fısk el bevah, yani açık fısk diyorlar (http://www.alarabiya.net/articles/2012/04/28/210900.html). Amerikalı çılgın papaz Jones, Kur’an nüshaları yakarken birileri de Moritanya’da Maliki mezhebinin kitaplarını yakıyor. Velhasıl zor bir dönemden geçiyoruz.

30.04.2012

Suriye'de ikinci Bosna yaşanıyor

(RESUL TOSUN/Yeni Şafak Gazetesi)          Suriye’de iş şirazesinden çıktı. Gözlemciler meselesi tam bir fiyasko. Suriye yönetimi dalgasını geçmeye ve öldürmeye devam ediyor.

Bir defa Suriye yönetimi Suriye’nin Dostları toplantısına katılan devletlerden gözlemci kabul etmiyor. Böylece oyunu kendi istediği gibi oynuyor. Kofi Annan da ne yapacağını şaşırmış durumda. Kah yönetimi ağır silah kullanmaması yönünde uyararak muhalefetin maskarası oluyor, kah plan uygulanmıyor diyerek yönetimin maskarası oluyor.

Suriye artık bir yangın yeri.

Suriye’de taraflar kendilerince haklı. Suriye yönetimi iktidarı bırakmak istemiyor ve bu uğurda her türlü cinayeti işlemekten geri durmuyor.

Muhalefet tarafı da haklı, zulme maruz kaldığı için direniyor, nefsi müdafaa gerekçesiyle ordudan ayrılanlar da öldürüyor.

Her iki taraf da kendi zaviyesinden bakılırsa haklılar.

Ama dışarıdan bakılınca muhalefetin daha haklı olduğu görülüyor. Çünkü Suriye devrimi başladığında göstericilerin elinde silah yoktu ve yönetimden talep ettikleri masum istekleri vardı.

Parti kurmanın önündeki engellerin kaldırılmasını, devlet başkanının süresinin sınırlandırılmasını, başkan ve parlamento seçimlerinin acilen yenilenmesini, maaşlara ve ücretlere zam yapılmasını ve asgari ücretin belirlenmesini istiyordu.

İş imkânı, yolsuzluk ve rüşvetle mücadele, haksız vergilerin kaldırılmasını, göstericilerin üzerine ateş edenlerin ve sorumlularının yargıya teslimini, fikir mahkûmlarının, gösterilerde tutuklananların ve siyasi tutukluların serbest bırakılmalarını istiyordu.

Bürokrasideki mezhebi ayrımcılığın sona ermesini, Suriye dışındaki vatandaşların ülkelerine dönmelerine izin verilmesini, fikir, ifade ve basın, internet kullanma özgürlüğü, herkese vatandaşlık hakkı ve ülke zenginliklerinin adil bir şekilde dağıtımını istiyor.

Tam bağımsız yargı istiyordu.

Yönetim bunların tamamını değil bir kısmını bile o zaman karşılasaydı Beşşar Esed bir kahraman olacaktı ve belki hâlâ meşru devlet başkanı olarak görevine devam ediyor olacaktı.

Ama artık o meşru bir başkan olmaktan çıktı. Kendi halkını topla, tankla, savaş uçağıyla imha eden ve insanlık suçu işleyen bir yönetici durumuna düştü.

Bu basiretsizliği sebebiyle muhalefet haklı konuma yükseldi. Suriye yönetimi Türkiye gibi dostlarını kaybetti. Dahası Rusya, Çin, Irak ve İran yönetimleri dışında uluslararası camiada yanında duran devlet kalmadı.

Yanında duran devletler de işlenen cinayetlere seyirci kalmaktan öte bir misyon ifa etmediler/etmiyorlar. Uluslararası camianın ilgisizliği Suriye yönetimini daha da cesaretlendiriyor, yönetim masa başında çözüm için kapıyı kurnazca araladıkça daha da sertleşiyor öldürüyor, öldürüyor.

Arap Birliği’nin barış planını kabul ettiği günden bu yana her gün öldürülen insan sayısı daha da arttı/artıyor.
Uluslararası camia zalimin elini tutacak bir yaptırım kararı alıp uygulamadıkça iktidarı teslim etmek istemeyen Suriye yönetimi öldürmeye devam edecektir.

Suriye muhalefeti de uluslararası camiaya güvendiği sürece kaybetmeye devam edecektir.

Tekrar ediyorum akan kanın durması için bölge ülkeleri başta Türkiye olmak üzere acilen bir askeri güç oluşturup müdahale etmedikleri takdirde yarın Fransa gibi rol kapmak isteyen güçler emri vaki yapabilirler.

Hem yönetimin hem de muhalif güçlerin insan öldürmesine dur demenin yolu fiili müdahaleden geçmektedir.

Tekrar ediyorum 1976 yılında Suriye Lübnan’a nasıl girdiyse bölge ülkeleri de Suriye’ye aynen öyle girmelidir.

Yoksa kan banyosu devam edecektir. İşte yüreğiniz yetiyorsa dün yayınlanan şu manzarayı bir seyredin. http://www.youtube.com/watch?v= 8ehkmXydYGg&feature=share %27%2C%29

Boğazına kadar gömmüşler, konuşamıyor. Üzerine toprak atıldıkça öleceğini anlayan şahıs kelime-i şehadet getiriyor. Caniler ” lailahe illa esed (Esed’den başka ilah yoktur) de hayvan” şeklinde hakaret ediyorlar ve diri diri gömüyorlar.

Esed’in Şebbiha isimli milis kuvvetlerinin cinayetlerinden biri. 

Bir insanlık suçu işleniyor. İkinci Bosna yaşanıyor.

28.04.2012

Naci Koru: "Bölgemize ilgimiz kaçınılmaz"

Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Naci Koru, Türk dış politikasındaki en önemli değişimi bölgemizdeki gelişmelerin bizde yarattığı sorumluluk duygusu ile artan imkan ve kabiliyetlerimizin getirdiği özgüven ve aktivizm olarak tanımladı. 

Koru, Türkiye’nin doğrudan etkilenme konumunda bulunduğu bölgesindeki gelişmelere kayıtsız kalmasının mümkün olmadığına işaret etti, ayrıca Türkiye’nin yakın çevresinin ötesinde, küresel ölçekte de ön planda sorunlara yapıcı çözümler getirmeye çalışan bir ülke olduğuna dikkat çekti. 

Yeni Şafak Gazetesi’nden Murat Aksoy’un Naci Koru ile yaptığı o röportajın tamamı:

Suriye konusunda son durum nedir? 

Suriye’de süren krize uluslararası düzlemde siyasi ve diplomatik çözüm arayışları sürmektedir. Bu çerçevede, BM-Arap Ligi Suriye Ortak Özel Temsilcisi Kofi Annan’ın ortaya koyduğu 6 maddeli plan bir fırsattır. Annan Planı ile Suriye Yönetimi’ne tanınan süre 12 Nisan sabahı dolmuş ve Suriye Yönetimi, sözkonusu tarih itibariyle operasyonları durdurduğunu açıklamıştır.

Peki operasyonlar durdu mu?

Suriye’nin birçok şehrinde Rejim’e bağlı birliklerce halka karşı ağır silahlarla yapılan saldırıların özellikle Humus, Hama, Deir Zor, İdlip, Daraa ile Şam ve kırsalında sürdüğü yönünde duyumlar alınmaktadır. 12 Nisan’dan bu yana ülkede yaşanan olaylar neticesinde meydana gelen ölüm vakalarının sayısı 500′e dayanmıştır.

Gelişmeleri yakından izliyoruz

Esed rejimi Annan Planı’na uymuyor diyebilir miyiz?

Bu tablo, Suriye Yönetimi’nin Annan Planı’ndan kaynaklanan taahhütlerine sadık kaldığı hususunda derin şüphe uyandırmaktadır. Kaldı ki, Annan Planı uyarınca, Suriye Yönetimi’nin şiddetin durdurulması bağlamında birden fazla koşulun tamamını yerine getirmesi gerekmektedir. Gelen bilgiler, bu koşulların henüz tam olarak yerine getirilmediği yönündedir. Gelişmeleri yakından ve büyük bir hassasiyetle izlemeyi sürdürüyoruz.

Uyulmamasına rağmen Annan Planı hala yürürlükte mi?

BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 14 Nisan günü kabul ettiği 2042 sayılı karar, Suriye Ortak Özel Temsilcisi Annan’ın planına verilen desteği teyit etmiş ve planın uygulanmasını yerinde denetlemek üzere bir BM Gözetim Misyonu oluşturulmasını da öngörmüştür. 21 Nisan günü kabul edilen Suriye hakkındaki 2043 sayılı ikinci BMGK kararı ise, ilk aşamada 90 gün süreyle görev yapacak ve ilk etapta 300′e kadar silahsız askeri gözlemci ve uygun sivil unsurlardan oluşacak BM Gözetim Misyonu’nun (UNSMIS) süratle ülkede konuşlandırılmasını kararlaştırmıştır. Türkiye olarak, Annan Planı’nın uygulamaya konulmasına yönelik BMGK’nın 2042 ve 2043 sayılı kararlarında Suriye Yönetimi’ne yapılan tüm çağrıların ve dile getirilen taleplerin eksiksiz ve derhal uygulanmasını ve UNSMIS ile tam işbirliği yapılmasını bekliyoruz. Ayrıca, Rejim’in UNSMIS’i zaman kazanmak amacıyla istismar etmesine göz yumulmaması gerektiğine inanıyoruz. Türkiye Annan Planı’nı tüm unsurlarıyla hayata geçirmeye dönük gelişmelerin yakın takipçisi olmaya devam edecektir.

Ateşkesi sağlama Suriye yönetiminin sorumluluğu

Şiddet devam ederken Annan Planı nasıl uygulanacak?

BM gözetiminde ateşkes tesis edilmesindeki ve Annan Planı’nın tüm unsurlarıyla birlikte uygulanmasındaki asli sorumluluk Suriye Yönetimi’ne düşmektedir. Suriye Yönetimi’nin bu bağlamda gerekli işbirliğini sergilemediği ve daha önce de yaptığı gibi bu defa da Annan Planı’nı manipüle ederek halkın demokratik taleplerini bastırma çabasını sürdürdüğü sonucuna varılırsa, BM Güvenlik Konseyi’nin üzerine düşen sorumluluğu üstlenmesi bir zorunluluktur. Bu çerçevede, BM Şartı’nın 7. Bölümü altında yaptırımlar da içeren güçlü bir karar kabul etmesi gerekecektir.

Ne var o yaptırımların içinde? İnsani yardım koridoru ya da tampon bölge söz konusu mu?

“Tampon bölge” veya “insani koridor” tesis edilmesi gibi önlemlerin hayata geçirilmesi için gerekli meşruiyet zemini, tek taraflı adımlarla değil, ancak uluslararası toplumun ortak iradesiyle sağlanmalıdır. Bu meşruiyet zemini, bu tür önlemlere cevaz veren bir BMGK kararı ve/veya ilgili ülkenin rızasıyla temin edilebilir. Suriye’deki krizin, bu tür adımlar atılmasını gerektirmeden kontrol altına alınması ve bu ülkede istikrarın, halkın meşru talep ve beklentileri temelinde başlatılacak bir siyasi geçiş süreci ile sağlanması en büyük temennimizdir. Bununla birlikte, ulusal kapasitemizi zorlayacak büyüklükte ani bir göç dalgasının Suriye’den ülkemize yönelmesi ve ulusal güvenliğimizin tehdit altında kalması durumunda, kendimizi korumak ve ülkemize sığınanları mağdur etmemek amacıyla gerekli görülen tüm önlemler şüphesiz alınacaktır.

Hedef demokratik dönüşüm

Varsayalım ateşkese uyulan bir süreç başladı, Suriye’de nasıl bir değişim başlayacak? Esed var olan gücünden vaz mı geçecek, muhaliflerin demokrasi talepleri nasıl karşılanacak, nasıl bir model olacak Suriye’de?

Suriye’de ateşkes tesis edilmesi sağlanabildiği takdirde, öncelikli hedef halkın haklı ve meşru taleplerinin karşılanmasına yönelik siyasi değişim ve dönüşüm sürecinin başlatılmasıdır. Bu sürecin etnik köken, mezhep ve din ayrımı yapılmaksızın tüm Suriye vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerinin eşitlik temelinde anayasal güvence altına alındığı hür ve demokratik bir sistemin tesisiyle sonuçlanmasını arzu ediyoruz. Bu sürecin şekillenmesine ve Suriye’nin geleceğine ilişkin kararları verecek olan Suriye halkının kendisidir.

Türkiye Suriye konusunda çok angaje bir tablo çizdi eleştirisi var, katılıyor musunuz?

910 km. ortak kara sınırına sahip olduğumuz Suriye’deki gelişmelerin, dış politika boyutunun yanısıra, ülkemizi ilgilendiren insani ve iç güvenlik boyutları da bulunduğu ortadadır. Son dönemde ülkelerindeki şiddetten kaçarak ülkemize sığınan Suriyelilerin sayısında görülen ciddi artış ve Suriye topraklarından ülkemize yönelik silahlı taciz vakaları bu tespiti doğrulamaktadır. Dolayısıyla, Suriye’deki gelişmelerden doğrudan etkilenmekte olan ülkemizin, Suriye’deki krizin, halkın meşru ve haklı talepleri temelinde biran evvel çözüme kavuşturulmasına matuf faaliyetleri desteklemesi doğal bir reflekstir.

Kuzey Irak’ta taraf değiliz

Irak’ta son durum nedir? Barzani ile ilişkilerimiz gelişirken, Başbakan Maliki ile gerginlik var. Neden?

Geçtiğimiz Aralık ayında ABD askeri güçlerinin çekilmesiyle birlikte Irak’ta ciddi bir siyasi kriz ortamı oluşmuştur. Sözkonusu kriz henüz aşılabilmiş değildir. Mevcut krizin kökeninde, Irak’taki farklı kesimler arasında adil ve dengeli bir güç paylaşımının sağlanamaması ve hükümet ortakları arasında bir güven ve işbirliği ortamının tesis edilememesi yatmaktadır. Iraklı siyasi liderlerin 2010 Kasım ayında üzerinde anlaştıkları ve ülkede siyasi gücün farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında adil bir şekilde paylaşımını öngören bir mutabakat mevcuttur. Esasen Sayın Maliki’nin ikinci dönem Başbakanlık makamına getirilmesi, Erbil mutabakatı olarak bilinen bu uzlaşı sayesinde mümkün olmuştur. Ancak aradan geçen süre zarfında bu mutabakatta öngörülen güç paylaşımı maalesef hayata geçirilememiştir.

Bu durum Irak halkının çeşitli kesimlerinde dışlanmışlık duygusu yaratmakta ve ülkedeki merkezkaç güçlere ivme kazandırmaktadır. Nitekim geçmişte Irak’ta federal bir siyasi yapının tesis edilmesine en çok karşı çıkan Sünni Araplar arasında dahi, kuzey Irak’taki Kürt bölgesi gibi yeni federe bölgeler ihdas edilmesi yönündeki görüşlerin destek kazanmakta olduğunu gözlemliyoruz.

Ülkemiz Irak’ta ve bölgemizde her türlü etnik ve mezhep temelli siyaset anlayışını reddetmekte, evrensel ve demokratik değerler zemininde bir siyaset anlayışını savunmaktadır. Irak’ta tüm kesimlere eşit mesafede bulunmaya, bu kesimlerin tümüyle yakın temas ve ilişkiler tesis etmeye önem atfediyoruz. Sünni Araplar, Kürtler ve Türkmenler olduğu kadar Şii Iraklılar da bizim kardeşimizdir. Başbakan Maliki’nin şahsıyla ilgili de herhangi bir sorunumuz yoktur. Halkının tüm kesimlerini kucaklayan demokratik ve evrensel bir yönetim tarzı benimsediği takdirde Başbakan Maliki’nin en büyük destekçilerinden biri de Türkiye olacaktır.

Yaşanan süreç bölünme ile sonuçlanabilir mi?

Türkiye olarak Irak’ın siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne bağlılığımız sonsuzdur. Ancak Irak’ın birlik ve bütünlüğü sadece Türkiye’nin çabalarıyla sağlanamaz. Bunu güvence altına alacak olan Irak halkının kendisidir. Ülkemiz bu çabalara elbette bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da destek vermeyi sürdürecektir. Iraklı liderlere yönelik telkinlerimizin yegane amacı da budur.

PKK, Türkiye’nin hem Irak hem de Suriye’ye bakışında önemli. Suriye’nin PKK’yı Türkiye’ye karşı kullandığını düşünüyor musunuz?

Terörizmle ayrım gözetmeksizin mücadele edilmesi tüm ülkelerin üzerine düşen küresel bir sorumluluktur. Bu itibarla, PKK ile mücadelede komşularımızdan beklentimiz, ilgili uluslararası sözleşmelerin ve genel anlamda uluslararası hukukun da bir gereği olarak, bu terör örgütünün topraklarında barınmasına ve faaliyetlerini sürdürmesine hiçbir suretle müsaade etmemeleridir. Bu beklentimizi muhataplarımıza her düzeyde aktarmaktayız. Neticede Suriye dahil, hiçbir komşumuzun PKK’ya destek vermesine ya da faaliyetlerine bir şekilde müsamaha göstermesine sessiz kalmayız. Böyle bir gelişme olması halinde, ülkemiz gereken tepkiyi gösterecektir.

PKK terör örgütü bölge barışına engel

Barzani ile iyi ilişkiler bölgede PKK’yı yalnızlaştırabilir mi?

Irak Kürt Bölgesi Yönetimi (IKBY) ile ilişkilerimizde son dönemde önemli bir mesafe kaydedilmiştir. Halihazırda Irak’a yönelik ihracatımızın yüzde 70′i IKB’ye yöneliktir ve IKB’nin ekonomik kalkınmasında Türk sermayesi önemli bir rol oynamaktadır. PKK terör örgütü ise sadece ülkemiz açısından değil, Irak başta olmak üzere, bölge ülkelerinin huzur ve güvenliği bakımından da öncelikli bir tehdit kaynağıdır ve IKB ile son dönemde tesis ettiğimiz iyi ilişkilerin önündeki başlıca potansiyel sorun niteliğindedir.

IKB’den beklentiniz nedir?

IKBY’den beklentimiz, PKK terör örgütünün bu bölgedeki mevcudiyetine ve kuzey Irak toprakları kullanılmak suretiyle ülkemize karşı terörist saldırılarda bulunulmasına artık müsaade edilmemesidir. Bu beklentimiz IKB Başkanı Barzani’ye ahiren ülkemize gerçekleştirdiği ziyaret kapsamında en güçlü ifadelerle tekrar aktarılmıştır. Netice itibarıyla, IKB ile her alanda artan ve derinleşen ilişkilerimize paralel olarak PKK’nın da bölgede giderek tecrit edileceğine inanılmaktadır.

Türkiye artık oyun kurucu ülke

Türk dış politikası nasıl bir değişim içinde, vizyonu nedir?

Uluslararası alandaki gelişmeler ve Türkiye’nin kendi imkan ve kabiliyetlerindeki değişimler dış politikamızın uygulama alanı ve etkinliği üzerinde belirleyici etki yapmaktadır. Bu bağlamda 2000′li yıllardan başlayarak Türkiye’nin dış politikası belirli bir vizyon dahilinde çok daha aktif ve etkin bir şekilde uygulanmaktadır.

Nedir bu değişimin temel nedeni?

Birden fazla neden sayılabilir. Türkiye’nin ekonomik ve siyasi anlamda katettiği mesafenin ülkemize dış politika alanında ciddi bir güç kaynağı teşkil ettiğini teslim etmemiz gerekir. Bu anlamda Türk dış politikasındaki en önemli değişim bölgemizdeki gelişmelerin bizde yarattığı sorumluluk duygusu ile artan imkan ve kabiliyetlerimizin getirdiği özgüven ve aktivizm olarak tanımlanabilir.

Yani…

Eskiden komşularından başlayarak çevresine daha ziyade güvenlik perspektifinden ve tehdit algılaması gözlüğüyle tepkisel bir bakış açısıyla yaklaşan Türkiye, bugün etrafında bir barış, istikrar ve refah havzası yaratmaya yönelik proaktif politikalar izleyebilmekte ve olası tehditlerden ziyade fırsatları ve işbirliği imkânlarını öne çıkarabilmektedir. Komşularla sıfır sorun politikamız, bölgesel sahiplenme ve işbirliğine verdiğimiz önem, uluslararası kuruluşlardaki yükselen profilimiz ve yakın-uzak demeden dünyanın her köşesine yönelik açılım politikaları izlememiz bu yaklaşımımızın somut örnekleridir. Bu kapsamda, önümüzdeki on yıl içinde bir AB üyesi olarak dünyanın ilk on ekonomisi içine girme hedefini taşıyan Türkiye’nin vizyonu, etrafında demokratik değerlere bağlı, barış içinde yaşayan ve ekonomik açıdan birbirine entegre olmuş bir ülkeler bütününü öngörmekte, ayrıca yeni küresel yönetişim yapılarının da daha demokratik ve kapsayıcı bir nitelik taşımasını arzu etmektedir.

Türkiye artık büyük bir ülke, oyun kurucu bir ülke mi?

Evet, bugün Balkanlar’dan Afganistan’a, Somali’den Suriye ve İran’a kadar uluslararası toplumu en fazla meşgul eden tüm sorunlarda Türkiye’yi ön planda sorunlara yapıcı çözümler getirmeye çalışan bir ülke olarak görüyoruz. Keza yakın çevremizin ötesinde, küresel ölçekte de Türkiye’nin oyun kurucu tanımına uygun bir profil çizdiğini görmekteyiz. Bu kapsamda İspanya ile birlikte eş-başkanlığını yaptığımız Medeniyetler İttifakı girişimi, Finlandiya ile birlikte başlattığımız Barış için Arabuluculuk inisiyatifi, ABD ile birlikte yürüttüğümüz Küresel Terörizmle Mücadele Forumu ve BM bünyesinde ev sahipliği yaptığımız En Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi ile bu Zirvede kabul edilmesine ön ayak olduğumuz on yıllık eylem planı ve yol haritası bu konumumuzun somut örnekleridir.

Bu kadar aktivizmin hiç riski yok mu?

Dış politikada atılan her adımın belirli bir riski vardır. Ancak Türk dış politikasının bugünkü aktivizmi kendi bilinçli seçiminin yanısıra, bölgesel gelişmeler ile artan imkan ve kabiliyetlerinin kendisine yüklediği bir sorumluluktur. Bu itibarla Türkiye’nin artık etrafındaki gelişme ve dönüşümleri pasif şekilde izlemesi veya başkalarının politikalarına bağlı olarak bekle-gör politikası uygulaması mümkün değildir.

MURAT AKSOY/Yeni Şafak Gazetesi-30.04.2012

Haşimi: "Irak'a yeni bir başbakan lazım"

Taraf Gazetesi’nden Tuğba Tekerek’in sorularını cevaplayan Haşimi, kendisiyle ilgili 3 Mayısta Bağdat’ta yapılacak olan davanın ilk duruşmasını, “Şii Başbakan Nuri Maliki’nin Sünni lider Haşimi’ye karşı bir hamlesi” olarak nitelendirdi. 

Haşimi, “Bu dava, hukuki bir süreç olmanın ötesinde Irak siyaseti için kritik bir öneme sahip. Öyle ki kimilerine göre bugünler Irak’ta Kürt, Sünni ve Şii olmak üzere üçe bölünmeye gidecek sürecin başlangıcı olabilir. Dolayısıyla, davanın etrafında bu haftalarda yaşanacak gelişmeler, siyasilerin atacağı adımlar son derece önemli.” İfadelerini kullandı.

Maliki’nin uzlaşması konusunda umutlu olmadığını da belirten Haşimi, “Maliki, esneklik gösterebilecek bir adam değil, bana karşı büyük bir nefreti var. Irak’ta şu anda başbakanlık yapacak insan değil. Bizim esnek, açık fikirli, işbirliği yapmaya hazır birisine ihtiyacımız var. Çünkü Irak’ın karşı karşıya olduğu muazzam bir sorun var. Bu nedenle insanların elini sıkmaya hazır bir başbakana ihtiyacımız var.” değerlendirmesinde bulundu.

Haşimi ile yapılan o röportajın tamamı:

Terörizme destek suçlamasıyla geçen aralık ayında hakkında tutuklama kararı çıkarıldıktan sonra Erbil’e giden Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi, yaklaşık bir aydır Türkiye’de. Davanın ilk duruşması 3 Mayısta Bağdat’ta yapılacak. Şii Başbakan Nuri Maliki’nin Sünni lider Haşimi’ye karşı bir hamlesi olarak değerlendiren bu dava, hukuki bir süreç olmanın ötesinde Irak siyaseti için kritik bir öneme sahip. Öyle ki kimilerine göre bugünler Irak’ta Kürt, Sünni ve Şii olmak üzere üçe bölünmeye gidecek sürecin başlangıcı olabilir. Dolayısıyla, davanın etrafında bu haftalarda yaşanacak gelişmeler, siyasilerin atacağı adımlar son derece önemli. İstanbul Başakşehir’deki bir apartmanda, biri ofis, diğeri ev olmak üzere kendisine iki daire tahsis edilen Haşimi’yle bu kritik süreci konuştuk. Haşimi, davasını, Irak ve bölgenin geleceğine dair düşüncelerim anlattı.

Gelecek hafta yapılacak duruşmada nasıl bir strateji izleyeceksiniz? Kendinizi savunacak mısınız? 

Öncelikle şu konuda çok açık olmalıyım. Suçlandığım konularla ilgili herhangi bir resmî tebligat gelmedi bana. Her şeyi medyadan öğrendim. İkinci olarak, avukatlarım soruşturma dosyasına erişmek için çok defa çabaladı. Korumalarımın benim aleyhim de ki ifadelerim görmek yasal hakları olmasına rağmen, buna izin verilmedi. Suçlamalarla ilgili bir bilgim olmadan 3 Mayıstaki duruşmayla karşı karşıyayım. Ayrıca “Neden bir Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak bana dokunulmazlık hakkı sağlayan 93. maddeden yararlanamıyorum” diye de sordum. Benim davamın üst mahkemede, federal mahkemede görülmesi gerekiyor, ceza mahkemesinde değil. Bunlar hiçbir şekilde kabul edilebilir değil.

Duruşmadan nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? 

Tüm bu ayrımcılıklar ve adaletsizlikten sonra ben ne bekliyorum? Gıyabımda karar verilebilir. Ama kendimi güvende hissediyorum. Sonuçta, haklı davamda tek başıma mücadele etmeyeceğim, Irak’taki halkım, içerdeki ve dışarıdaki dostlarım Haşimi davasını destekliyor. Eğer ulusal yargı sistemi adaletsiz tutumuna devam ederse davayı uluslararası topluluğa taşımaktan başka seçeneğim yok. Eğer çözüm bulunmazsa, antiterör yasası çok açık: Teröre karışanlar, yardım edenler, propagandasını yapanlar için ölüm cezası. Benim böyle bir suçla ne ilgim olabilir? Irak İslam Partisi’nin Genel Sekreteri olduğumdan beri bu konuda çok netim.

Nedir tam olarak tavrınız? 

Genel Sekreteri olduğum zaman bazı üyelerimiz Amerikalılara karşı savaşmanın meşru bir hak olduğunu savunuyordu. Dedim ki “Tamam, bu seçeneğe de saygı duyuyorum ama lütfen partinin dışında olun. Ben bu görevdeyken şiddetle barışçıl aktiviteyi karıştırmamamız lazım.” Ben açık bir kitabım. Yaptığım her şey yüksek teknolojiyle izlendi. Nasıl oluyor da 8 yıl boyunca tek bir suçlama olmadı. Bir gecede Haşimi terörist oldu!

Maliki’nin uzlaşması konusunda umutlu musunuz? 

Hayır, değilim. Esneklik gösterebilecek bir adam değil, bana karşı büyük bir nefreti var. Irak’ta şu anda başbakanlık yapacak insan değil. Bizim esnek, açık fikirli, işbirliği yapmaya hazır birisine ihtiyacımız var. Çünkü Irak’ın karşı karşıya olduğu muazzam bir sorun var. Bu nedenle insanların elini sıkmaya hazır bir başbakana ihtiyacımız var.

Peki, krize çözüm bulunamazsa ne olacak? 

Barzani tarafından başlatılan bir girişim var. Bundan bir şey çıkacağını umalım. Maliki, Barzani’nin önerdiği bu yuvarlak masa toplantısına katılmayı reddetse bile bir çözüm bulmak siyasetçilerin sorumluluğu. Siyasetçiler ülkemin kaderini asla Maliki’nin ellerine bırakmaz. “Eğer ki tüm bunlar bir çıkmaza girerse” diye soruyorlar. Politik gruplar bir araya gelebilir ve Meclis’te güven oylamasına gidilebilir. Bu, yapılması mümkün olan bir şey.

Maliki’nin kendi grubu Ulusal İttifak içinde de çatlak olduğu söyleniyor. 

Evet onların arasında da farklılıklar var.

Maliki’ye karşı tutum alabilirler mi? 

Evet böyle bir olasılık da var ama teyit edilmiyor. Çünkü İran müdahalesi var. İran direksiyonda olacak maalesef. Benim geçmiş kişisel deneyimim şöyle: Şii politikacılarla, Ulusal İttifak’la haftalarca görüşüyoruz, uzlaşmaya varıyoruz. Son dakikada fikir değiştiriyorlar. Nedenini araştırdığımızda, arkasında İran’ın olduğunu keşfediyoruz. Bu konuda sizinle tamamen aynı fikirdeyim. Pek çok Şii siyasetçi de Maliki’nin politikalarından bezmiş durumda. Maliki sadece Kürtleri, Sünnileri, Irakiye’yi değil, Ulusal İttifak’taki ortaklarım da marjinalleştiriyor. Maliki eğer herhangi bir esneklik göstermezse, Şii ulusal ittifakı başka birini seçmeli. Şiilerin başbakanlıkta olmasında bunu devam ettirmesinde problem yok. Problem Maliki.

Sizin İran’ın Irak’taki Şii partiler üzerindeki etkisini eleştirdiğiniz gibi bazıları da Türkiye’nin Sünni gruplar üzerindeki etkisini eleştiriyor… 

Hayır. Bu, doğru değil. Biz zaman zaman Türk hükümetine danışıyoruz. Sıkça tavsiyeler de alıyoruz. Ancak günün sonunda Türkler bize, bizim için kabul edilebilir olmayan şeyler empoze etmiyor. Karar anı geldiğinde müdahil olmuyor. Ama İran’la ilgili durum böyle değil.

Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak İran’ın etkisini dengelediği söyleniyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? 

Ben bölgede siyasi kutuplaşmadan yana değilim. Çünkü bu istikrara hizmet etmeyecek. Mezhep kutuplaşmaları yüzünden birbirimizden nefret ettiğimizi görmek istemiyorum. “İran Şii toplulukların başkanlığını yaparken Türkiye Sünni toplulukların liderliğini yapıyor.” Bu, istikrara hizmet etmeyecek. Ben, tüm toplulukların, inançlarından ve köklerinden bağımsız olarak istikrarın faydalarının keyfini sürmelerini, karşılıklı alışveriş içinde olmalarını isterim. Ama maalesef tüm bu hayallerin güçlü mezhep stratejileriyle engellendiğini görüyorum. Irak’ta Arap Sünniler ve Türkmenlere karşı adaletsizlik var. Bu ‘ben Şiilere karşıyım’ demek değil. Hâlâ tüm Iraklılara eşit muamele eden ulusal platformu savunuyorum.

Bölgenin bir mezhep çatışmasına gittiğini düşünüyor musunuz? 

Bunun olmamasını umarım ama böyle işaretler var. Ama buna izin vermemeliyiz. Mezhep stratejisinin üstesinden gelmek için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. İşimiz kolay değil. Başkaları bunu çok güçlü bir şekilde itekliyor. Mezhep kavgalarının sınırları aşıp, bölgeye yayılmamasını umuyorum. Bu olursa, bölgenin geleceği riske girer. Politik problemler yıllarca devam edecek, bunu anlıyorum. Ama bunları mezheplerin rengine boyamamız gerekiyor. Hiçbir zaman gerçek bir sivil toplum kurma çabamızdan vazgeçmemeliyiz. Türkiye’nin de böyle bir vizyonu var ve bunu yıllardır uyguluyor. Laik hükümet tüm vatandaşlara eşit davranıyor. Biz de aynı stratejiyi uygulamalıyız.

Krizi çözmek için diğer siyasetçilerle bir araya geldiğinizde talepleriniz ne olacak? 

Öncelikli Haşimi davasının siyasi olarak çözüme kavuşturulması ve (Irak Başbakan Yardımcısı) Salih Mutlak’la ilgili idari çözüm. İkinci olarak tutuklanan binden fazla masum insanın dosyalarının gözden geçirilmesi. Üçüncüsü Selahattin ve Diyala’yla ilgili Anayasa’ya uygun davranmak; halk bu vilayetlerin statüsünün bir bölgeye dönüştürülmesini istiyor. Maliki, referandum için bütçe vermeyerek onları engelliyor. Maliki sorumlu bir şekilde davranmalı. Bu konular, diğer tartışmalara geçilmeden öncelikle çözülmeli. Maliki’yle güç paylaşımı üzerinde anlaşılmalı.

Daha önce ABD’nin Irak kriziyle ilgili tavrını eleştirmiştiniz. Barzani’nin ziyaretinden sonra ABD’nin tavrında bir değişiklik oldu mu? 

Şimdiye kadar ciddi bir değişiklik görmedim. Beyaz Ev’in daha sakin, problemsiz bir ortama ihtiyacı olduğunu anlıyorum çünkü bu yıl seçim yılı ama Irak’ta muazzam sorunlarla karşı karşıyayız. Ve biz dostlarımızı ABD, AB, komşu ülkeler Türkiye ve Arap ülkelerini sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz. ABD’den istediğimiz, seçimler yüzünden Irak meselesini görmezden gelmemeleri, Irak meselesini arkalarında bırakmamaları. Irak’ta hâlâ ABD’ye ihtiyacımız var.

Varlığım problem yaratıyorsa giderim 

Türkiye size verdiği destekle hasımlarınızın sert eleştirilerinin de hedefi oldu. Siz Türkiye’nin desteğiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? 

Her şeyden önce benim davam iki ülke arasındaki bir ulusal davaya dönüşüyor. Liderler arasında problem yaratan kişi olmak istemiyorum. Eğer ki benim varlığım Türkiye’de bir problem yaratıyorsa giderim. Liderler arasına karşılıklı demeçlere konu olmayı istemem. Ama Türkiye gittikçe daha büyük bir ülke oluyor. Ve Türkiye’nin rolü bölgeden, daha geniş bir uluslararası topluma taşıyor. Bu yolda giderken, Türkiye’nin değerleri olmalı. Bunlardan birisi de bölgede ve uluslararası toplumda adaletsizliğe karşı durmak. Haşimi kendi ülkesinde ayrımcılığa, adaletsizliğe uğruyor. Erdoğan’la benim dostluğum, AK Parti’yle ilişkilerim bir yana, değer sahibi olmak Haşimi’yi korumaktır. Bu nedenle tüm ülkelerdeki dostlarımın özellikle de Arap ülkelerindeki ve Türkiye’dekilerin benim davamla ilgili dik bir şekilde durmalarını istiyorum.

Türkiye halkının bana gösterdiği sempatiye minnettarım. Nereye gidersem gideyim bunu bir politikacı olarak aklımdan çıkarmayacağım. Bana verdiği tam destek için büyük ağabey Erdoğan’a derin teşekkürlerimi ve minnetimi sunmak isterim. Bunu asla unutmayacağım.

Irak tek parça olarak kalacak 

Irak’ın gelecek 10 yıl gibi bir sürede bölüneceği ve bunun zor, şiddetli bir süreç olacağı söyleniyor. Katılıyor musunuz? 

Hayır. Irak’ın parçalanmasının masadaki seçenekler arasında olduğunu düşünmüyorum. Iraklılar birlikten yanalar ve ülkenin parçalanmasına izin vermeyecekler. Eğer bu olursa Irak büyük kayıplar verecek. Ve bölgede muazzam bir kaos yaratacak. Irak oldukça zengin bir ülke. Irak’ı parçalamak demek, komşu ülkeleri pastadan pay almak için Irak’a çekmek demek. Bu, bölgedeki pek çok etkili ülke arasında çatışma ve istikrarsızlık getirecek. Bunun olmasını beklemiyorum. Irak’a dostları, sorunlarını çözmede yardım edecektir.

TUĞBA TEKEREK/Taraf Gazetesi-29.04.2012

Kürt parlamenter: "Maliki halkını panikletti. Irak'ı iç savaşa götürüyor"

Geçmişteki etnik temizliği unutmayan Kürtler ve Sünni Araplar, Başbakan Maliki’nin Irak’ı mezhep savaşına sürüklediğini düşünüyor.

Sağ kolu” bile kaçtı 

Irak, Ankara’nın da dile getirdiği ‘Mezhep Savaşı’na doğru ilerliyor. Bunun sebebi de “Türkiye’yi potansiyel düşman” ilan eden Nuri El Maliki… Irak Başbakanı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’den sonra sağ kolu Salih Mutlak’ı da kaçırttı.

Patlamaya hazır bomba 

Maliki’nin icraatlarının getirdiği belirsizlik Kürtleri ve Sünni Arapları endişelendiriyor. Kürt kökenli milletvekili Dr. Mahmut Osman, ”Biriken, sorunlar patlamaya yol açtı. Ülke mali krizde. Etnik savaştan sonra şimdi de mezhep savaşı çıkabilir” diyor.

Irak’ı iç savaşa sürüklüyor

Irak’ta sular durulmuyor. Başbakan Nuri El maliki gerginliği daha da artırıyor. Kürt Bölgesel Hükümeti Başkanı Mesut Barzani’nin Avrupa, Amerika ve Türkiye ziyaretlerini “bağımsız Kurdistan kuruluyor” seklinde yorumlayan Maliki, bir taraftan Kürt yönetimini sıkıştırmaya çalışırken diğer taraftansa Türkiye’yi krizin içine çekmeye çalışıyor. Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’nin İstanbul’da olmasını da bahane ederek Ankara ile köprüleri atan Maliki’nin yol açtığı kriz özellikle Kürt bölgesinde korku ve endişeye yol açtı. Bunun üzerine Kürt liderler toplantı üstüne toplantı yapmaya başladılar. Önce Mesut Barzani ile Talabani görüştü. Ardından Barzani, Goran Hareketi’nin lideri Noşirvan Mustafa ile bir araya geldi. Hemen ardından Talabani-Mustafa buluşması gerçekleşti.

Yatırımlar durdu 

Kürt liderlerin birbiri ardına gerçekleştirdikleri toplantılar ve bölgesel hükümet başkanı Barzani’nin Rrak’ın bir diktatörlüğe doğru gittiğini ifade ederek, “Diktatörlüğe karşı her türlü bedeli ödemeye hazırız; ancak Rrak’a diktatörlüğün yeniden gelmesine izin vermeyeceğiz. Bunu önleyemesek bile en azından diktatörlüğün hâkim olduğu Rrak’la birlikte olmayacağız. Bağımsızlık dışında, Kürt gençlerinin hiçbir şey için kanlarının dökülmesine izin vermem” şeklindeki sözleri bölge halkı tarafından farklı okundu. Iraklı Gazeteci Hemin Aziz, “Halkın ekseriyeti, bağımsız bir devletin ilan sinyalinin savaş sebebi olabileceğinden hareketler yatırımı durdurmuş ve ticareti asgariye indirmiş durumda” dedi. Aziz’e göre maliki, Barzani’nin dış gezilerinde “bağımsızlık garantisi” aldığını düşündüğünden dolayı gerginliğin dozajını artırıyor. Oysa Irak Parlamentosu’ndaki Kürt milletvekillerin Grup Başkanı Fuat Masum, Maliki’nin bu düşüncesinin yersiz olduğunu ve ABD’nin bu konuda bir söz vermediğini açıkladığı hâlde maliki ve çevresinin tansiyonu düşürmek istemediklerini söyledi.

Yardımcısı da kaçtı 

Maliki, Irak Cumhurbaşkanı Tarık Haşimi’nin İstanbul’da bulunmasını gerekçe göstererek “Türkiye’yi düşman devlet olmakla” nitelerken baskısı sonucu birçok siyasetçinin çareyi ülkesini terk etmekte bulduğunu gizlemeye çalışıyor. Irak’ı terk etmek zorunda kalan tek kişi Haşimi değil. Yardımcısı Salih El Mutlak da Maliki’nin tehditleri karşısında kaçmak zorunda kaldı. El Mutlak Katar ile Ürdün arasında mekik dokuyor. Sünni olan ve İyad Allavi’nin başkanlığındaki Irakiye listesinden meclise giren ve ardından Maliki’nin despot uygulamalarını boykot ettiği için hakkında tutuklama kararı çıkartılan El Mutlak da, “Maliki, Saddam olma yolunda” diyenlerden. Gazeteci Yazar Mustafa Özcan ise kriz ve bölgesel gerginliğin sorumlusunun maliki olduğunu belirtti. Özcan, “Çoktandır Nuri Maliki için ‘Bağdat’ın yeni Saddam’ı ifadesi kullanılıyor. Veya bazıları ‘Demokratik Saddam veya Şii Saddam’ demeyi yeğliyor. Nuri Maliki’nin geçmişine bakıldığında ise Saddam’dan daha tehlikeli olduğu ortaya çıkıyor. Şaron gibi partisinin adını kanun devletine çevirmeden önce Dava Partisinin fedailerinden birisi olmuş ve Beyrut’ta 81 kişinin ölümüne sebep olan Bağdat Büyükelçiliğini kundaklama eylemine katıldı” dedi.

Dr. Mahmut Osman: Bağımsız kürt devleti çok zor

Kürt Parlamenter Dr. Mahmut Osman, “Türkiye, İran, Suriye ve Irak bölgede bağımsız Kurdistan istemez” 
dedi.

Irak’taki gelişmeler hakkında görüşlerine başvurduğumuz Kürt Parlamenter Dr. Mahmut Osman, gerginliğin endişe verici olduğunu söyledi. Bağdat’taki parlamentoda görev yapan ve bütün etnik grupların saygı gösterdiği Mahmut Osman, krizin patlak vermesinde mal olmamış meselelerin etkili olduğunu söyledi. 

Dr. Osman, şunları söyledi: “Irak’ta yığınla problem var. 140.maddenin uygulanmaması, nüfus oranlarının belirlenmemesi, peşmergelerin durumu ve petrol gelirlerinin paylaşımı gibi güç sıkıntıların hiçbiri çözülmedi. Bunlara bir de Maliki’nin dünya nezdinde itibarının sarsılması patlamaya yol açtı. Olay Barzani-Maliki arasında devam eden kişisel bir mesele değil. Toplumu ve bölgeyi ilgilendiren meselenin derinleşmesi insanlar arasında endişeye yol açtı. “Ülkedeki belirsizliğin Kürt, Sünni ve Şia çatışmasından ziyade kişisel hırsın ve çıkarların ön plana çıktığını ancak etnik ve mezhepsel unsurların gerçek sebebi örtmek için kullanıldığını vurgulayan Mahmut Osman, “Bazı etnik temelli söylemler farklı algılamalara yol açabilir. Ama şurası kesin ki bölgede bağımsız bir Kürt devleti çok güç. Türkiye, İran, Suriye ve Irak; bağımsız bir Kürdistan istemezler. Derinleştirilen krize sebep olarak Kürtlerin gösterilmek istenmesi haksızlık olur” dedi.

Irak’ı ikinci İran’a çevirdi 

Irak Başbakanı Maliki, ülkenin güney kesimini mezhepsel anlayışın hâkim olduğu yönetim bölgesi yapmaya çalışıyor.

Irak Başbakanı Maliki’nin asıl kızgınlığı Barzani’nin dış gezileri değil. Bu, perde gerisindeki sebepleri örtme bahanesi gibi gözüküyor. Maliki, Irak’ı ikinci bir İran hâline getirmiş durumda. Tahran yönetimiyle girdiği ilişkiler sebebiyle Irak’ın güney kesimini tamamıyla mezhepsel anlayışın hâkim olduğu bir yönetim bölgesi yapabilmek için kendine bağlı yapıları sağlamlaştırma çabası içerisinde. Bu amaçla sürekli olarak silahlanmayı ve ordudaki asker sayısını artırmaya çalışmakta. Bunun en somut gelişmelerinden biri de ABD’den 36 adet F 16 savaş uçağı almak istemesi olarak gösteriliyor. Oysa resmi rakamlara göre; Irak Hava Kuvvetleri’nin 89′u helikopter ve 69′u uçak olmak üzere 158 hava taşıtı ve 7 bin 500 personeli bulunuyor. Sadece bu da değil. Irak merkezi hükümetin bütçesinin yüzde 10′dan fazlası her yıl ordu harcamalarında kullanılıyor. Irak’ın yıllık bütçesinin 100 milyar dolar olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda yılda 10 milyar dolardan fazla bir meblağı silah ve askerî teçhizatlara harcıyor.

ADEM DEMİR/Türkiye Gazetesi-27.04.2012

Esad'ın müttefikleri İsrail ve İran'dır

Türkiye Gazetesi yazarı M.Necati Özfatura, Esad rejiminin gizli müttefiki ve güçlü destekçisinin başta İsrail olduğunu belirtti. Özfatura Irak, Rusya, Çin, Lübnan ve Venezuela’nın da  Esad rejiminin ikinci derecede dostları olduğuna dikkat çekti.

M.Necati Özfatura’nın o yazısının tamamı:

Suriye’deki hadiseler ve Irak’ta Şii asıllı Maliki’nin Türkiye’ye düşmanca tavrı, Orta Doğu’da Türkiye’nin bölgesel güç ve lider olmasını önlemeye yöneliktir. Hatta Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve İran liderliğinde Orta Doğu’da Şii hakimiyeti tesis edilmek istenmektedir.

Esad rejiminin gizli müttefiki ve güçlü destekçisi başta İsrail’dir. İran, Irak, Rusya, Çin, Lübnan ve Venezuela ikinci derecede dostları ve destek güçleridir. Suriye’de İhvan (Müslüman Kardeşler) kontrolünde bir demokratik sistem kurulmasıyla, İsrail kendini (Suriye-Mısır-Ürdün) kontrolünde bir bölgesel sistemle karşı karşıya bulacaktır. Lübnan’da Hizbullah’ın bu sistem içinde silah bırakması muhtemeldir. Türkiye ise bu sistemin tabii parçası ve hatta lideri olması sebebiyle İsrail kendini bir çemberin içinde bulacaktır. İsrail’in güvenliği ve menfaati gereği Birleşmiş Milletler, ABD, AB ve NATO Suriye’deki devlet terörü ve soykırıma seyirci ve kayıtsızdır.

Suriye’de ordunun üst rütbeli general ve subayları ile üst düzeydeki bürokratlar ve siyasileri Esad rejimi yıkılınca kendilerinden hesap sorulur endişesi ile Suriye halkına yapılan katliamların yanında yer almaktadır. Mısır’da ve Tunus’ta diktatörler devrilince ordu devre dışı kalmış idi. Yani Hüsnü Mübarek ve Zeynelabidin’i desteklemediler. Suriye’de aynı şeyi beklemek âdeta imkânsızdır. Tunus ve Mısır’da devrim silahsız gerçekleşti. Suriye’de Esad rejimi bir ailenin ve mezhep azınlığının 40 yıldır hakimiyetindedir. Muhalefet ve ona destek verenler acımasızca katlediliyorlar. Suriye’deki muhalefet Esad ailesi, Baas Partisi ve Nusayri azınlığın emrindeki rejimi devirememiştir. Ama en önemlisi Esad rejiminin devlet olma özelliğini ortadan kaldırmıştır. Suriye’deki rejim kendi halkına katliam ile meşrutiyetini tamamen kaybetmiştir. Esad rejimi bundan sonra zorla da olsa düzeni sağlayamaz. Zaten o güce de sahip değildir.

Suriye ile ilgili Annan Planı aslında Esad rejimine zaman kazandırma ve Türkiye’yi geri plana itme stratejisidir. Hüsnü Mübarek ABD’nin Zeynelabidin Bin Ali Fransa’nın desteği ile ayakta idiler. Bu ülkelerin dış politikalarındaki değişiklik ile desteksiz kalınca devrildiler. Esad rejimi şu anda dış destekle ayakta durmaktadır. En büyük destek İsrail ve İran’dır. Suriye’de rejim devrilince Hizbullah’ı İsrail’e karşı kullanan İran Hizbullah silahını kaybetmiş olacaktır. Demokratik ülkeler hem ekonomik hem de askerî bakımdan güçlüdür. Ancak azınlığa dayalı Suriye zayıf ve zayıf olmaya mahkumdur.

28.04.2012

Maliki sadece postacı, eline mektubu veren de İran

Arap sokaklarında Maliki’nin Türkiye’ye ve Erdoğan’a yönelik tehditleri için “Nuri El maliki sadece postacı, mesajın sahibi başka” şeklinde yorum yapıldığını belirten Milat Gazetesi yazarı İsmail Yaşa, söz konusu “Mesajın sabihi” nin ise İran olduğunu belirtti.

Maliki’nin İngiliz The Guardian gazetesinin 14 Aralık 2011 tarihli yazıda, kendisini “Önce Şii’yim, ikincisi Iraklıyım, üçüncüsü Arabım ve dördüncüsü Dava Partisi üyesiyim.” şeklinde tanıtmasının sıradan mezhepçilikten de öte ultra-mezhepçilik ve resmen tekfircilik olduğuna vurgu yapan Yaşa, ayrıca  açıklamasında İslam dininin bulunmamasına dikkat çekerek Maliki’nin mezhebini dininden üstün tuttuğunu ve dininin yerine koyduğunu belirtiyor.

İsmail Yaşa’nın Nuri el Maliki’yi ele aldığı o yazının tamamı:

Başbakan Erdoğan’ın Katar’a hareketinden önce Irak’la ilgili “Gelişmeler pek de hayra alamet değil” şeklindeki değerlendirmesine ve Nuri El Maliki’yi suçlayıcı açıklamalarına Irak Başbakanı’nın cevabı gecikmedi.

Erdoğan’ı mezhepsel bir yaklaşım izleyerek Irak’ın içişlerine karışmakla suçlayan El Maliki, “Türkiye düşman ülke haline geliyor” dedi.

Başbakan bu kez Katar dönüşü “Kem söz sahibine aittir” şeklinde bir cevap verdi ve El Maliki’ye şov yapma fırsatı vermemek için kendisini daha fazla öne çıkarmayacağını söyledi.

Doğrusu da bu…

Arap sokağında Irak Başbakanı’nın Türkiye’ye ve Erdoğan’a yönelik tehditleri için yapılan yorum, “Nuri El Maliki sadece postacı, mesajın sahibi başka” şeklinde oldu.

“Mesajın sahibi” ile kasdedilen ise İran…

İranlı yetkililerin Irak’ın içişlerine doğrudan müdahale anlamına gelecek onlarca açıklamasına karşı El Maliki’nin tek kelime etmediğini hatırlattılar.

Dışişleri Bakanlığı’ndan Irak Başbakanı’na cevap niteliğinde yapılan açıklamada da sorunun kaynağının Nuri El Maliki’nin mezhepçi anlayışı ve yaklaşımı olduğu vurgulanarak El Maliki’ye Irak’taki problemlerin sorumlusunu dışarıda aramaması tavsiye edildi.

Kısaca, “Ey Nuri El Maliki! Sorunun kaynağı bizzat sensin” denildi.

Dışişleri Bakanlığı’nın sorunun tespiti noktasında hedefi tam doksandan vurduğunu görmek ve Nuri El Maliki’yi daha yakından tanımak için Irak Başbakanı’nın kendisini nasıl tanımladığına bakalım.

Bunun için İngiliz The Guardian gazetesinin 14 Aralık 2011 tarihli başyazısına gitmemiz gerekiyor.

Yazıda, Nuri El Maliki’nin kendisini nasıl tanımladığı sorulduğunda şu cevabı verdiği aktarılıyor:

“Önce Şii’yim, ikincisi Iraklıyım, üçüncüsü Arabım ve dördüncüsü Dava Partisi üyesiyim.”

Evet; Nuri El Malki işte bu..

Önce Şii, sonra Iraklı…

Dikkat ettiyseniz sıralamada İslam’ın yeri yok.

“Önce Şii’yim, sonra Müslümanım” vesaire dese, mezhebini dininin önüne çıkarmış diyeceğiz ama Nuri El Maliki onun da ötesinde mezhebini dinin yerine koyuyor.

Bu sıradan mezhepçilikten daha başka bir şey, ultra-mezhepçilik ve resmen tekfircilik…

Erdoğan, Şii liderlerin de Nuri El Maliki’den rahatsız olduklarını söyledi ki bu da çok doğru bir tespit.

Irak Cumhurbaşkanı’nın ve İran yönetiminin aşırı mezhepçi politikalarından Şiilerin bir bölümü de rahatsız.

Hizbullah’ın ilk genel sekreteri Subhi El Tufeyli, Timetürk sitesinde yayınlanan röportajında İran’ın siyasetinin İslami olmadığını ve Tahran’ın mezhepçiliği kışkırttığını söylüyor.

Şiilerin çoğu İran’ın ve uzantılarının baskısıyla sindirilmiş halde.

Lübnanlı Şii din adamı Seyyid Ali El Emin’in oğlu araştırmacı-yazar Hâdi El Emin geçenlerde Twitter’da bir fotoğraf paylaştı.

1990 yılında Güney Lübnan’da Şiilerin düzenlediği bir mitinge ait fotoğrafta kalabalığın elindeki pankartta “İsrail + İran = Vechâni li umletin vâhide”, yani “İsrail + İran = Aynı paranın iki yüzü” yazıyordu.

Şimdi Güney Lübnan’da böyle bir pankart açmak mümkün mü?

İran’ın milli çıkarları için ve Nuri El Maliki’nin de kişisel çıkarları için Şiiliği kullandığını vicdan sahibi Şiiler de biliyor.

Üstelik zeytinyağı gibi üste çıkmaya ve suçlarını örtmeye çalışarak Türkiye’yi mezhepçilik yapmakla itham ediyorlar.

Halbuki Ankara, mezhepçilik yapmanın ötesinde böyle bir şüphenin üzerinde kalmasına meydan vermemek için olağanüstü – ve bazen gereksiz – hassasiyet gösteriyor.

Sorun şu ki, Arapların da dediği gibi Nuri El Maliki sadece postacı ve mesajın asıl sahibinin Türkiye’de çok farklı renklerden ve gruplardan güçlü destekçileri var.

Hükümeti “komşularla sorun çıkarmak” ve “Türkiye’nin etrafına duvar örmek” ile suçlayacaklar.

“Düne kadar ‘sıfır sorun’ diyordunuz, bugün ülkeyi herkesle sorunlu hale getirdiniz” diyecekler.

Abiler, ablalar ve üstadlar ortaya çıkıp Erdoğan’ı “Nuri El Maliki’yle bozuşup sakın İran’la ters düşme” diye uyaracaklar.

23.04.2012