19 Ocak 2013 Cumartesi

Suriyeli terörist Bahoz sabote ediyor

Bahoz lakaplı Fehman Hüseyin Mardin’de öldürülen adamını da çözüm sürecini baltalamak için göndermiş, Bahoz Erdal’ın örgütteki gücünü İranlı ve Suriyeli teröristlerden alıyor.

Polisi katledecekti

“Çözüm süreci” terör örgütü PKK’nın Şam destekli elebaşısı Bahoz Erdal’ı rahatsız etti. Bahoz, Mardin’de ölü ele geçirilen M. Şirin Cebe adlı teröristi, süreci baltalamaya yönelik eylemler için göndermiş. Cebinden liste çıkan terörist, devlet hastanesinde görevli bir polisi de katledecekti.

Çözüm sürecinden rahatsız 

Bahoz sabotaj peşinde Mardin’de öldürülen teröristin, PKK’nın Suriye destekli elebaşısı Bahoz Erdal’ın emriyle katliam yapmaya geldiği ortaya çıktı ‘ Suriye kökenli elebaşılarından ‘ ‘Bahoz Erdal” kod adlı Fehman Hüseyin’in “çözüm süreci”nden rahatsız olduğu ortaya çıktı, Geçen gün Mardin’deki çatışmada ölü ele geçirilen M. Şirin Cebe adlı teröristin de Bahoz’un emriyle geldiği ortaya çıktı. Cebe’nin, eylemlerle süreci baltalayacağın öne sürüldü. Üzerinden AK Parti il ve ilçe yöneticilerinin listesi de çıkan teröristin, ilk hedefinin polisler olduğu açıklandı. Bahoz’a bağlı PKK’lının, Devlet Hastanesi’nde görevli bir polisi katledeceği bildirildi.

Kaynak: Türkiye Gazetesi – 16.01.2013

İran, Muhteşem Yüzyıl’ın “burnundan getirdi”

İran, Muhteşem Yüzyıl dizisini seslendiren sanatçıları gözaltına alınca dublajcılar çareyi burunlarını kapatarak seslerini değiştirmekte buldu

İran yönetiminin Türk dizilerine karşı açtığı savaş giderek şiddetleniyor. İran’da yayınlanması yasak olmasına rağmen uydu kanalı GEM TV aracılığıyla milyonlarca kişiye ulaşan Muhteşem Yüzyıl dizisine yönelik geçen ay büyük bir operasyon yapılmıştı. Diziyi Farsça seslendiren bazı sanatçılar gözaltına alınmıştı. Bu olay üzerine dublaj sanatçıları kendilerini korumak için ilginç bir yöntem geliştirdi. Dizinin sonra yayınlanan bölümlerinde sanatçılar “sesleri tanınmasın diye” dublajı burunlarını tıkayıp seslerini değiştirerek yaptı. Dizideki Sultan Süleyman’ın sesi davudi bir tondan daha ince bir tona dönüşürken, durumu fark eden izleyiciler tepkilerini kanala iletti. Tepkilerin artması üzerine GEM TV diziyi kaldırdı.

“Lale Devri” isyanı

GEM TV’de yayınlanan bir diğer Türk dizisi ise Lale Devri. İranlılar aylardır diziyi gizli saklı monte ettikleri çanak antenlerle izliyordu. Ancak pazar günü aniden kanalın yayını kesildi. Bu durum birçok söylentiye neden oldu. Hükümetin teknik bir kısıtlama getirdiği iddiaları ortalıkta dolansa da en çok tepki çeken “kanalın bundan sonra üyelik yöntemiyle çalışacağı” söylentisi oldu. Adını vermeyen 84 yaşındaki İranlı bir kadın, “Bizi diziye alıştırdılar şimdi para alacaklar. Bu diziler benim içimi açıyor. Bunları benden niçin almak istiyorlar ki” serzenişinde bulundu.

İranlı yetkililer 1980′lerde “kültürel istila” olarak niteledikleri Hollywood filmleriyle başladıkları sansür politikasını bugün internet ve yabancı kökenli kanalların yasaklanması ile sürdürüyor. Sansürü uygulamak için her yolu deneyen yetkililer, okullarda öğretmenlerden, çocukları akşam televizyon önünde vakit geçirmekten alıkoymak için fazla ev ödevi vermelerini istiyor.

Kaynak: Taraf Gazetesi – 16.01.2013

Paris suikastının arkasında kimler var?

(AMBERİN ZAMAN/Habertürk Gazetesi)          İmralı’yla başlatılan yeni görüşmelerin yarattığı olumlu atmosferin yayılmaya başladığı bir anda, 3 PKK’lı kadının Paris’in en işlek caddelerinden birinde bulunan Kürdistan Enformasyon Bürosu’nda yakın mesafeden susturucu tabancayla vurulup öldürüldükleri haberleriyle sarsıldık. Cinayetlerin kimin tarafından işlendiği konusunda çeşitli spekülasyonlar uçuşurken iktidar, Kürt siyasal hareketinin temsilcileri ve dağdakiler hep aynı görüşte birleşti: Barış süreci hedef alınmıştı.

Kurbanlardan Kürdistan Ulusal Kongresi Paris temsilcisi olan 30 yaşındaki Fidan Doğan ve PKK’nın gençlik örgütlenmesinde yer aldığı iddia edilen Leyla Söylemez‘in isimlerini ilk kez duydum. Ancak operasyonun asıl hedefi olduğu anlaşılan PKK’nın kurucu kadrosunda yer alan ve 80’li yıllarda Diyarbakır Cezaevi’nde yaşatılan barbarca işkencelerden fazlasıyla nasibini alıp ama hiçbir şekilde “çözülmeyerek” efsane haline gelen Sakine Cansız‘ı tanıyordum.

Bu ince, uzun boylu kadın militanla 1994 yılında Irak ve İran’ı ayıran dağların tepesindeki Zeleh kampında Osman Öcalan ile röportaj yapmaya gittiğimde karşılaşmıştım. Adı gibi sakindi; militanlar arasında Osman Öcalan‘dan daha fazla otorite kurmuştu ve çok seviliyordu. Kelimelerini büyük özenle seçiyordu. Koyu kızıl rengi saçlarını örgüyle toplayan Cansız‘ın üniforması jilet gibiydi. Ancak dağda da olsa kadın her daim kadındır dedirten üstü minnacık pembe güllerle işlenmiş krem rengi yün çoraplarını halen unutamıyorum. Ne de boyuna nazaran ayaklarının küçüklüğünü. Cansız, Abdullah Öcalan‘ı eleştirme cesareti gösteren ender PKK’lılardan biri olarak anılıyordu. Öcalan 1999’da yakalandığında Osman Öcalan‘ın, artık “tutsak” konumuna düştüğü için ağabeyinin yetkilerinin alınması gerektiği fikrine karşı Cansız, kadın militanları örgütleyip bellerine el bombası bağlayarak intihar etme tehdidinde bulununca Osman Öcalan çark etmek zorunda kalmıştı. Cansız, Abdullah Öcalan‘ı eleştirse de PKK liderine sonuna kadar sadık biriydi.

Suikastın sebeplerine gelince: Maksat görüşmeleri sekteye uğratmak idiyse tam tersi oldu. Başbakan Erdoğan‘ın ilk açıklamaları gayet temkinliydi. “Hemen bir yorum içerisine girmek yanlış olur” diyen Erdoğan her ne kadar saldırıların örgüt içi hesaplaşma olasılığına işaret etse dahi Kandil’i direkt olarak suçlamadı. Ve “Terörle mücadeleye yönelik iyi niyetli adımlarımızı atmaya devam edeceğiz, ta ki netice alana kadar” sözleriyle çözüm noktasında güçlü iradesini yeniden ortaya koydu. Kandil’den gelen açıklamalar ise benzer şekilde AK Parti iktidarına yönelik herhangi suçlayıcı ifadeler içermiyordu, sadece “dış güçlerle” bağlantılı “Türk Gladyosu’nun işi” olabileceği yönündeydi. Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk ise infazları iç hesaplaşma tahminlerini reddederek “Bazı güç odakları Türkiye’nin Kürt meselesini çözmüş güçlü bir Türkiye olmasını istemiyor da olabilirler” şeklinde yorumladı.

Olağan şüpheli

Dün görüştüğüm Batılı diplomatların birçoğu da uluslararası güçlerin parmağına işaret ederken “Peki, kim?” diye sorduğumda “İran” cevabını verdiler. Malum Ankara’nın ABD öncülüğünde Malatya’da radar üssü kurulmasına izin vermesiyle birlikte başlayan İran-Türkiye gerginliği Suriye kriziyle birlikte yeni boyutlara ulaştı. Türkiye’nin Esad rejimini devirmek üzere muhaliflere verdiği destek, İran tarafından nihai hedefin kendisi olduğu inancını günbegün pekiştiriyor. Dolayısıyla son zamanlarda PKK’nın yeniden kendi sınırlarından Türkiye’ye sızmasına göz yumması sürpriz değil.

 Geçtiğimiz yaz PKK’nın Şemdinli’deki güç gösterisini İran’ın desteğiyle gerçekleştirdiği tahminleri çokça dillendirilmişti. Batılı diplomatlar ayrıca olayın tüm AB ülkeleri arasında Türkiye’nin Suriye politikasına en yoğun desteği veren Fransa’da gerçekleşmesine dikkat çekiyorlar. Paris İranlı rejim muhaliflerinin yoğun olarak seçtikleri adres. Ve bu nedenle İran istihbaratının da en fazla örgütlendiği ve aralarında eski Başbakan Şahpur Bahtiyar olmak üzere onlarca muhalifi katlettikleri Avrupa başkentlerinin başını çekiyor.

Cansız ve arkadaşlarının infazının, başta Murat Karayılan olmak üzere barış masasına yaklaşan PKK komutanlarına bir uyarı niteliğinde olduğu tezi, İran’ın bu kanlı geçmişine baktığımızda hiç de yabana atılacak cinsten değil. Yine de Başbakan’ın dediği gibi sabırlı olmak ve tekrarlanması muhtemel tüm provokasyonlara inat barış yolundan asla sapmamak lazım.

12.01.2013

Hedef Sakine’ydi

(ERTUĞRUL ÖZKÖK/Hürriyet Gazetesi)          Dün akşamdan itibaren Paris’teydim. Umut verici bir barış süreci başladıysa, hem Türklerin hem Kürtlerin PKK’lı üç kadının öldürülmesini aydınlatmak için elinden geleni yapması gerekiyor. İşte Paris’ten yazdığım ilk durum raporu.

Kurdistan Enformasyon Merkezi’ne gelen kişi veya kişilerin hedefi Sakine Cansız’dı. Leyla Söylemez ve Fidan Doğan yanlış zamanda yanlış yerdeydi. Üçünün de paltoları üzerlerindeydi. Bu da iki ihtimali akla getiriyor. Kadınlar ya çıkmaya hazırlanıyordu veya henüz içeri girmişlerdi.

Üzerlerinde paltoları vardı 

Dün akşamdan itibaren Paris’teydim. Umut verici bir barış süreci başladıysa, hem Türklerin hem Kürtlerin bu cinayetlerin aydınlatılması için elinden geleni yapması gerekiyor. Çünkü bu cinayetler aydınlatılmadığı sürece, iki tarafın önyargıları kesin kabul haline dönüşecektir. işte o nedenle Paris’e geldim ve hemen çeşitli çevrelerle konuşmaya başladım. Dün açık kaynakları elimden geldiğince taradım. işte Paris’ten yazacağım ilk rapor:

Hedef Sakine Cansız’dı 

48 saat sonunda ışığa çıkan ilk sonuç şuydu. Gelen kişi veya kişilerin hedefi Sakine Cansız’di. Öteki iki kadın yanlış zamanda yanlış yerdeydi.

En kritik soru 

Paris’e indiğim saatten beri cevabını veremediğim en önemli soru şu. Fransız polisi geçtiğimiz yıl PKK’ya karşı bir dizi tutuklama operasyonu yapmıştı. Tutuklanan kişilerin dosyaları incelendiğinde şu ortaya çıkıyordu. Sakine Cansız, bir süredir Fransız polisi tarafından takip ediliyordu. Le Monde gazetesi ısrarla, binanın da gözetim altında olduğunu yazıyor. Bu durumda katil veya katiller, Fransız polisini nasıl atlatıp binaya girdiler ve ellerini kollarını sallayarak çıkıp gittiler.

Cansız o binaya az gidiyordu 

Dün ulaşılan en çarpıcı bilgilerden biri de şu. Sakine Cansız 2007 yılından beri Paris’te bulunuyor. Son aylarda geri plana çekilmişti. Cinayetlerin işlendiği büroya çok ender geliyordu. Bu da, katil veya katillerin onun çok iyi takip ettiklerini veya en azından ne zaman nerede olduğunu bildiklerini gösteriyor.

Cep telefonlarında ne var 

Sakine Fransız polisi tarafından izlendiğine göre, büyük bir ihtimalle cep telefonları da dinleniyordu. O telefonların dökümü bu konuda aydınlatıcı bilgi verebilecek.

Cinayet saati 48. saat sonunda aydınlanan noktalardan biri cinayet saati. Cinayetler saat 18. 00 ile 18. 30 arasında işlenmiş.

Cesetlerin bulunması 

İlk günden farklı bir gelişme şu: Cesetleri içerideki kadınlardan birinin erkek arkadaşı buldu, ilk günkü haberde bu arkadaşın içeri giremediği belirtilmişti. Ancak gelen bu kişinin apartmana girdiği, kapı açılmayınca kırıp içeri girdiğinde cesetleri bulduğu anlaşılıyor.

Yeni bilgi 1:üçü de paltolu 

Dün ulaşılan en önemli bilgi ise şu: Öldürülen üç kadının üçünün de üzerinde palto veya manto bulunuyordu. Bu da iki ihtimali akla getiriyor. Kadınlar ya çıkmaya hazırlanıyorlardı veya henüz içeri girmişlerdi. Bu yeni bilgi akla şu soruyu da getiriyor: Katil veya katiller, kadınlarla birlikte mi içeri girdi? Veya tam çıkarlarken kapıda mı karşılaştı.

Yeni bilgi 2: kapıdaki kan izi 

Fransız polisi elindeki bilgileri paylaşmakta çok cimri. Sızan az sayıda bilgiden biri şu: Kapıda kan izleri var. Bu da cinayetlerden en az birinin kapıya çok yakın yerde işlendiğini gösteriyor. Öteki iki kadın ise orta taraftaki odanın kapısının yanında bulundu.

Gare du Nord’un mobese’leri 

Cinayetin işlendiği büro Gare du Nord’a yakın. Bu gardan Londra, Brüksel ve Amsterdam’a giden hızlı trenler kalkıyor. Gar iki bakımdan dikkati çekiyor. İçerideki kadınlardan ikisinin, trenle Brüksel’e gideceği yolunda bilgiler var. Gar cinayeti işleyenler açısından da çok elverişli bir kaçış imkânı sağlıyor. Neredeyse yarım saatte bir hızlı tren var. Londra 2 saat, Brüksel l saat 15 dakika, Amsterdam 4 saat.

Çevrenin özellikleri – Fransa’da bugüne kadar en etkili eylemleri yapan ülke İran’dı. 

Paris’in bu bölgesinde yaşayan çok sayıda Türk var. Çok sayıda kebapçı dükkânı bulunuyor. Ayrıca Afrika kökenli berberlerin yoğun olduğu bir semt. Yani, çabuk kaybolmak için elverişli bir bölge. Dün de belirttiğim gibi Fransa’da 150 bine yakın Kürt var. Bunların yüzde 90′ı Türkiye asıllı. 6 bin 500′ü Iran, 4 bin 800′ü Irak kökenli. Suriye kökenli Kürt sayısı ise çok az. Dış istihbarat örgütleri içinde, Fransa’da bugüne kadar en etkili eylemleri yapan ülke İran’dı. 

Şu ana kadar Fransa Türkiye ve Kürt tarafında durum nedir 

Bu cinayetler, siyasi tarihimizin en önemli olaylarından biri. Türkiye’de yürüyen sürecin olumsuz etkilenmemesi için, her tarafın bu cinayetlerin kısa sürede aydınlatılması için elinden geleni yapması gerekir. Yani hem Türkiye’nin, hem Fransa’nın, hem de Kürt yöneticilerin. Peki şu ana kadarki durum nedir?

Türkiye Fransa’dan 2 şey istedi 

Türkiye, Paris Büyükelçiliği aracılığıyla Fransız hükümetine iki mesaj iletti. BiR: Bu olay, bir ucuyla Türkiye’yi de ilgilendirmektedir. O nedenle gelişmeler konusunda Türkiye’nin ve Türk polisinin de bilgilendirilmesini talep ediyoruz. K: Eğer Fransız polisi Türkiye’den herhangi bir bilgi talep ederse, bu hemen yerine getirilecektir. Netice: Bu yazıyı yazdığım dakikaya kadar, Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği’ne verilen bir bilgi yoktu.

Kürt tarafı; yöneticiler olumlu 

Militan kesiminde genellikle Türkiye suçlanmakla birlikte PKK’nın Avrupa kanadında serinkanlı ve temkinli bir hava hâkim. En ağırlıklı olarak söylenen şey, “barış sürecinin etkilenmemesi”.

Türkiye tarafı olumlu 

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklaması olumlu karşılandı. Türkiye’deki tepkiler de genel olarak sakin. Dün gece itibariyle Paris’te hava bu durumdaydı.

12.01.2013

Paris’te infaz: O tetik çekildi

(İBRAHİM KARAGÜL/Yeni Şafak Gazetesi)          Ankara-İmralı-Kandil arasında baş döndürücü bir trafik yaşanırken, görüşmeleri ilişkin bütün detaylar kamuoyuna yansırken, atılacak yeni adımlar ardı ardına sıralanırken herkes; “bu işi kim, nasıl sabote edecek” sorusunu sorarken Paris’te üç PKK mensubunun “infaz” edilmesi nasıl yorumlanır?

Para meselesi mi, örgüt içi hesaplaşma mı, İmralı sürecini sabote etmeye yönelik bir dış istihbarat müdahalesi mi, örgütün şahin kanadının tasfiye operasyonu mu?

Bu kadar kıt bilgiyle büyük sözler sarfetmek doğru olmaz. Ancak hemen herkesin saldırıyı “infaz” ve “İmralı sürecini sabote etmeye dönük” olduğunu düşündüğü de ortada.

Pazartesi günü, Hakkari Çukurca da girişilen ve başarısızlıkla sonuçlanan saldırı süreci sabote etmeye yönelikse, Paris’teki saldırıyı da böyle düşünmek abartılı olmayacaktır. PKK’yı iyi tanıyan çevrelerin ağırlıklı kanaati de, çözüme ayarlı girişimlerin sabote edilmesi hatta Kandil-İmralı çatışması şeklinde.
Saldırıya uğrayan kişilerin kimliği, örgüt içindeki pozisyonları, Öcalan’la yakınlıkları, Avrupa’daki misyonları, saldırının yapılış şekli, şifreli kapının saldırgana açılması, infaz sonrası kapının kilitlenmesi, Fransa İçişleri Bakanının olay mahallini ziyaret etmesi gibi detaylar, kriminal inceleme yapılmadan bile az çok bir kanaat oluşturmaya yetiyor.

“Bu işi kim, kimler, hangi güçler ya da ülkeler sabote edebilir” sorusu giderek daha da anlamlı hale geliyor. Terör meselesinin Türkiye’ye karşı hatta bölgenin dizaynı için sadece yıllardır nasıl etkin bir “kart”a dönüştürüldüğünü bilen herkes bu sorunun cevabını arıyor?

Sadece PKK’nın şahinleri değil, İsrail’in, İran’ın, Irak’ta Nuri el Maliki yönetiminin. Suriye’nin daha da önemlisi yıllardır bu sorunu çözümsüz hale getirip teröre destek veren Batılı ülkelerin, özellikle Avrupa ülkelerinin süreci sabote etmek için çok şey yapabileceğini biliyoruz.

Örgütün Avrupa için çalışmaları o ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla iç içe. Sadece siyasi desteğe değil, para hareketlerine de özellikle dikkat etmek gerekiyor. PKK’nın yönettiği milyonlarca doların ne kadarı PKK’nın ne kadarı o ülkedeki istihbarat kurumlarının ya da siyasi çevrelerin kara para çarklarından geçiyor?

Olayın geçtiği Fransa’da yaşanan, PKK, Fransız iç politikası ve para trafiğine ilişkin bîr örneği burada hatırlatmak gerekiyor.

Tarih 9 Şubat 2007. Fransa’da PKK’ya yönelik kapsamlı bir operasyonu yapıldı. 5 Şubat’ta bazıları PKK’nın üst düzey sorumluları olmak üzere 14 kişi gözaltına alındı. Türkiye’de “Fransa PKK’ya operasyon yapıyor” memnuniyeti ile karşılanan olay aslında para aklama, Fransız istihbaratı ve PKK üzerinden yürütülen bir iç politik hesaplaşmaydı.

Nedim Sever’in Fransız istihbaratıyla ilişkileri her şeyi ortaya koydu. Rıza Altun’un yardımcısı Atilla Balıkçı, Fransız istihbaratıyla bağlantıları olduğunu bizzat soruşturmayı yapan hakime söyledi. Balıkçı, Fransa İçişleri Bakanı ve bu seçimlerin favori Cumhurbaşkanı adayı Sarkozy’nin politika danışmanı Ermeni milliyetçisi Patrick Deveciyan’la bağlantılarını anlattı. Fransız istihbaratı, görüşmeleri doğruladı. İşin esası şuydu: Fransa’da seçim vardı ve Nicolas Sarkozy yükseliyordu. Operasyon Sarkozy’yi yıpratmak, gizli ilişkilerini deşifre etmek için bizzat Fransız istihbaratı tarafından tezgahlanmıştı. Politika danışmanı Deveciyan üzerinden Sarkozy hedeflenmişti. Çünkü görüşmeler yapıldığında tarih 2003′tür, Deveciyan o zaman da Sarkozy’nin danışmanıdır. Sarkozy bunun intikamını fena aldı. İktidara geldikten sonra operasyonda parmağı olan bir çok kişi hakkında soruşturma başlattı. Paris’teki saldırı, Fransız istihbaratından bağımsız değil. Para hesaplaşmasıysa da bağımsız değil, İmralı görüşmelerini sabote etmeyi amaçlıyorsa da bağımsız değil. Kimse kimseyi kandırmasın. Örgüt için hesaplaşma diyerek olayı PKK’ya hapsetmemek lazım. İnfazı yapan kişi tespit edilse de bu böyledir. Eğer bu “İmralı-Kandil kapışması” ise, bunun bir başka okunuşu da Fransa-Türkiye kapışmasıdır. Ya da saldırının arkasında hangi Avrupa ülke varsa. Fransız hükümeti, üzerinde bu şaibe kalmaması için saldırıyı mutlaka aydınlatmak zorundadır. PKK kartını devreden çıkarmak bu bölgenin güç haritasını değiştirecektir. Fransa da, en az İsrail kadar, Almanya kadar bu harita değişikliğini hazmetmeyecektir. Bu başkentleri ikna etmek, Kandil’i ikna etmekten zordur. Bir önceki yazıda “Sabotajcıların elleri tetikte” demiştik. Görünüyor ki, o tetik çekildi. Devamında neler geleceğine bakalım. . .

11.01.2013

Ya katil dışardan gelmediyse

(FATİH ALTAYLI/Habertürk Gazetesi)          Terör örgütüne yakın televizyonlarda örgüt sözcülüğü yapanlar, dünden beri 2 kişiye ağır hakaretler ediyorlar.

Bu 2 kişiden biri bendeniz oluyorum.

Sövgülerde bir numarayım.

İkincisi ise Yalçın Akdoğan.

Akdoğan’a muhtelif nedenlerle çok kızmışlar.

Bana ise dünkü yazımda Paris’teki infazların PKK tarafından gerçekleştirilmiş olma ihtimalini dile getirmem ve PKK’nın geçmişteki “infaz sicilini” afişe etmem nedeniyle öfkeliler.

İyi de, doğrulara niye kızıyorlar ki!

Yazdıklarım yalansa yalan deyin.

Değil. Kendileri de biliyorlar.

Eksiği var fazlası yok. Benden iyi biliyorlar.

Gelelim bir kez daha Paris’teki infazlara.

Kürt siyasetini yakından takip eden, Fransa’da mukim bir arkadaşım, Fransız polisinin üzerinde durduğu ve muhtemel bir “suikast gerekçesini” aktardı dün.

Fransız polisinin emin olduğu bir şey var: Bu infazlar Türkiye’nin veya Türk gizli servislerinin işi değil.

Olayın gerçekleştiği daireye girişin şifreli ve kontrollü olması ve cinayetleri işleyen kişiye kapının içerideki 3 kişi tarafından açılması ihtimaline karşı, Fransız polisinin bir başka tezi varmış.

“Belki de, cinayetleri işleyen kişi sonradan gelen birisi değil. Belki de, katil veya katiller de başından beri o odanın içindeydi. Yani içeride 3 kişi değil, en az 4 kişi vardı.”

Bu olasılığı güçlendiren neden ise Fransa’daki PKK temsilciliğine karşı Fransız makamlarının daha önce başlattığı ve yargılaması devam eden soruşturma.

PKK’nın Fransa’daki temsilciliklerinde birtakım mali suçların işlenmesi nedeniyle başlatılan ve yargıya intikal eden bu soruşturma nedeniyle Kürt Enformasyon Bürosu’nda bir toplantı düzenlenmiş olması, Cansız’ın bu toplantıya katılmak için Paris’e gelmiş olması ve bu toplantıya katılanlardan birinin, bu 3 kişiyi vurmuş olması ihtimali de hayli güçlü görünüyor.

Fransız polisi bu cinayetleri çözeceğinden emin görünüyor.

Örgütün en büyük korkusu ise bu suikastların örgüt mensupları tarafından işlenmiş olması ihtimali.

Çünkü eğer böyle bir şey ortaya çıkarsa, örgüt içinde büyük ve kanlı bir hesaplaşmaya gidilmesi kaçınılmaz.

İlginç bir detay

Fransa’nın başkenti Paris’te 3 PKK temsilcisinin öldürülmesinden bir gün önce, Fransa’nın Ankara Büyükelçisi, Ankara’daki büyükelçilikte bir yemek verdi.

Yemeğin konukları AK Parti ve BDP’nin 5 Kürt milletvekiliydi.

Büyükelçi bu yemekte Kürt milletvekillerinden “yeni açılımın” kodlarını ve Öcalan’la başlatılan müzakere sürecinin nereye doğru ilerleyeceğini öğrenmeye çalıştı.

Bu yemeğin ertesi günü 3 PKK’lı kadın Paris’te infaz edildi.

Doğru sözü konjonktür belirler

Konjonktür denilen şey ne kadar önemli oluyor.

PKK’nın biri çok önemli 3 ismi Paris’te öldürülüyor.

İktidar partisinin iki numaralı ismi, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “bu yargısız infazı ve vahşeti telin ediyor”.

BDP’nin aynı konumdaki milletvekili Aysel Tuğluk ise bu cinayetleri, “Bazı güç odakları, güçlü bir Türkiye olmasını engellemeye çalışıyorlar” diye değerlendiriyor.

İkisi de doğru söylüyor ve ikisi de samimiyetleriyle bilinen politikacılar.

Yani bu sözleri gerçek düşünceleri, gerçek inançları.

Ben de her ikisine katılıyorum.

Konjonktür dediğim de tam burada işte.

Bu cinayetler bundan 20, hatta 10 gün önce işlenmiş olsa, bu iki milletvekili böyle mi konuşurdu!

BDP’lilerin dokunulmazlıklarının tartışıldığı günlerde bu cinayetler işlenmiş olsaydı Arınç, “Türkiye’deki huzura, vatandaşlarımıza silah doğrultan, 30 yıldır Türkiye’yi acılara gark edenlerin sonu böyle olur” derdi büyük ihtimalle.

Aysel Tuğluk ise “TC’nin karanlık güçleri, Kürt halkının özgürlük mücadelesi için yıllardır onurlu bir mücadele yürüten arkadaşlarımızı katletmiştir” ifadesini kullanırdı.

“Her şey bir konjonktür meselesidir” diyorum bazen, kızıyorlar.

Ama öyle işte.

12.01.2013

İran’a dikkat

(FATİH ALTAYLI/Habertürk Gazetesi)          Terör sorununun sona ermesine imkân sağlayacak yeni “müzakere süreci” ile ilgili her gün yeni bir şeyler öğreniyorum. Öğrendikçe de şaşırıyorum.

Terör örgütünün İmralı’daki lideri Abdullah Öcalan ile “devletin” yürüttüğü görüşmeler, “açlık grevleri” sırasında başlamış.

Açlık grevlerini sona erdirmek için denenen bütün yollar tıkanınca, grevleri bitirmek üzere gidilmesi gereken tek adres olarak “Öcalan” kalmış.

Örgütün ve açlık grevlerinin de temel amacı zaten Öcalan’ı yeniden devreye sokmakmış.

Öcalan, İmralı’da gelişmelerin tamamen dışında kalınca, yeniden devreye girebilmek için açlık grevlerini tek yol olarak görmüş.

Açlık grevlerinde yollar tıkanınca, Öcalan’la görüşmeler yeniden başlamış.

Ancak görüşülen tek konu açlık grevlerinin bitirilmesi olmamış. Bu yöndeki teklif de zaten Öcalan’dan gelmiş.

Öcalan, “Sadece açlık grevlerini değil, savaşı bitirecek süreci başlatmak istiyorum” demiş ve müzakereler başlamış.

Bu görüşmelerde belirli bir aşamaya gelindiği zaman Öcalan, “Bunlardan Kandil’in de haberi olması lazım. Onların da fikirlerini alıp sürece dahil etmemiz gerekir” demiş ve PKK’nın Kandil’deki yöneticilerine bir mektup kaleme almış.

Öcalan’ın mektubunu 4 MİT üst düzey mensubu Kandil’e götürmüş.

4 MİT elemanı birkaç gün Kandil’de “misafir” edilmiş ve Öcalan’la yapılan müzakerelerin devamı sayılabilecek görüşmeler Kandil’de yürütülmüş.

Kandil’deki gelişmeler anı anına MİT ve MİT aracılığıyla İmralı ile paylaşılmış.

Daha sonra Öcalan, sağlanan gelişmeleri paylaşmak ve “talimatlarını iletmek üzere” BDP eşbaşkanlarının İmralı’ya getirilmesini istemiş.

Devlet adına görüşmeleri yürütenler buna karşı çıkmış.

Öcalan’ın söylediği isimlerin pek çoğu çeşitli gerekçelerle veto edilmiş ve ancak Ahmet Türk ve Ayla Akat’ın gelmesine izin verilebileceği söylenmiş Öcalan’a.

Öcalan bu duruma hayli bozulmuş, “Her şeye bir kulp takarsanız süreç ilerlemez” demiş ama sonunda Türk ile Akat’ın gelmesine razı olmuş.

Ama sürecin ilerleyen günlerinde diğer BDP’lilerle de görüşmek koşulunu dayatmış.

Üzerinde anlaşılan en önemli konu, Kandil’deki yönetici kadronun Avrupa ülkelerine gönderilmesi, diğer PKK’lıların ise Türkiye’ye dönmesi ve siyasete katılabilmeleri.

Kandil’deki yöneticiler ise burada bazı itirazlarda bulunmuşlar ve Türkiye’ye dönmek istediklerini iletmişler.

Bunun 200′e yakın isim için imkânsız olduğu kesin bir şekilde kendilerine iletilmiş.

Bu aşamaya gelmeden önce Türkiye’de örgüt hemen bir ateşkes ilan edecek. Ardından PKK’lılar Türkiye sınırı dışına çıkacaklar.

Daha sonra beklenen gelişmeler olursa PKK’lılar silah bırakacaklar.

Yöneticiler Avrupa’ya gidecek.

Diğerleri Türkiye’ye gelecek ve Kuzey Irak’taki kamplar boşaltılacak.

Öcalan’ın Kandil’e ilettiği en “kritik mesaj” ise “İran’a dikkat” olmuş.

“Provokasyonlar olacaktır ama en önemlisi İran’dan gelebilecek provokasyonlar. Bunu engelleyin” demiş.

Taraflar olası provokasyonların süreci durdurmaması konusunda da anlaşmışlar.

Öcalan kendi durumuyla ilgili hiçbir şey konuşmamış.

“Konuşmadı, çünkü bugün serbestsin dense, bir yere gidemeyeceğini biliyor. Önce Türkiye’yi normalleştirmesi gerektiğinin, terörü bitirmesi gerektiğinin farkında. İmralı’dan çıkış bileti burada. Bunun için elinden geleni yapacaktır” dedi bana bunları aktaran kaynak.

Bu süreç bir şekilde tıkanmadan ilerlerse hem çok hoşumuza gidecek, hem de kabul etmekte zorlanacağımız çok şey göreceğiz.

Ama kabul etmekte zorlanacağımız şeyler bile uzun vadede Türkiye’nin yararına olacaktır.

Türkiye bu fotoğrafı nasıl okur?

Dünün en önemli mevzuu CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun kardeşinin fotoğraflarıydı.

Her yerde bu konuşuldu.

Siz o her yere dahil değilseniz hatırlatayım.

Kemal Bey’in küçük kardeşi, İzmit’te belediye işçiliğinden emekli olmuş. Daha sonra annesine bakmak için Tunceli’ye dönmüş.

Annesi ölünce yeniden İzmit’e gitmiş.

Oğlunun aldığı kredinin 500 TL’lik taksitlerini ödemek için çalışmak istemiş.

İzmit’te iş bulamayınca İzmir’e gitmiş ve bir inşaatta bekçiliğe başlamış.

“Bu haber ve fotoğraflar Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne kadar düzgün bir adam olduğunu, ailesine ve yakınlarına gücünü kullanarak imkân sağlamadığını gösteriyor” diyenler çoğunlukta.

Normal bir ülkede bu fotoğraflardan bu algının çıkması çok normal.

Ama Türkiye’de bu fotoğraflardan bu algı çıkmaz.

Rahmetli Turgut Özal’ın yıllar önce gazetecilere söyledikleri aklıma geldi bu fotoğrafları görünce.

Özal’ın iktidar günleriydi.

Semra Hanım da büyük bir şaşaa içinde yaşıyordu.
Takılar, kılık kıyafetler, balolar.

Yanlış hatırlamıyorsam Semra Özal’ın pırlantalarla süslü olduğu söylenen bir çorabının fotoğrafları çıkmıştı gazetelerde.

Biz de Turgut Bey’e sormuştuk, “Bu zenginlik görüntüleri size ve partinize zarar vermiyor mu?” diye.

Rahmetli, “Yok canım, niye versin. Bizim Türk halkı zengini sever. Zenginliği sever. Fukara görüntüsü versek ‘Bunların kendilerine faydası olmamış, ülkeye millete ne faydası olacak ki’ der. Zenginlik iyidir” demişti.

Turgut Bey haklıysa Türkiye’de bu fotoğrafların etkisi şu olur:

“Adamın kardeşine faydası yok, bize mi olacak.”

Not: Turgut Özal bize bunları dedi ama sonrasında oyları yüzde 22′ye indi.

Ne zaman adam oluruz?

İçini göremediğiniz kabın ne zaman taşacağını anlayamayacağınızı bildiğiniz zaman.

10.01.2013

Paris Suikasti’nin arka planı

(GÖKTÜRK TÜYSÜZOĞLU/Yeni Asya Gazetesi)          Paris’teki Kürt Enstitüsü’nde geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen ve PKK’ya yakınlığı ile bilinen 3 kadının ölümüne yol açan suikast oldukça manidar bir girişim olarak görülebilir.

Türkiye’nin en yakıcı sorunu olan “Kürt Sorunu” bağlamında atılmaya çalışılan adımların önüne geçmeyi hedefleyen bu suikastın gerçekleştirilmesinde birçok aktör rol oynamış olabilir. Zira biri PKK’nın kurucu kadrosunda yer alan diğerleri de Paris Kürt Enstitüsü’nde Kürt milliyetçiliğinin örgütlenmesi noktasında çok önemli roller üstlenen bu 3 kadının öldürülmesi, hem Türkiye’ye hem Abdullah Öcalan’a hem de PKK’ya mesaj verebilme noktasında önemli bir girişim olarak addedilebilecektir.

Son dönemde tek parti iktidarının getirdiği siyasal istikrara dayalı olarak ciddî bir ekonomik büyüme yakalamış olan Türkiye’nin önündeki en önemli engel Kürt Sorunu ve PKK’nın varlığıdır. Türkiye’nin demokratikleşme sürecindeki en önemli ölçüt hâline gelmiş olan Kürt Sorunu bağlamında atılacak adımlar, ülkenin son dönemde izlediği aktif dış politika ile birleştiği noktada Türkiye’ye yönelik algının olumlu yönde değişmesini sağlayabilecektir. Nitekim 2000 sonrası elde ettiği ekonomik istikrar ve teknolojik gelişime paralel olarak komşu coğrafyalar özelinde ciddî bir toplumsal/siyasal saygınlık elde etmiş olan Türkiye’nin önündeki en önemli engel olarak Kürt Sorunu ve PKK’nın varlığı kalmıştır.

Paris’te gerçekleştirilen suikast ise Kürt Sorunu’nu çözebilme yönünde ciddî bir irade ortaya koymuş olan Türkiye’nin önüne taş koymayı hedefleyen bir girişimdir. Böyle bir girişimde birçok devletin/aktörün parmağı olabilir. Her şeyden önce PKK’nın kendi içerisinde tutarlı bir yapı öngörmediğini görebilmek gerekmektedir. Her ne kadar Abdullah Öcalan bu hareketin karizmatik önderi olarak efsanevi bir kişiliğe büründürülmeye çalışılsa da, örgüt içerisinde Öcalan’ın bazı eylemlerini/girişimlerini onaylamayan bazı isimler de bulunmaktadır. Bunun en önemli nedeni, silâh ve uyuşturucu kaçakçılığı ile çeşitli yasadışı işlerden PKK’nın elde ettiği pay neticesinde örgütün ticari bir işleyiş kazanmış olması ve önder kadronun bu işleyişten gelen ekonomik kazançtan vazgeçmeye hazır olmamasıdır. Bunun yanı sıra, mevcut konjonktürde çok ciddî bir siyasal/toplumsal etkinliğe sahip olan PKK yöneticileri, sorunun çözülmesi ve PKK’nın silâhlarını bırakması hâlinde mevcut etkinliklerini sürdüremeyeceklerini ve pasifize olacaklarını düşünmektedirler. Yani, PKK içerisindeki bazı aktörler için düz ovada siyaset yapmak elde silâhla dağda beklemekten daha zordur. PKK içerisinde Kandil ile Avrupa arasındaki örgütsel çekişme ve yine örgütün “şahin isimlerinden” Fehman Hüseyin ile Murat Karayılan arasındaki liderlik çekişmesi de bu minvalde ele alınabilir. Suriye kökenli Fehman Hüseyin, silâhlı mücadelenin devamından yana bir tavır takınıp özellikle bölge ülkeleri ile PKK arasındaki etkileşimin arttırılması taraftarıyken, Murat Karayılan ve Paris’te öldürülen Sakine Cansız gibi isimler Abdullah Öcalan’ın eylem ve söylemlerine daha bağımlı bir tavır sergilemektedirler. BDP/KCK gibi siyasal yapılanmalar da liderlik mücadelesini de içeren bu siyasal çatışmanın tam ortasında bulunmakta ve bu nedenle çözüm yolunda kendilerinden beklenen etkinliği gösterememektedirler.

PKK’nın aynı zamanda Türkiye ile sorun yaşayan ya da bu ülkenin büyümesini ve daha etkin bir rol oynamasını istemeyen ülkeler tarafından belli zaman aralıklarında kullanılan bir taşeron olduğu da hesaba katıldığında, Paris’teki suikastın en temel gerekçelerinden biri de ortaya çıkmaktadır. Bu eksende suikastı değerlendirdiğimizde Esed Suriye’si, İran, Malikî’nin yönetimindeki Irak ve İsrail ile bu sorunun çözülmesi halinde önemli bir ekonomik kayba uğrayacak olan (silâh/mühimmat satışları) bazı Avrupalı aktörler/ülkeler de muhtemel zanlılar olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin Suriye’deki halk hareketine verdiği destek, daha önce Suriyeli Kürtleri Türkiye’ye karşı kullanma kartını oynamış olan Esed yönetiminin bu suikast aracılığıyla Türkiye’nin önünü tıkama girişiminde bulunmasına yol açmış olabilir. Suriye, Paris’teki Kürt Enstitüsü ile bağlantıları olan Suriyeli Kürtler ya da PKK içerisinden belli isimler aracılığıyla bu suikastı düzenletmiş olabilir. Türkiye’nin Ortadoğu’da elde ettiği bölgesel etkinlikten hazzetmeyen ve bölgedeki en önemli müttefiki Esed Suriye’sine karşı Türkiye’nin muhaliflere destek olmasını kabullenemeyen İran da bu suikast bağlamında ele alınmalıdır. Nitekim İran’ın son dönemde PJAK (PKK’nın İran’daki kolu)’a karşı daha müsamahalı davrandığı ve Türkiye’ye karşı PKK ile ittifak yapmak istediği yönünde haberler de gelmektedir. İran istihbaratı, PKK içerisindeki “şahin” kesime işbirliği yaparak bu suikastın gerçekleşmesine önayak olmuş olabilir. Nuri El Malikî’nin liderliğini yaptığı Irak da bu suikast çerçevesinde değerlendirilmelidir. Nitekim Malikî’nin Türkiye ile yakınlaşan ve PKK’yı çözüm yönünde manipüle etmeye çalışan Bölgesel Kürt Yönetimi ile sorun yaşadığı ayyuka çıkmış bir gerçekliktir. Malikî, PKK içerisindeki anlaşmazlıklardan yararlanarak silâhlara veda etmeyi arzulamayan belli bir grubu bu suikastı gerçekleştirme yönünde cesaretlendirebilir. Zira böylece Türk Hükümeti ile Abdullah Öcalan arasındaki görüşmeler, tıpkı 1993’te Bingöl Saldırısı ya da Oslo Görüşmeleri’nin sona ermesine neden olan Silvan Saldırısı gibi sonlanabilecekti. Bu durum Türkiye ile Bölgesel Kürt Yönetimi arasındaki ilişkilere de etki edebilecek ve Malikî’nin eli kuvvetlenecekti. Bu senaryonun Irak, İran ve Suriye tarafından ortaklaşa bir şekilde oluşturulmuş olması ihtimali de vardır.

PKK ile eskiye dayan bir bağlantısı olan İsrail de, örgüt içerisindeki uzantılarını kullanarak bu saldırıyı gerçekleştirmiş olabilir. İsrail’in hedefi ise, kendisiyle sorun yaşayan Türkiye’nin Kürt Sorunu’nu çözme yönünde adım atmasını engelleme ve Türkiye’yi kendisi ile yeniden ilişki kurmaya zorlamak olacaktır. Zira İsrail de farkındadır ki, Kürt Sorunu’nu çözen bir Türkiye’nin İsrail ile ilişki kurmaya olan ihtiyacı (silâh ve istihbarat temini, ABD Kongresi’ndeki Yahudi Lobisinin etkinliği) azalacaktır. Bu Ortadoğu’da yalnızları oynayan İsrail’in hiç istemediği bir bölgesel gerçeklik yaratacaktır. Aynı şekilde PKK’ya silâh ve mühimmat verdikleri/sattıkları defalarca ortaya çıkmış olan ve Türkiye’nin küresel dengeleri etkileyebilecek bölgesel bir lider/dengeleyici olmasından hoşnut olmayacak bazı Avrupa ülkeleri de istihbarat örgütleri aracılığıyla bu saldırıyı planlamış olabilirler. Alman ve Fransız istihbaratlarının bu yöndeki maharetleri de oldukça iyi bilinen bir husustur.

Paris Kürt Enstitüsü Başkanı Kendal Nezan’ın da söylediği üzere, saldırıyı gerçekleştiren kişi/kişilerin maktuller tarafından tanınıyor olması çok büyük bir olasılıktır. Bu durum, suikastın PKK’nın Avrupa kolu içerisine sızmış belli bir grup tarafından çözüm iradesini ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. PKK içerisinde Fehman Hüseyin’in liderliğini yaptığı ve genel itibarıyla Suriyelilerin oluşturduğu “şahin kesim” dikkatle incelenmeli. Ancak bu grubun İran, Irak, Suriye, İsrail ve Avrupalı istihbarat örgütleri ile bağlantıları da önemle irdelenmelidir.

15.01.2013

Kurtlar Vadisi İran’ı da kızdırdı

Daha önce ABD ve İsrail’de rahatsızlıklara yol açan Kurtlar Vadisi bu kez bir komşu ülkeyi, İran’ı rahatsız etti.

Dizinin son yayınlanan bölümlerinin ardından Tahran bu konudaki rahatsızlığını yarı resmî haber ajansı FARS aracılığıyla duyurdu. FARS, dizinin son bölümlerinde “İran’ın Türkiye üzerinde gizli faaliyetler yürüten bir ülke olarak gösterildiğini ve İran’a karşı nefret propagandası yaptığını” öne sürdü.

Kaynak: Taraf Gazetesi – 14.01.2013

İran haber ajanslarından Türkiye’ye bir iftira daha

İran basını: Suriye’deki önemli saldırıları Amerikan subaylarınca Türkiye’de eğitilen militanlarca gerçekleştiriyor.

Suriye’deki askeri üsler ve sivil havaalanlarını hedef alan saldırıların arkasında ABD ve Fransa’nın bulunduğu, saldırıların da, Amerikan subaylarınca Türkiye’de eğitilen militanlarca gerçekleştirildiği iddia ediliyor.

İranlı Press TV tarafından yayınlanan bir haberde “ABD ve Fransa’nın, yabancıların desteğindeki militanlarca Suriye’deki askeri üsler ve sivil havaalanlarına karşı gerçekleştirilen saldırıların arkasında olduğu belirtiliyor” denildi.

Filistin El Manar sitesine dayandırılan haberde kaçak bir Suriyeli subaya atfen saldırıları Fransa’nın planladığını ve Amerikan subaylarının doğrudan gözetim altında olan militanlarca yerine getirildiği savunuldu.

Aynı subay, “Amerikan subaylarının, saldırıları gerçekleştirmek üzere Türkiye ve Ürdün’de militanları eğittiklerini” de öne sürdü.

Kaynak: haber365.com – 14.01.2013

Tetikçi PKK’lı olabilir ama çektiren Paris-Şam hattı!

(MİNE ŞENOCAKLI/Gazetevatan)          Pek tereddüt etmiyor sonuca varmak için… Bölgeyi de, örgütü de, devleti de iyi bilen, yıllarca devlet ve Öcalan arasında arabuluculuk yapan, uzun süre ‘Balıkçı’ lakabıyla tanıdığımız İlhami Işık… Ona göre, bu ne bir iç infaz ne de derin devlet işi… 50 bin kişinin hayatını kaybettiği Suriye’deki iç savaşın dayandığı bir hesaplaşma… “Suriye’yi bugüne kadar dizayn eden Fransa’ydı. Bu gücünü kaybetmek istemiyor. Oysa barış süreci 900 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırının düzene girmesini sağlayabilir. Bunu isterler mi? İşte bunun için bu infazları gerçekleştirdiler” diyor.

Belki hiçbir zaman çözülemeyecek bu cinayetler… Beklenmiyor değildi provokasyonlar, ancak bu üçlü infaz kimsenin aklına gelmemişti. Şöyle biraz düşününce ince ince planlandığı ortaya çıkıyor. Bir anda üç kişiyi birden öldürmek, üçünün de kadın olması, hiçbir iz bırakılmaması… Tam da devlet İmralı’da Öcalan’la görüşmüş, Ahmet Türk ve Ayla Akat Aka Öcalan’ı ziyaret edip, barış yolunda umutla dönmüş, CHP sürece destek çıkmış, halkın önemli bir bölümünün de onayı alınmışken…

Provokasyon olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok. Ama kimine göre ‘örgüt içi infaz’, kimine göre derin devlet işi… Aslında akla yatkın onlarca komplo çıkarılabilir. Her zaman olduğu gibi ilk şaşkınlığın ardından herkes kendi komplosunu yazmaya başladı. Bilen de bilmeyen de…

Bu tartışmalar iyiden iyiye birbirine karışmadan en azından barış sürecini iyi bilen, taraflar arasında arabuluculuk yapan ve kamuoyunca bilinen tek isme sormak istedik sorularımızı… ‘Balıkçı’ olarak tanımıştık onu, Taraf’ta Yıldıray Oğur sayesinde! Çok detaylar veriyordu müzakere sürecine ilişkin, ama bir muammaydı. Gördük ki her açıklaması bir süre sonra gerçeklerle örtüşüyordu, daha da önemlisi öngörüleri de tutuyordu.

Öcalan’la ne zaman görüştüğümü söylersem sadece bu konuşulur!

O görevini tamamladı! Devlet artık arabulucuya gerek görmeden görüşmeye başlamıştı hem İmralı ile hem de örgütle… Ve bugünlere geldik. Bu süreçte öğrendik ‘Balıkçı’nın gerçek ismini; İlhami Işık. PKK’lı değildi, ama solcuydu. Geçmişte Batman’da eski TKP’nin gençlik örgütü İlerici Gençlik Derneği’nde adım atmıştı siyasete, sonrasında TKP ile yoluna devam etmişti… PKK ile tek bir ilişkisi olmuş, onun sonucunda iki kez kurşunlanmıştı. Hâlâ PKK’dan yadigâr bir kurşun dizinde duruyor!

Arabulucuğuyla ilgili geçmişe yönelik sorularıma yanıt vermek istemedi. Bir giz perdesi yaratmak için değil, şu anda yazdığı ve şubat ayında çıkacak kitapta hepsini bir arada okuyalım diye! Yanıt alamadığım soruları söyleyeyim… “Öcalan’la ilk ne zaman tanıştınız?” diye sordum, “Onu kitaba saklıyorum” dedi. “Peki en son ne zaman görüştünüz?” diye sordum bu kez, “Yok onu sormayın” oldu cevabı… Bu soruyu cevapsız bırakmasının sebebi kitap değildi. “Eğer buna cevap verirsem, barışla ilgili tüm konuştuklarımız ölür, Televole’de olduğu gibi sadece bu konuşulur. Asıl fotoğraf ölür! Bunu kitapta bile açıklamayacağım, bu bizim için mahrem bilgidir” diye açıkladı gerekçesini…

Üç ay eve kapanıp Lenin ve Stalin’in kitaplarını ezberledim ama yetmedi…

Uzun uzun konuştuk… Sakine Cansız ile nasıl tanıştığından tutun da, üç ayda Stalin ve Lenin’in kitaplarını nasıl ezberlediğine ve tüm bu çalışmasına rağmen siyasi bir tartışmada yenilmesine kadar… Yenildiği ismi de verelim size ki bağlantısının gücünü anlayın. Tartıştığı kişi PKK’nın ideoloğu ve kurucularından Mazlum Doğan… Bir de hatırlatma yapalım, Doğan 1982’de bir Nevruz günü cezaevinde kendisini yaktı. İşkenceleri protoste etmek için…

Gelelim buluşma sebebimize, yani bu üçlü infazın ardında yatanlara… Pek tereddüt etmeden bir adres gösterdi Işık, Fransa ve Suriye! Başbakan Erdoğan da biraz daha diplomatik olarak böyle bir şey ima etti. Paris’ten ilk gelen haberler de böylesi bir komployu haklı çıkarır nitelikte. Zira nasıl olur da 24 saat Fransız polisi tarafından gözetim altında tutulan bir binada üç kişi birden öldürülür? Fransa Devlet Başkanı Hollande’ın infaz edilen üç kadından biri olan Fidan Doğan ile görüşecek ne meselesi olabilir? Bunlar gibi daha pek çok soru çıkacak karşımıza, ama İlhami Işık neredeyse emin, “Bir PKK’lıya bile tetikçilik yaptırılmış olabilir, ama tetiği çeken bence Paris-Şam ittifakı” diyor. Ama sonuçta şimdilik hepsi komplo teorisi!

Sakine Cansız’la Behçet Cantürk’ün bürosunda tanıştım

- Sakine Cansız’ı tanıyorum dediniz. İlk ne zaman tanıştınız?

1991’deki İnfaz Yasası çıktıktan sonra. Yüz yüze ilk o zaman karşılaştım… Birkaç sefer karşılaşmıştık Diyarbakır’da ama hiç konuşmamıştık…

- Çok cesaretli olduğu, Diyarbakır Cezaevi’nde kendisine işkence yapan komutanın yüzüne tükürdüğü, Öcalan’a da başkaldırdığı söyleniyor…

Yiğit bir kadındı. Çok ağır işkenceler gördü… Biliyorum, çünkü ağabeyim de benden sonra, Sakine Cansız döneminde 4 sene kaldı Diyarbakır Cezaevi’nde. O da anlattı, Sakine’nin çok ağır işkenceler gördüğünü, ki ağabeyim de çok ağır işkenceler gördü, ama kadınlara daha çok zulmettiler… Ayrıca onların kitaplarını da ben bastım zamanında… Oradan da biliyorum Sakine’yi ve çektiklerini…

- Nasıl? Hangi kitapları?

Daha doğrusu, o zaman bir yayınevine bakıyordum İstanbul’da. Sakine Cansız ve Selim Çürükkaya’nın Diyarbakır Cezaevi’ni anlatan kitaplarını bastım.

- Size mi getirdiler kitaplarını?

PKK’nin yayınlarını basan bir yayınevi vardı. Birkaç ay ben baktım. O zamana denk geliyor bu…

- Nasıl biriydi? İncecik bir kadın bizim fotoğraflarından gördüğümüz… İlk karşılaşmanızda ne düşündünüz?

Faili meçhul cinayete giden ünlü bir Kürt işadamının bürosunda karşılaştık ilk biz, 1991’den sonra.

- Kimin?

İlk öldürülen Kürt işadamının…

- Behçet Cantürk’ün mü?

Evet… Onun bürosunda… Sakine Cansız arkadaşlarıyla birlikte orada kalıyordu… Severdim onu… Kendinden emin, cana yakın bir insandı… Ama sonuç olarak PKK’lıydı. Sonra birkaç sefer burada, Bahçelievler’de karşılaştık… Çamlıkahve’de akrabaları vardı. Bizim de bir işyerimiz vardı orada… 4-5 sefer karşılaştık. O zamanlar başka bir rüzgâr esiyordu. Sovyetler Birliği dağılmıştı. Bir yumuşama vardı. Şiddete bulaşmışları bile o zamanki SHP- DYP iktidarı kısmi bir afla serbest bırakmıştı. Gelecekten konuşmuştuk, umutluydu…

- Sonuç itibariyle PKK’lı dediniz… O da bizzat kanlı eylemlere katılmış mıydı?

Hayır. Sakine o tür şeylere girmedi. Zaten cezaevindeydi… O 1980 öncesi, darbeden evvel yakalandı. 11 seneye yakın hapis yattı. Ondan sonra da yurt dışına gitti. Bazen Kandil’de çekilmiş fotoğrafları çıkıyordu ama toplantılar, kongreler, konferanslar olduğunda gelip katılıyor, sonra yine gidiyordu. Dağda da kalmadı öyle uzun zaman… Benim tanık olduğum dönemde barışcıl yöntemler konusunda çok istekliydi. 1991’deki PKK içindeki ayrışmada bile barışçıl mücadeleyi savunuyordu.

- Öcalan’a yakınlık derecesi nedir? Çok yakın olduğu söyleniyor…

PKK’nın kurucularındandır. Yakınlığı daha ne kadar olsun?

- Nişanlısı Mehmet Şener de infaz edilmiş…

Mehmet Şener, benim çocukluk arkadaşım. Diyarbakır’da hapiste de birlikte yattık. Aynı koğuşta… Ama bu Sakine’yle nişanlılık konusunu ben de basından öğrendim. Nişanlısı oldu mu bilmiyorum. Bunu ilk defa duyuyorum. Bana göre bunun doğruluk payı sıfır.

- Neden?

Hayatın bir alanında karşılaşmadılar… Diyarbakır Cezaevi’nde insan ilişkisi zaten yoktu. Ondan sonra ayrı cezaevlerinde kaldılar. Çıktıktan sonra da yolları ayrıldı. Zaten 1 sene sonra Mehmet Şener öldü, öldürüldü PKK tarafından. Yani zamansal olarak da mümkün değil bu…

PKK ilk beni vurdu

- Paris’teki cinayetler derin devlet işi mi, yoksa iç infaz mı? Sizce hangisi?

Bu ikisi siyahlar ve beyazlar… Ama arada griler var. Çok ünlü bir roman var ya, ‘Grinin 50 Tonu’ diye, işte burada 50’den de fazlası var. Sadece gladyo veya PKK’nin iç infazı olarak adlandırdığımız zaman bu cinayetleri yanılma payımızın çok yüksek olduğuna inanıyorum ben. Çünkü bu insanlar sıradan insanlar değil. Biri PKK’nin 20 kurucusundan biri. Ve onların arasındaki iki kadından biri.
- Diğer kadın kimdi?

Kesire Yıldırım.

- Yani Öcalan’ın eski karısı…

Evet. Dolayısıyla Sakine Cansız önemli bir şahsiyet. Artı Türkiye’de büyük umutlarla deklare edilmiş, Kürt meselesinin çözümüne yönelik bir duruşla da karşı karşıya olduğumuzu düşündüğümüz zaman, Kürt meselesinin çözümünün ve PKK’nin silahtan arındırılmasının hem Türkiye’deki iç dengelerde hem de bölge dengelerinde inanılmaz değişikliklere yol açacağı muhakkak. Her cinayette olağan şüpheliler olur. Adli bir suç bile olsa… Şöyle bir baktığımız zaman PKK’nin tarihine, kimi yorumculara göre binlere varan örgüt içi infaz var. Bu örgüt içi infazlarda PKK’nin çok önemli üst düzey yöneticileri de var, sıradan PKK militanları da… Bu cinayetleri işleyenler bunu hesaba katmışlardır. Dolayısıyla iç infazlarla ünlü bir örgütün tarihi bu kadar açıkken ilk olağan şüpheli PKK’nin kendisidir. Çünkü bu konuda uzmandır, ustadır.

- Sadece iç infazlarda değil, diğer solcuların infazları konusunda da…

Evet, doğrudur. Ben de PKK tarafından iki kez vuruldum. Hâlâ bir kurşunu da vücudumda taşıyorum. Dolayısıyla bunu benim söylememin bir anlamı var…

- Zaten isminiz de böyle deşifre olmuştu değil mi? “PKK’nın Batman’da vurduğu İGD’li Kürt” diye tanıtıldığınızda…

İlk benim vurulan PKK tarafından… Beni vuran da PKK’nin efsaneleştirdiği komutanlarından Mahsun Korkmaz. Onun da ilk silahlı eylemidir bu… Ama asıl konumuza dönecek olursak, ikinci olağan şüpheli Türk gladyosu deniliyor.

- Peki Türk gladyosunun böyle bir geçmişi var mıdır?

Evet, bunu yakın zamanlarda 1993-1996 yılları arasındaki inanılmaz vahşi süreçte hep beraber yaşadık. Bana göre de bir sürü cinayetin organizatörü Türk gladyosudur.

- Mesela?

En başta Musa Anter, Kürt işadamları, Eşref Bitlis, Uğur Mumcu… Bir hayli kabarıktır dosya… Üçüncü olağan şüpheliye gelince, çok ciddi bir Suriye problemi yaşanıyor bölgemizde. 1.5 yıl içinde 50 bin insan öldürüldü. Milyonlarca insan evsiz barksız kaldı. 600 bin insan göç etti. Burada Esad’ın iktidarda kalmasını uzatan problemlerden biri de Kürtlerin muhaliflerle şimdiye kadar olmayan ilişkisi. Bu barış süreci doğal olarak Kürtler ve Esad arasında bir kopuşa neden olabilecek bir durumu yaratacağından, Suriye’nin bundan ciddi anlamda rahatsızlık duyacağı açık. Dördüncü olağan şüpheli İran… Çünkü İran için Suriye çok önemli bir pozisyondur. Şii koridoru açısından… Sıranın Suriye’den sonra kendisine gelebileceği endişesinden ötürü çok önemlidir. Kürt meselesi çözülürse İran’ın ciddi anlamda mevzi kaybedeceği açıktır. Beşinci olağan şüpheli; İsrail… Kürt meselesini sonuçlandıracak bir Türk istihbaratının bölgede güçlenmesinden İsrail’in rahatsızlılık duymaması mümkün mü? Ki, daha Hakan Fidan MİT’in başına gelmeden, kendisine karşı büyük bir kampanya başlatan ülke de İsrail. Irak yönetiminin de çok ciddi anlamda Kürtlerle gerginliği var. Avrupa Birliği ülkelerinden birinin olmaması için de bir neden yok. Zira Kürt meselesinin çözümü Türkiye’ye hem ekonomik hem siyasal inanılmaz bir ivme kazandıracağından Türkiye’nin bu güçlü pozisyonundan rahatsızlık duymamaları saflık olur. Mesela Almanya’nın… Artı Türkiye’nin Suriye ile 900 kilometrelik, Irak’ı da katarsanız toplam 1400 kilometrelik sınır boyunda insan öldürme üniversiteleri oluştu. Günde 200-300 Suriye’de, bir o kadar da Irak’ta insan ölüyor ve çok uzun zamandır devam ediyor bu. Böylesine bir sınır boyunun düzlüğe çıkması hem silah tüccarlarını rahatsız eder hem de enerji koridorlarının güvenliğinin Türkiye’nin pozitif duruşuna yönelik olarak gelişmesi pek çok ülkede ciddi rahatsızlık yaratır. O kadar çok olağan şüpheli var ki… Eğer Türkiye’de barış süreci başarıyla sonuçlanırsa, bu saydığımız yapıların hareket kabiliyeti bir o kadar azalacaktır. Böyle bakmak lazım bu üç infaza. Yani bize tekrar bir dejavu yaşatmak istediler. Ama bu dejavuyu yaşamayacağız. Nitekim PKK’den gelen sinyaller, devletin bu konudaki tanımlamaları bir dejavu daha yaşamayacağımızı gösteriyor.

Mesaj Kürt diasporasına çünkü en şahin onlar

- Peki bu griler arasında en güçlü olasılık nedir sizce? Tetiği kim çekmiştir?

Bu sürecin barışla sonuçlanmasından bugün itibariyle en çok zarar görecek bölgedeki kompozisyon hangisidir? Suriye. Çünkü kompozisyonu değişecek. Ben bu infazların Suriye kaynaklı bir rahatsızlığın alelacele dışavurumu olduğunu düşünüyorum.

- Peki infazı yapan kimler? PKK içindeki Suriye kanadı mı?

Hayır. Cinayet nerede işleniyor? Fransa’da… Fransa ile Suriye arasında ne gibi bir bağ var? Baktığınız zaman her türlü bağ var. Fransızların elindeydi Suriye ve gitti. Suriye devletinin bütün iç mekanizmalarını Fransızlar oluşturdu. Suriye’yi şekillendiren, organize eden devlet Fransa. Devlet işleyişini, istihbarat ilişkilerini iyi biliyorlar… Ben geçmişten gelen deneyimi iyi aktarabilen birilerinin bu infazı yaptığını düşünüyorum.

- Ama Sakine Cansız ve diğer iki kadının, infazı yapanları tanıdığı, kapının zorlanmadan açılmasının da bunu gösterdiği söyleniyor… Bu nasıl olabilir?

Bu kriminal bir durum tabii… İstihbarat örgütleri açısından kapı açmak, şifreleri kırmak çocuk oyuncağı… Onlar için kapı ile kapısızlık arasında hiçbir fark yoktur… Bu anlamda bunlar ayrıntıdır.
- Bir bağırış çağırış da duyulmamış…

Çok profesyoneller işledikleri cinayetlerde bağırış çağırışa müsaade etmezler. Saniyelik iştir bu onlar için…

- Dolayısıyla siz tetiği Fransa ve Suriye çekmiştir diyorsunuz. Bu sonuca bir duyum sonucu mu ulaştınız, yoksa analizle mi?

Zamanlamayı, yeri ve hedefi iyi takip ettiğim için böyle diyorum. Sakine Cansız’a bakıldığı zaman, evet, PKK içindeki dengelerin koruyucusudur… Ama süreci olumsuz ya da olumlu anlamda etkileyecek, mekanizmanın içinde şu anda karar verici durumda olan bir aktör de değil. Öyle bakıldığı zaman hedef olarak PKK kaynaklı bir hedef ve kadın düşünülmüş. Çünkü her ölüm kötüdür ama çocuk ve kadın olunca etkisi başka olur. İnsan üzerinde yarattığı duygunun yoğunlaşması ve mobilize hale gelmesi açısından… Sonra diaspora seçilmiş. Çünkü barış görüşmelerinde, bu tür müzakerelerde en katı tutumu takınanlar diasporadakiler olur. Diaspora görüşmeleri hep taviz olarak algılar. En şahin odur… Sadece bize özgü bir şey değil bu, dünyadaki bütün diasporalar öyledir, çok daha serttir… Bu sebeple diasporayı mobilize hale getirmek için de Avrupa seçilmiştir. Ortadoğu’da yapılmamasının nedeni bu. Oysa Ortadoğu’da bu tür infazlar çok daha rahat yapılırken, üstelik PKK’nin, karar vericilik anlamında, Sakine Cansız’dan daha önemli, daha güçlü şahsiyetleri, yani hedefleri varken, bu infazları Avrupa’da yapmayı düşünmüşlerdir. Avrupa en güvenlikli yer. Demek ki PKK’ye şu denilmek isteniyor; “Silahsızlanırsanız sizin bir değeriniz yoktur. Bu süre sizi silahsızlandırmayla sonuçlandırılacak. Bu sonuç sizin artık bir anlam ifade etmenizi bütünüyle ortadan kaldıracak.” İşte bunu en berbat şekilde, ölümle gösterdiler. Dediler ki, “Eğer barış yaparsanız bir değeriniz kalmaz. Elinizde silah olduğu için bir değersiniz siz.” Benim algıladığım, benim okuduğum mesaj bu.

- Ve diyorsunuz ki ne derin devlet işidir bu ne de PKK’nın kendi iç hesaplaşması?

Değildir… Bu cinayetle ilgili bir PKK’linin yakalanması, tetiği bir PKK’linin çekmesi bile bu olayı benim açımdan bir iç infaza götürmez. Çünkü şunu iyi biliyorum; uluslararası istihbarat örgütlerinin sızmadığı yapı yoktur. Hele bu kadar bölgesel rol oynayan, İran’da, Suriye’de, Irak’ta, Türkiye’de, Avrupa’da örgütlenen ve önemli bir güce sahip olan, ülkelerin dış politikalarını bile etkileyebilecek PKK’ye sızmadığını düşünmek saflıktır. Böyle bakıldığında tetiği çeken PKK’nin içinden biri olarak bile lanse edilse bu benim düşüncemi değiştirmez…

14.01.2013

New York Times: PKK’da İran şüphesi

Fransa’nın başkenti Paris’te Kürdistan Enformasyon Bürosu’nda öldürülen PKK’nın kurucularından Sakine Cansız’ın kardeşi Metin Cansız, cinayetlerin amacının çözüm sürecini baltalamak olduğunu söyledi.

Metin Cansız, New York Times gazetesine yaptığı açıklamada, “Aile olarak kardeşimin profesyonel bir suikasta kurban gittiğini düşünüyoruz. Amaç Türkiye ile PKK arasında başlayan görüşmeleri baltalamaktı. Kardeşim barış sürecini destekledi ve bunu hayatıyla ödedi. Bunu yapanlar aslında süreci öldürmek istedi” dedi.

“Yeni yılı birlikte geçirdik” 

Yeni yılı Rotterdam’da ablasıyla birlikte kutladıklarını anlatan Metin Cansız, “Bir tehditten söz etmedi. Korktuğu bir şey yoktu” diye konuştu.

New York Times gazetesi, örgüt içinde, suikastların arkasında, Suriye konusu nedeniyle Türkiye ile ters düşen İran’ın olabileceği yönünde söylentiler dolaştığını yazdı.

Kaynak: Taraf Gazetesi – 14.01.2013

Suriye-Irak bağlantısı

(ÖMER TAŞPINAR/Sabah Gazetesi)          Batı basınında Suriye konusun, da yapılan analizlerde bu ülke” de yaşanmakta olan iç savaşın Lübnan, Ürdün, Türkiye ve hatta İsrail üzerinde yarattığı etki sık sık ele alınıyor. Ama işin ilginç tarafı bu hengâme içinde Suriye nedeniyle bir kez daha dağılma ve kitlesel iç savaş eşiğine gelen en kritik ülke unutuluyor. Bahsettiğim ülke tabii ki Irak.

Bölgeyi iyi tanıyan uzmanlar Suriye’de yaşananlardan en çok Irak nedeniyle endişe ediyorlar. Sanıyorum geçenlerde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da bu konudaki yoğun endişelerini dile getirdi. Suriye’deki iç savaş gittikçe daha da derinleşen bir mezhep çatışması şeklini alıyor, işin içine bir de kuzeydeki Kürt azınlık nedeniyle “etnik” boyut eklenince durum daha da vahim hale geliyor. Bir yandan mezhepsel diğer yandan etnik nedenlerle Suriye bir parçalanma süreci yaşıyor ve bu süreçten en negatif etkilenen ülke ne Türkiye, ne Ürdün, ne de İsrail. Hatta Lübnan bile değil. Asıl deprem zaten son derece hassas Şii ve Sünni dengeler üzerinde yalpalayan Irak’ta yaşanıyor. Hatırlarsanız, Irak’ta 2004-2007 arasında yaşanan Şii Sünni çatışması bugün Suriye’de yaşanandan çok daha kanlı bir iç savaştı. On binler değil yüz binler öldü bu 3 yıl içinde. Ama aslında bu savaş hiç durmadı. Evet, savaşı genel anlamda Şii çoğunluk kazandı. Fakat Bağdat Şii hâkimiyetine girmesine rağmen Irak’ta düşük yoğunluklu mezhep savaşı bugüne kadar devam etti. Şimdi ülke tekrar kitlesel iç savaş riski yaşanıyor. Her hafta neredeyse yüze yakın insan ölüyor Irak’ta.

Bu Suriye-Irak bağlantısı Washington’da gözden kaçmıyor. Amerika’da yapılan analizlere göre, Suriye’ye de şu anda sahada en etkili olan radikal Sünni oluşumların asıl amacı Şam’dan sonra Bağdat’ı ele geçirmek. El Kaide’ye yakın en radikal unsurlar ve daha ılımlı Selefi kesimlerin gözünde Bağdat’ın Şii egemenliğinde oluşunu hazmetmek mümkün değil. Irak’ın Şii Başbakanı Maliki bu durumun farkında. Washington, Ankara’dan farklı olarak, Maliki’nin aslında İran’a yakayı kaptırmak istemediğine fakat büyüyen Sünni tehdit nedeniyle İran’ın kucağına gittiğine inanıyor. Oysa Türkiye Maliki ile İran arasında fark görmüyor. Sonuç olarak Washington büyüyen Sünni tehdit nedeniyle Maliki’nin İran’a yaklaşmak zorunda kaldığını düşünüyor.

Bildiğiniz gibi Ortadoğu’daki bu mezhepsel ayrımın asıl körükleyicisi İran ve Suudi Arabistan arasındaki jeostratejik güç mücadelesi. Her ne kadar Suriye bugün bu mücadelenin yaşandığı en kritik ülke olarak görülse de Ortadoğu’daki Sünni-Şii çatışmasının ve İran Suudi Arabistan mücadelesinin merkez üssü Irak’tır. Bu nedenle Suriye’de Beşar Esad sonrası kurulacak Sünni egemenliği gerek Bağdat gerek Tahran için neredeyse bir ölüm kalım meselesi. Özellikle Iran için Suriye’yi kaybetmek demek, sırada Irak olduğunun hatırlatıcısı. Suriye konusunda Rusya’nın anahtar ülke konumunda olduğunu düşünenlerin bu İran ve Irak boyutu konusunda biraz kafa yormalarından sonsuz yarar var.

14.01.2013

İran’dan Türkiye’ye çirkin suçlama

İran medyası, Türkiye’ye yönelik tartışma yaratan iddialarını sürdürüyor. Fars Haber Ajansı (FNA) “Türkiye, ABD’nin ve İsrail’in, İran’ın Kürtlerini Tahran hükümetine karşı provoke etme planını uygulamaya koydu” iddiasında bulundu.

Fars Haber Ajansı, “Kaynaklar, Pazar günü Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD ve İsrail’in, PKK’nın yoluyla İran’ın Kürt nüfusunu Tahran’daki hükümete karşı provoke etmeyi öngören planını uygulamaya başladığını açıkladılar” savlarına yer verdi.

Türk istihbaratının İmralı’da Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmelere dikkat çekilen haberde şöyle devam edildi: “Bir PKK kaynağı, FNA’ya, (Batı’nın İslam Cumhuriyetine yaptırımlarının oldukça yavaş ve sonuçsuz niteliğinden bıkan Amerikalılar ve İsrailliler, Türk Başbakanı’na, Batı İran’daki Kürt nüfusunu Tahran hükümetine karşı provoke etmesi ve harekete geçirmesi için baskı yapıyorlar) dedi.”

Kaynak: Güneş Gazetesi – 14.01.2013

Her an her yerde bomba patlayabilir

Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, Fransa’da PKK’lı 3 kadının öldürülmesinden sonra provokasyon ihtimalinin daha da arttığını belirterek, ‘Her an herhangi bir yerde bomba patlatılabilir’ uyarısında bulundu.

Ensarioğlu siyasi cinayet ihtimaline de dikkat çekerek, ‘Bu süreci baltalamak için her şeyi yapacaklar. Herkesin dikkatli olması lazım. İmralı süreci gibi süreçler normalde yavaş yürüyen süreçlerdir ama bu tür sabotajlara izin vermemek için bu süreci hızlı yürütmek lazım’ diye konuştu.

Paris’teki olayla ilgili Akşam’a değerlendirmelerde bulunan Ensarioğlu, örgüt içi hesaplaşmaların gizli kalmadığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: ‘Eğer örgüt içi bir infazsa birkaç gün içinde ortaya çıkar. Çünkü örgüt içi hesaplaşmalar gizli kalmıyor. Eğer ortaya çıkmazsa akla gizli servisler geliyor.

İran ya da Rusya

Türkiye’nin son dönemde Ortadoğu’da üstlendiği rol rahatsızlık yarattı. Bu uluslararası bazı güçlerin hesabına gelmiyor. Artık Suriye’nin bu tür eylemler yapması mümkün görünmüyor. Şüpheler, daha önce de buna benzer eylemler yaptığı ve PKK ile anlaştığı söylenen İran ve Rusya üzerinde yoğunlaşıyor, ama henüz erken.’ dedi.

Kaynak: Akşam Gazetesi – 14.01.2013

Derin suikastta İran şüphesi

Paris suikastı soruşturmasında sok üstüne sok Fransızlar cinayetlerde İran istihbaratının parmağı olduğundan şüpheleniyor. Tetikçi sayısı 2. Türkiye’nin işbirliği hamlesi sonuçsuz kaldı. Polisin ortak çalışma teklifi reddedildi.

Benzer vakalar 

Paris’teki Kürt Enformasyon Bürosu’nda öldürülen kadın PKK’lılara yönelik soruşturma sürüyor. Fransız istihbaratı, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’i, daha önce Paris’te benzer suikastlar düzenleyen İranlı ajanların öldürdüğü kanısında. . .

Almanya sorusu 

Olayı aydınlatmak için özel bir terör timi kuran Fransızlar, cinayetleri iki kişinin işlediğini düşünüyor. Tim, Fransa cezaevlerindeki PKK’lılarla da görüştü. Raporda, “Sakine Cansız, Fransız istihbaratının yanı sıra Alman ajanlarla yakın ilişkide” bilgisi de var.

İşbirliği önerisi kabul edilmedi

Ankara ile Paris arasında istihbarat krizi yaşanıyor. 3 PKK’lı hakkında dosya hazırlayan Türk polisi beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. İşbirliği önerisini reddeden Fransızlar dosyaları kabul etmedi. İstihbarat paylaşımı sonlandırıldı.

Derin suikastta İran Şüphesi

Paris cinayetlerinde şok… Türkiye’nin işbirliği önerisini reddeden Fransız polisine göre, suikastta üçüncü bir ülke istihbaratının izi var. Şüpheli İran.

Fransız polisi, 3 PKK’lı kadının infazını aydınlatmak için çalışmalarını sürdürüyor. Bu çerçevede kurulan özel Anti Terör birimi, Fransa’daki cezaevlerinde bulunan PKK’lılarla görüşmeye başladı. PKK’lıların, ifadelerinde Türkiye’yi suçladığı öne sürüldü. Ancak polisin, PKK’lıların Türkiye ile ilgili iddialarını dikkate almadığı öğrenildi.

Kamera çalışmıyor 

Fransız yasalarına göre o sokakta güvenlik kamerası yoktu. Apartmanı izleyen kameralar da çalışmıyordu. Polisin çalışma sına göre, suikastları iki kişi gerçekleştirdi. Kapılarda şifre olmadığı, içeri dağıtılan kartlarla girildiği öğrenildi.

Üçüncü ülke 

Fransız istihbaratının değerlendirmesine göre olayda üçüncü bir ülkenin istihbarat örgütünün parmağı var. İddiaya göre, o ülke Paris’te daha önce suikastlar düzenleyen İran.

Türk polisinin kayıtlarına göre Fransa’da tam 144 kişi Sakine Cansız gibi Interpol tarafından kırmızı bültenle aranıyor. Adresleri biliniyor. Ancak Fransa iade için hiçbir girişimde bulunmuyor.

Türkiye’nin teklifine Fransa’dan ret

Derin suikaste yakın takip… 3 PKK’lı Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in öldürülmesiyle gelişmeleri MİT ve Emniyet İstihbarat birimleri yakından izliyor. Bu kapsamda çalışma başlatan Türk polisi, 3 PKK’lı kadınla ilgili bilgileri içeren üç ayrı dosya hazırladı. Ardından da dosyalan Fransız meslektaşlarına iletti. Ancak polis, hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Fransız yetkililer, Türk istihbaratının işbirliği teklifini reddetti, iki ülke arasındaki istihbarat paylaşımı sonlandırıldı. Polis, Fransa’daki gelişmeleri şimdi uzaktan izlemek zorunda kalacak.

İstihbarat birimlerinin değerlendirmesine göre, Sakine Cansız hem Fransız hem de Alman istihbaratı ile yakın ilişkideydi. Yine Fidan Doğan ve Leyla Söylemez de yakından tanınıyor. Her ikisi de daha önce Fransız polisi tarafından 4′er kez gözaltına alınmış, sorgularının ardından serbest bırakılmışlar.

Cenazeler Türkiye’ye geliyor 

Paris’te 3 PKK’lı kadının infazının ardından yüzlerce kişi dün protesto gösterisi düzenledi. Gösteriye Almanya, Belçika ve İsviçre gibi çevre ülkelerden yüzlerce kişi katıldı. Ölen 3 PKK üyesinin cenazeleriyle ilgili belirsizlik de sona erdi. Cenazelerin, işlemleri bittikten sonra Türkiye’ye getirileceği açıklandı. Bu arada, 3 kadının öldürüldüğü ‘Kürdistan Enformasyon Bürosu’ önünde şüpheli araç alarmı verildi. Rue La Payette üzerinde Fransız plakalı bir araçtan şüphelenen güvenlik güçleri aracı incelemeye aldı. Bölgeyi trafiğe kapatan Fransız polisi, yaptığı incelemenin ardından araçta bomba bulamadı.

Cansızın kardeşi NYT’ye konuştu: Barış sürecini destekliyordu 

Paris’te infaz edilen üç PKK’lıdan Sakine Cansız’ın kardeşi Metin Cansız, New York Times’a (NYT) konuştu. Sakine Cansız’ın profesyonel bir suikast sonucu öldürüldüğünü düşünen Metin Cansız, saldırının zamanlamasına dikkat çekti. Metin Cansız, “Kardeşim barış sürecini destekliyordu ve bunu canıyla ödedi. Bunu yapanlar, asıl barış sürecini öldürmek istedi” dedi. Yılbaşını kardeşiyle birlikte Rotterdam’da geçirdiğini anlatan Metin Cansız, Sakine Cansız’ın güvenliğiyle ilgili bir endişesinin olmadığını söyledi.

Kapıdaki şifre devre dışı 

Fransız Le Monde gazetesi, katilin kapıda şifre bulunan binaya zorlanmadan girdiğini yazdı. Soruşturmayı yürüten kaynaklara dayandırılan haberde, şifrenin gün içinde devre dışı bırakılmış olabileceği ifade edildi. Türk gizli istihbaratın olaydaki rolüyle ilgili tartışmalara da değinen gazete, MİT’te son dönemde gerçekleşen reformlardan ve Susurluk skandalından sonra böyle bir ihtimalin çok zayıf olduğunu vurguladı.

Türkiye’de başlayan İmralı sürecinin, üçüncü bir ülke tarafından sabote edilme ihtimalinin konuşulan konular arasında olduğunu belirten Le Monde, bu konjonktürde Iran ve Suriye’nin öne çıktığını kaydetti.

Rastlantı ihtimali düşük 

Le Fıgaro gazetesi de öldürülen kadınların irtibatta olduğu kişilerle görüşmek üzere Belçika ve Almanya’ya seyahat hazırlığında olduklarını belirtti. Gazete, polis kaynaklarına dayandırdığı haberinde, olayın Türkiye’de başlayan barış görüşmelerine denk gelmesinin rastlantı olabilme ihtimalinin çok düşük olduğunun altını çizdi.

Kaynak: Akşam Gazetesi – 13.01.2013

Kim yaptı?

(MUSTAFA ÖZCAN / Yeni Akit Gazetesi)          Time dergisi failleri buldu. Paris’teki eylemi ya PKK düşmanları yaptı ya da bir iç çatlak ve fraksiyon kavgası buna neden oldu.

Elbette iç çatlağın da dış boyutlarına ve hamilerine işaret edenler çok. İç çatlak meselesinde Hüseyin Çelik gibiler bir iç hesaplaşmadan bahsetmişlerdi. İç hesaplaşma, dahili fraksiyonun arkasındaki dış güçleri de kapsar. Dolayısıyla iç hesaplaşmanın dış boyutları olmalıdır. Herkes bunun sürece bir sabotaj olduğunda hemfikir. Bunun dışında düşünen yok gibi. Lakin mesele sabotajı yapabilecek çevreleri belirlemeye geldiğinde işler yeniden çatallaşıyor.

Genellikle PKK’yı temsil eden veya o çevrelerle bağlantılı olan kesimlerin geneli-istisnalar kaideyi bozmaz- Türk derin devletine işaret ediyorlar. Bir çırpıda dillerden ve satırlardan Ergenekon ve Bozkurtlar ifadesi dökülüyor. Öncelikli olarak hassas süreçlerde provokatif eylemlerin olabileceği herkesin teslim ettiği bir gerçek. ETA’nın silah bırakma sürecinde esrarengiz olaylar yaşandı. Güney Afrika’daki süreçte Mandela’nın manevi oğlu öldürüldü. PKK ve yakın çevreleri de bu süreçte Türkiye’nin derin devletini suçluyorlar. Derin devlet muhtemel failler arasında olsa da, teknik olarak zayıf bir ihtimal. Zira bütün bulgular ve belirtiler bizi PKK’nın yakın çevresine götürüyor.  Paris Kürt Enstitüsü Merkezi Başkanı Kendel Nezen bu saldırının bir suikast olduğuna inandığını söylüyor ama suçu Bozkurtlar gibi derin güçlere atıyor. Suikastın PKK içinde bir anlaşmazlık sonucu olabileceği ihtimalini ise reddediyor. Belki PKK’yı kıyamadığı için gönlü böyle istiyor.
*
Kendel Nezen, France 24’te yaptığı değerlendirmede önümüze Cezayir’den bir örnekle çıkıyor. De Gaulle, 1962’de Cezayir’den ayrılmak isteyince, Fransız ordusu içinde derin bir yapılanma burasını Fransa’nın parçası ve anavatan kabul ettiğinden plana muhalefet ediyor. De Gaulle’ü durdurmak için suikast hazırlıyor. OAS isimli paramiliter grup Cezayir’i terk etmek istemiyor ve bunu isteyen de Gaulle’ü de suikastla bertaraf etmek istiyor. Bu süreçte Kendel Nezel, OAS ile Bozkurtlar veya Ergenekon yapısı arasında simetri ve paralellik kuruyor.  Genellikle yabancı gazete ve sitelerde yayınlanan suikast haberine yorum yapan Kürt okurları bu işi yapanın çağdaş Moğol Türk veya Cengiz Han devletinin olduğunu savunuyorlar.   Galiba kendilerine veya çevrelerine bakmayı biraz ihmal ediyorlar. Kısaca PKK yanlısı bazı Kürtler meseleye yine hissi zeminde bakıyor ve bu nedenle değerlendirmeleri de hissi düzeyde kalıyor. Bu suikast elbette bir sabotaj. Kim yaptı sorusunun da Time dergisinin yazdığı gibi kategorik olarak sadece iki cevabı var. Ya PKK karşıtları ya da dış bağlantılı bir iç çatlağın marifeti. Bununla birlikte eylem, Çakal Carlos tarzı profesyonelce ve soğukkanlı işlenmiş bir cinayeti de akla getiriyor. Dolayısıyla örgüt boyutuyla birlikte istihbarat boyutunu da göz ardı etmemek gerekir.
*
Suikastla sabotaj yapanlar elbette Türk ve Kürt tarafının kaynaşmasını istemeyen taraflardır. Peki! Muhtemel bir kaynaşma kime ne yarar veya zarar verecektir? Kürt meselesi Türkiye dış politikasının önünde bir pranga. Türkiye, dış politika aktörü olarak sivrilen ve göz dolduran bir ülke haline geliyor. Daniel Pipes’ın istemeyerek ifade ettiği gibi ABD’nin bölgedeki boşluğunu doldurmaya en yakın aday veya namzet ülke. Suriye olayları sırasında bu mesele bir kez daha somutlaştı. PKK, Türkiye’nın zıplamasına engel bir pranga. Bu prangaya rağmen Türkiye son dönemlerde önemli dış ataklar geliştirdi. Bu mesele Türkiye’nin dış politikada önünü kesiyor ve elini kolunu bağlıyor. Suriye meselesinde Türkiye’yi durdurmanın veya hareketini sınırlandırmanın aracı haline geldi veya getirildi. PKK’yı harekete geçiren faktör sadece Arap Baharının vaadettikleri mi yoksa Suriye’de ve Arap dünyasında Türkiye’nin önünü kesmek mi? Orhan Miroğlu gibiler kaç defa yazdılar. PKK ve çizgisi bölgede Suriye ve İran cephesiyle birlikte hareket ediyor. Adeta bu cephenin araç ve kozlarından birisi haline geldi. Bu çevrelerin elinde Türkiye’yi tutacak başka bir manivela ve araç da yok. İşte bu bağlamda suikast haberine ‘amedi’ mahlasıyla yorum yazan şahıs şunları söylüyor:  “Bu pislik saldırıdan istifade eden taraf veya çevreler İran, Beşşar Esat, Türk ulusalcıları ve daha az derecede Nuri Maliki olabilir. PKK içinde de bazıları bu çevrelerle işbirliği ve muvazaa halindeler. Hatırlanmalıdır ki, Viyana’da Abdurrahman Kasımlu, Berlin’de ise Sadık Şerefkendi’yi öldürenler İran ajanları olarak biliniyorlar.

 Tahran’dakiler kuzeyde Kürt  meselesinin halledilerek Türkiye’nin önünün açılmasını ve elinin kolunun serbest hale gelmesini ve hareket serbestisi kazanmasını istemeyeceklerdir. Bunu doğrudan yapamayacakları için bilvekale yapabilirler. Al sana suikast için hakiki bir neden. Hem de İran’ın iyice manevra alanının daraldığı bir sırada.  Türk-Kürt beraberliğini en son isteyecek çevreler bu işi yapmışlardır. Bu yüzden Türk ulusalcıları ile Beşşar ilaveten İran ve Maliki bu muhtemel zanlılar arasında yer alıyorlar (http://www.elaph.com/Web/news/2013/1/785659.html?entry=Turkey ). “
 Bu yorumun üzerine Suriye Koalisyonu Başkanı Muaz el Hatip’in sözlerini ilave ederek sözümüzü noktalayalım: Beşşar Esat Türkiye ile İran arasında savaş çıkartmak istedi. Türkiye’nin soğukkanlılığı sayesinde bu ihtimal savuşturulmuştur.  Türkiye’yi yeni savaşların içine çekemeyenler bakiye savaşlarla oyalamak istiyorlar. Türkiye’yi yıpratmanın en iyi ve külfetsiz yolu PKK ve saldırılarını diri tutmaktır.

13.01.2013