ŞİA DİNİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞİA DİNİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Şii Ayetullahtan travestili kutlama

Hz. Ömer, 645 yılında İranlı bir mecusi olan Ebu Lulu Firuz tarafından şehit edildi. Hz. Ömer’in ölümü, İran topraklarında Mecusiler ve Mazdeistler arasında “Ömer’e Lanet Bayramı” adı altında kutlanmaya başlandı. Bu bayramı yıllar içerisinde İranlı Şiiler sahiplendi.

Hz. Ömer yüzyıllardır şahadet yıldönümünde Şiiler tarafından lanetlenmektedir. Bu kutlamalarda bir araya gelen Şiiler ve Mecusiler, “Ömer fi’n nar” (Ömer Cehennemde) “Barekallah Ebu Lulu” (Mutluluklar/Bereketler sana ey Ebu Lulu) sloganları atmaktadır.

Aşağıdaki videoda, Ebu Lulu’nun mezarında kutlama yapan bir Şii Ayetullah’ını izleyeceksiniz. Şii Ayetullah, Hz. Ömer’e lanet edilen kutlamada travesti oynatıyor. Travestiyi alkışlayan Şiilerin ağzından “Mutluluklar sana Ebu Lulu” sesleri duyuluyor. Videonun sonlarına doğru, Şii Ayetullah’ın sigarasını bir kenara bıraktığı ve travestiyi yanına çağırarak kalçasını okşadığı görülüyor.


Şiilerin Ömer düşmanlığı

Şiilerin Hz. Ömer’e düşmanlığının altında yatan asıl sebep, İran’ın Hz. Ömer tarafından fethedilmiş olmasıdır. Hz. Ömer halifeliği döneminde İran içlerine birçok fetih gerçekleştirdi; İran hinterlandı (İran, Suriye, Ermenistan ve Bizans topraklarının önemli bir kısmı) Hz. Ömer zamanında Müslümanlaştırıldı. Kendilerini Sasani İmparatorluğu’nun varisi olarak gören Persler, topraklarının fethedilmesini ve eski dinlerinin yok edilmesini hiçbir zaman hazmedemedi.

 

Şiilerin Ebu Lulu sevgisi

Hz. Ömer düşmanlığı sebebiyle , Hz. Ömer’in katili Şiiler tarafından hep kutsanagelmiştir. O günden bu yana Şiiler, Ebu Lulu’nun hayatını ve meziyetlerini anlatan kitaplar yazdılar. Şii coğrafyasında Lulu ve Feyruz isimlerinin çok yaygın olduğu görülmektedir.
Şiiler tarafından, İran’ın Keyşan şehrinde Hz. Ömer’in katili Ebu Lulu Feyruz ismine fotoğrafta görülen görkemli türbe yapıldı. Yine Keyşan şehrinde Ebu Lulu’nun ismini taşıyan büyük bir bulvar bulunmaktadır. Ebu Lulu Feyruz adına İran’ın inşa ettiği büyük tapınak da bu bulvar üzerinde bulunmaktadır.
Ebu Lulu, Şiiler arasında “Milli kahraman” ve “Ruhani Önder” olarak görülmektedir.  Türbeyi akın akın ziyaret eden Şiiler, ahirette Hz. Ömer’in katiliyle beraber dirilmek için dualar etmekte; İranlı Mecusi Ebu Lulu’nun türbesine elleri yüzlerini sürmektedirler.


Şii Ayetullah Ebu Lulu türbesinde dua ederken:

2007 yılında İslam Dünyası türbenin yıktırılması için yoğun siyasi baskı yapmışsa da, İran her zaman yaptığı gibi oyalama yolunu seçerek türbeyi yıkmamıştır. Aksine çeşitli Şii ibadethanelerinde her yıl “Ömer’e Lanet Bayramı” düzenlenmektedir.

Şii Ayetullahların Ebu Lulu hakkında fetvaları

 

Şii alimlerden Ayetullah Ebu Ali El-Isfahani’nin Ebu Lulu’nun mezarını ziyaret konusunda önemli bir fetvası bulunmaktadır. Şii Ayetullah fetvasında, Keşan’da bulunan Ebu Lulu mezarının huzur dolu olduğunu, bu mezarın tüm Şiilerce ziyaret edilmesinin gerektiğini belirtmektedir.

Kum şehrinin en büyük Ayetullahlarından Ayetullah Horasani de verdiği vaazda “Ebu Lulu’nun yüceliğini kutsamanın bir Şii geleneği olduğunu, geçmişte yaşayan Şii alimlerinin ve imamlarının Ebu Lulu’yu övdüklerine dair bir çok delil bulunduğunu” belirtmiştir.

Bir diğer görüntü de 2010’a ait. Şiiler İran’daki  “Hüseyni” isimli Şii camisinde ve Londra’daki Majus Camisinde, Hz. Ömer’in vefatını “Ömer Cehennemde” yazılı  afişlerle kutlarken görülüyor. Yapılan Şii seremonilerinde Hz. Ömer’e ve Peygamberimizin eşi Hz. Ayşe’ye lanetler edildiği görülüyor.


6 Nisan 2012 Cuma

Şia, hem Radikalleri hem Alevileri kullanmak ister

Safevi Devleti döneminde, İran – Pers yayılmacılığını gerçekleştirmek amacıyla, Şiiliğin resmi din ve ideoloji olarak kabul edildiğini daha önce teferruatlı olarak izah etmiştik. İran günümüzde de, yayılmacılık ve istihbarat maksadıyla, bir yandan Ülkemizde ve Ortadoğu’da yaşayan radikal grupları kullanmaya çalışırken, diğer yandan Ehl-i Beyt sevgisini yaşatan Alevi vatandaşlarımızı hedefleri arasına almıştır. Şiilik ideolojisini oluşururken Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal eden İran, aynı suiistimali Alevi vatandaşlarımız üzerinde uygulamak istemektedir.

İslamın ana kaynaklarını temelde inkar ettiği halde sözde şeriatçı tavırlar sergileyerek radikal grupları etkilemeye çalışan İran’ın Şii mollaları, bir yandan da Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal ederek Alevi vatandaşlarımıza şirin gözükmeye çalışmaktadır. Yayılmacılık faaliyetleri için kendilerine özgürlük alanı açmak maksadıyla, dini özgürlükler kapsamında Sünni ve Alevi yurttaşlarımızın özgürlük alanından yararlanmak istemektedirler.

İran ve Fars yayılmacılığı idealinin ürettiği Şiilik ideolojisi ile Türk Kültürüyle yoğrulmuş Ehl-i Beyt sevgisinin sentezi olan Alevilik arasında hiçbir benzerlik yoktur. Şiiler ne kadar Sünni Müslüman iseler, ancak o kadar Alevidirler.

Şiilik ile alevilik arasındaki farkları açıklamak gerekirse;

Alevilik İslam’ın içinde Türk kültürü ile şekillenmiş bir tasavvuf yoludur; Müslüman Türk ve Anadolu kimliğini yansıtır. Oysa Şiilik, İran Fars yayılmacılık ideolojisinin, İslam’a alternatif olarak kurguladığı bir dindir ve Pers İran kimliğine dayanır.

Alevilerin Ehl-i Beyt’e bağlılığı insan, din ve tabiat ilişkilerini daha somut olarak kavramak içindir. Oysa Şiiler, İslam’ın ana kaynaklarına düşmanlık ederken kendilerine bir dayanak bulmak için ehl-i Beyt’e yapılmış zulümleri suiistimal ederler.

Aleviler, Ehl-i Beyt’e yakın durarak ve onları örnek alarak İnsan-ı Kamil’e ulaşma amacı güderler. Oysa Şiiler, siyasi olarak nüfuz elde etmek için Ehl-i Beyt’i suiistimal ederler.

Alevilik şeriat, tarikat, marifet, hakikat aşamalarını kabul eden bir tasavvuf yoludur. Şiilikte ise tasavvuf tamamıyla reddedilir, İran’da tasavvuf ekolleri yasaktır. Ehl-i küfür olarak suçlanan Aleviler, İran’da dini özgürlüklerini yaşayamadıkları gibi, canları ve malları da tehdit altındadır.

Aleviliğin “eline, beline ve diline sahip olma” şeklinde özetle tarif edilen üstün bir ahlak anlayışı vardır. Oysa Şiilikte, hem halkın kazancına göz dikilmektedir, hem mut’a nikahı adı altında para karşılığı fuhuş yapılmaktadır, hem de yalan ve ikiyüzlülük adeta dinin esası haline getirilmiştir. Hiçbir Alevi vatandaşımız bu aşağılık eylemleri kabul etmez.

Aleviler geçmişini Ahmet Yesevi’lere, Hacı Bektaş-ı Veli’lere, Yunus Emre’lere, Mevlana’lara dayandırır. Şiiliğin temelini ise Yemenli Yahudi dönmesi İbn-i Sebe atmıştır.

Aleviler, Horasan’ın ve Anadolu’nun İslamlaşmasında rol oynamış ve Haçlılar’a karşı koymuşlardır. Şiiler ise, Kabe’yi basıp Hacer-ül Esved’i çalmış (Şii Ebu Tahir, yıl 930) ve Müslümanlara karşı Haçlılarla işbirliği yapmışlardır.

Alevilikte Kur’an’a, sünnete ve Ehl-i Beyt’e bağlılığı ifade eden ikrar, biat ve teslimiyet vardır; dünyadan vazgeçmekle (ölümden önce ölümü bilmekle), hakikata uymakla ve teslimiyetle insanlar ruhi ve kalbi açıdan özgürleşirler. Oysa Şiilikte, ruhban sınıfı oluşturan ve dini kafalarına göre değiştirme hakkına sahip imamlara körü körüne bağlılık vardır ve insanlar menfaatlar ve korkular karşısında köleleştirilirler.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Şia, hem Radikalleri, hem Alevileri kullanmak ister

Safevi Devleti döneminde,İran–Pers yayılmacılığını gerçekleştirmek amacıyla, Şiiliğin resmi din ve ideoloji olarak kabul edildiğini daha önce teferruatlı olarak izah etmiştik. İran günümüzde de, yayılmacılık ve istihbarat maksadıyla, bir yandan Ülkemizde ve Ortadoğu’da yaşayan radikal grupları kullanmaya çalışırken, diğer yandan Ehl-i Beyt sevgisini yaşatan Alevi vatandaşlarımızı hedefleri arasına almıştır. Şiilik ideolojisini oluşururken Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal eden İran, aynı suiistimali Alevi vatandaşlarımız üzerinde uygulamak istemektedir.

İslamın ana kaynaklarını temelde inkar ettiği halde sözde şeriatçı tavırlar sergileyerek radikal grupları etkilemeye çalışan İran’ın Şii mollaları, bir yandan da Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal ederek Alevi vatandaşlarımıza şirin gözükmeye çalışmaktadır. Yayılmacılık faaliyetleri için kendilerine özgürlük alanı açmak maksadıyla, dini özgürlükler kapsamında Sünni ve Alevi yurttaşlarımızın özgürlük alanından yararlanmak istemektedirler.

İran ve Fars yayılmacılığı idealinin ürettiği Şiilik ideolojisi ile Türk Kültürüyle yoğrulmuş Ehl-i Beyt sevgisinin sentezi olan Alevilik arasında hiçbir benzerlik yoktur. Şiiler ne kadar Sünni Müslüman iseler, ancak o kadar Alevidirler.

Şiilik ile alevilik arasındaki farkları açıklamak gerekirse;

Alevilik İslam’ın içinde Türk kültürü ile şekillenmiş bir tasavvuf yoludur; Müslüman Türk ve Anadolu kimliğini yansıtır. Oysa Şiilik, İran Fars yayılmacılık ideolojisinin, İslam’a alternatif olarak kurguladığı bir dindir ve Pers İran kimliğine dayanır.

Alevilerin Ehl-i Beyt’e bağlılığı insan, din ve tabiat ilişkilerini daha somut olarak kavramak içindir. Oysa Şiiler, İslam’ın ana kaynaklarına düşmanlık ederken kendilerine bir dayanak bulmak için ehl-i Beyt’e yapılmış zulümleri suiistimal ederler.

Aleviler, Ehl-i Beyt’e yakın durarak ve onları örnek alarak İnsan-ı Kamil’e ulaşma amacı güderler. Oysa Şiiler, siyasi olarak nüfuz elde etmek için Ehl-i Beyt’i suiistimal ederler.

Alevilik şeriat, tarikat, marifet, hakikat aşamalarını kabul eden bir tasavvuf yoludur. Şiilikte ise tasavvuf tamamıyla reddedilir, İran’da tasavvuf ekolleri yasaktır. Ehl-i küfür olarak suçlanan Aleviler, İran’da dini özgürlüklerini yaşayamadıkları gibi, canları ve malları da tehdit altındadır.

Aleviliğin “eline, beline ve diline sahip olma” şeklinde özetle tarif edilen üstün bir ahlak anlayışı vardır. Oysa Şiilikte, hem halkın kazancına göz dikilmektedir, hem mut’a nikahı adı altında para karşılığı fuhuş yapılmaktadır, hem de yalan ve ikiyüzlülük adeta dinin esası haline getirilmiştir. Hiçbir Alevi vatandaşımız bu aşağılık eylemleri kabul etmez.

Aleviler geçmişini Ahmet Yesevi’lere, Hacı Bektaş-ı Veli’lere, Yunus Emre’lere, Mevlana’lara dayandırır. Şiiliğin temelini ise Yemenli Yahudi dönmesi İbn-i Sebe atmıştır.

Aleviler, Horasan’ın ve Anadolu’nun İslamlaşmasında rol oynamış ve Haçlılar’a karşı koymuşlardır. Şiiler ise, Kabe’yi basıp Hacer-ül Esved’i çalmış (Şii Ebu Tahir, yıl 930) ve Müslümanlara karşı Haçlılarla işbirliği yapmışlardır.

Alevilikte Kur’an’a, sünnete ve Ehl-i Beyt’e bağlılığı ifade eden ikrar, biat ve teslimiyet vardır; dünyadan vazgeçmekle (ölümden önce ölümü bilmekle), hakikata uymakla ve teslimiyetle insanlar ruhi ve kalbi açıdan özgürleşirler. Oysa Şiilikte, ruhban sınıfı oluşturan ve dini kafalarına göre değiştirme hakkına sahip imamlara körü körüne bağlılık vardır ve insanlar menfaatlar ve korkular karşısında köleleştirilirler.

31 Mart 2012 Cumartesi

Üstad Necip Fazıl’ın kaleminden 'Şiilik'

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in, “Doğru Yolun Sapık Kolları” adlı eseri 1978′de kaleme alınmıştır. Üstad bu eserinde akıcı bir dille başta Şiilik olmak üzere, İslamiyetin sapık kolarının nasıl oluştuğunu anlatmaktadır. Bu eserle doğru bilinen bir çok yanlış tekrar gözden geçirilmektedir.

Yahudi dönmesi İbn-i Sebe’nin İslamiyete yaptığı en ağır kötülükleri ve dini saptırma çabalarını, İbn-i Sebe’nin kurnazlık ve hile ile yaptığı faaliyetleri okuyacak, ardından Şiiliğin asıl maksadının ne olduğunu, Şiiliğin dindışı sapkın bir kol olduğunu, tarihte Şiiliğin nasıl kök budak saldığını, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in kaleminden okuyacaksınız.

İbn-i Sebe

Baş örnek (prototip) Yahudi İbn-i Sebe Hazret-i Osman devrini tam da kendi mel’anet (strateji)sine uygun bir zemin kabul edip sağ ve sol aşılamalarını sürdürürken bazı büyük Sahabilerin tam ayarlı hakikat görüşlerini de ilerideki ifrat tecellilerini kollayarak destekliyor, öbür taraftan da Hazret-i Ali’yi mübalağa yolunda mecnun hayallere zemin hazırlamayı ihmal etmiyordu. Mesela, ileri derecede Sahabilerden ve servet sahiplerinden Talha, Abdurrrahman İbn-i Avf, Abdullah İbn-i Ömer gibilerin en doğru görüş olarak:

-  Zekatı verilen mal, saklanmış ve hareketsiz bırakılmış olsa da bir toplama ve biriktirme ifade etmez.

Zekatı verilmeyen mal ise meydanda ve harekette de olsa toplama ve yağma fiilini belirtir. Şeklindeki ölçüleri, işi, isabetli, fakat vecd dışı bir telakkiye sürükleyebileceği için, Kur’an ve ayarı bozmak isteyen fırsatçıları memnun ediyordu. Onların işine gelmeyen Ebuzer Hazretlerinin teslimeyette daima fazlaya kaçan ruhuydu. Nitekim Ebuzer bir gün kendi davasına karşı Hazret-i Osman’ın şu sözlerine muhatap oldu.

- Ya Ebuzer; halkı züht ve takva yolunda baskı altına almak hikmete uygun düşmez. Benim üzerime düşen, Allahın emirleriyle hükmetmek ve halkı adalet ve itidal dairesinde bir güdüme bağlamaktır. Bir emrin fazlasını yapıp yapmamakta insan serbesttir.

Ebuzer mukabele etti:

-  Zenginler paralarını dağıtarak mürüvvet ve sadaka göstermedikçe biz onlardan razı olamayız!
Orada hazır bulunan Kaab-ül Ahbar şöyle bir laf edecek oldu:

-  Farz borcunu ödeyen, vazifesini yerine getirmiş olur! Ebuzer parladı

-  Behey Yahudi oğlu! Sen kim oluyorsun ki, böyle bahislere burnunu sokabiliyorsun? Ve elindeki asayı Kaab’ın başına indirdi. Kaab yaralandı ve halifenin ricası üzerine Ebuzer’i bağışladı ve onu kısastan kurtardı.

İbn-i Sebe’, Ebuzer Hazretlerine el atmakta gecikmedi. <<Allahın malı>> tabiriyle <<Müminlerin malı>> arasında herhangi yersiz ve nefsani bir tefsire yol arama ve bir ayrılık kapısı açmak için Şam’da, Ebuzer’e dedi ki:

-  Muaviye’ye şaşmıyor musun? <<Allahın malı>> tabirinin kullanıyor! Gerçekten her şey Allahındır; fakat <<müslümanların malı>> tabiri muamelede esas iken <<Allahın malı>> demek acaba niçin ve ne maksadla?… Yoksa hazinenin serbetiyle müslümanlar arasından alaka kesiciliğe doğru mu gidiyor?

-  Ebuzer <<Suret-i Hak>>tan görünen bu telkin karşısında ürperdi; bu laflardan ilahi kudreti nefsani menfaat uğrunda istismara yeltenici bir idare ölçüsüne ait tehlikeli bir mana kokladı ve hemen Muaviye’nin huzuruna çıktı:

-  Öyle mi? Sen devletin müslümanlara ait parasına <<Allahın malı>> diyormuşsun; öyle mi?

-  Yanlış mı, mal Allahın değil mi?

-  Her şey Allahın; fakat senin idarendeki mal, Allahın müslümanlara ait olarak sana verdiği değil mi?
Muviye, aşk ve heyecan içinde kaynayan , fıkırdayan Ebuzer’i sakinleştirmek için her zaman ki büyük zekasıyla şu (formül)ü buldu:

-  Peki, bundan sonra <<müslümanların malı>> derim. İbn-i Sebe’, adım başında ruhları bulandırma yolunda.

İbn-i Sebe sahnede

Önce kendi peygamberine ihanetle işe başlayan, derken İsa dinine türlü maverai hezeyanlar aşılayan bir insan soyu vardır. Bu soyun İslam karşısından (prototip) denilen baş örneği de İbn-i Sebe’… İçi ve dışıyla numunelik yahudi…

Hazret-i Osman devrinde güya Müslüman… Eski adı İbn-i Sevd… Şimdi Abudullah ibn-i Sebe’…
Dilek ve tutumları dini olmaktan ziyade siyasi olan bu din vecdinin kabuk tutmaya başladığı zemin üzerinde vücut bulan ilk <<Harici>>ler – ki asıl Haricilerin Hazret- i Ali devrinde peydahlandığı iddia edilirse de kökleri Osman zamanından -tohumlarını İbn-i Sebe’ elinden almış ve teşekkül devresinde ağaçlarını yine İbn-i Sebe’ eliyle geliştirmiştir.

Hiçbir fevkaledeliğe inanmamak şekliyle hem kör mantık, hem de fevkaladelikleri deli hayallerine vardıracak derecede mübalağa dehası İbn-i Sebe’ iki başlı yılan seciyesini şu iki cins telkinle göstermeye koyuldu:

- Ali, Allah Resulünün vasisi (vasiyetine sahip) dir. Nitekim nice peygamberlerin böyle vasileri olmuştur. Halifelik, vesayet hakkı bakımından Ali’ye düşer. Osman bu hakkı ondan gaspetmiştir!

Bu, güya mantık… Bir de İlahi iradeyi keyfine göre istismar gibi, hiçbir mantık ve kıyasa uymaz bir iddiası var:

-  Hazret-i İsa’nın tekrar dünyaya döneceğini biliyoruz. Ya niçin Allahın Resulü dünyaya dönmesin? Allah Kur’anında, Resulüne <<Seni döneceğin yere döndüreceğiz!>> demiyor mu?…

Başlangıçta fısıltı ve fert fert avlama dairesinden dışarıya çıkmayan ve henüz meydan yerine sızmayan bu şüpheci telkinler, kendisine, kulak asanlar bulduğu halde, şiddetle mukavemet ve mukabele edenlere de rastladı. Saffetli müslümanlar bu telkinlerden incindi. Yahudiyi Basradan kovdular.

Küfe’ye geçti. Aynı telkinler… Orada da dikiş tutturamadı.

Derken Şam… Muaviye’nin bir hükümdar edasiyle emanetinde bulunduğu belde… Ne yapsın? Bu defa Ebuzer’i kışkırtma yoluyla, ittika maskesi altında Emir’in nüfuzunu körletmeye kalkışabilir.Öyle yaptı, fakat Hazret-i Muaviye’nin deha çapında idareciliği sayesinde fitnesini daha ileriye vardıramadı.
Şam’da yüksek Sahabi ve din alimlerinden Ebu Derda ve Ubade Bin Samit’e bulaşmaya davrandı. Anlayış ve sezişte mükemmel Sahabiler tabiyeyi farketmekte gecikmediler ve yahudiye yüz vermediler.

İbn-i Sebe’ Şama kapısını zorlayamayacağını anladı ve kendisine başka dayanaklar ararken Muaviye’den emir geldi:

-   Şam’dan çıkıp gitsin! Şam’dan dehlenişi şöyle oldu:

Ubade Hazretleri yahudinin telkinlerine kapılmak şöyle dursun, onu kulaklarından tuttuğu gibi Hazret-i Osman’ın huzuruna çıkardı:

-   İşte, Ebuzer’i sana musallat eden bu adamdır! Yani:

-  Gözünü aç! Kah hakka karşı, kah hak kisvesi içinden görünüp İslam ruhunu tahrip etmekte bu adamın yapmayacağı yoktur! Herkesi damarına göre kışkırtmakta bir tane…

Artık o, karargahını Kahire’de kurmuş, Basra ve Küfe’de yakınlarıyla haberleşme ve helalleşmede…

Fitne

Allah Resulünün <<Refik-ül Ala>>ya, <<Yüce Dost>>a kavuştukları tarihten 21 yıl sonra, Ebuzer hazretlerinin de 80 küsur yaşında Yüce Resul’e kavuşması arkasından Basra, Küfe, Şam ve Kahire halkası üzerinde Medine’ye doğru akmaya başlayan fitne seli gittikçe kabarmaktadır.

Karada İranlılar, hem kara ve hem denizde Bizanslılarla edilen cenkler İslam kuvvetlerine zafer üstüne zafer kazandırmakta, Kisra sülalesi son bulmakta ve bir deniz devleti olan Bizans, Mısır ve Suriye donanmalarının çemberi içinde sulara gömülmektedir. İslam açık denize çıkmıştır.

Onu, için için dişleyen güveler de faaliyetlerini arttırıyor ve bir zamanların merkezden gelen kudreti şimdi muhit üzerinde her an biraz daha mecal kaybına uğruyor. Bu, motor kuvveti azalan bir lokomotifin <<mikdar-tacil>> dedikleri ilk hızıyle yol aldığı manasınadır ve ilk hız tükenip iş ruh motoruna kalınca neticenin nereye varacağı mechuldür.

İbn-i Sebe’ Kahire’den bugünün radyo ve telsiz dalgalarından daha nüfuzlu propaganda mevcelerini her yana sala dursun… Basra, Küfe, Şam ve Kahire halkası, o netameli zencir, İbn- i Sebe’ eliyle şangırdatılmakta:

- İslam bunca fetihleri içinde gaye ve idaresi bakımından yetersiz ellere geçmiştir! Osman aile yakınlarını herkesten üstün tutuyor ve onları en yüksek makamlara kayırıyor. Ehliyet ve liyakate değer vermiyor! Bu gidiş kötü!… Onu önlemek lazım…

Dış yüzünden halka dayanıyor gibi görünen bu belirtiş eğer Ebuzer misali saffet ve samimiyet örneği bir hak adına Hazret-i Osman’a yöneltilseydi tesiri ve kıymet hükmü bambaşka olurdu. Fakat gayesi İslamı ihya yerine imha olan ve sırf bahanesi diye ele alınan bir üsluba dayanınca doğrudan doğruya bozgunculuğa alet oluyor ve Halifenin sadece şahsını hedef alıyordu.

Basra, Küfe, Şam ve Kahire halkası üzerinde yılan kavi dalgalanan, kuyruğu Basra’da ve başı Kahire’de fitne, bu yerlerde hep Hazret-i Osman’ın ailesinden ve Emevi hanedanından Emirler bulunmasına rağmeni onların bu cereyanı önlemekteki becerisizlikleri yüzünden kösteklenemiyor. Üstelik bu yeni Emirlerden çoğu genç ve saltanat düşkünü… Rahatlarını bozamıyorlar. İçlerinde şarap içen ve bizzat Hazret-i Osman tarafından içki cezasına çarptırılanları da var… Hatta İslamdan dönüp sonradan yine İslama sığınanları bile…

Böyleleri değiştiriliyor, fakat yerlerine yine <<Ümeyye>> soyundan kimseler getiriliyor. Sahabiler arasında birçoğu da, boyunları bükük, manzaraya ibretler bakıyor ve en küçük çapta olsun, halifeye baş kaldırmayı düşünmüyorlar…

Hasılı, masum, mahzun ve soyuna meftun Hazret-i Osman devrinde kadro zaafı, hususiyle fetihlerin üstüste şahlandığı ve kıtaların İslam eline düştüğü böyle bir hengamede açıkça göz planına çıkmış bulunuyor.

Artık İbn-i Sebe’ kurmaylığındaki fitne stratejisinin takip edeceği yol, bir tepeden seyredilircesine, bütün kıvrımlariyle meydandadır.: Osman’ı tasfiye vesilesiyle İslam yekparelik be bütünlüğünü parçalamak…

Her taraf Ali’ye karşı

Hicretin 33. yılında ekilmeye başlayan İbn-i Sebe’ tohumları tam iki yıl sonra, 35. yılda ilk mahsulünü vermiş ve Hazret-i Osman şehid edilmiş bulunuyor.

Hazret-i Ali’nin nasıl halifeliğe geçtiği malum… Asıl bundan sonradır ki, doğru yolun ilk sapık kolu açılacak ve İbn-i Sebe’ marifetiyle, siyasi bir ayrılığa itikadi bir mezhep ihtilafı yamanacaktır.

Osman’ın şehadetinden sonra, Hazret-i Ali’ye biy’at sırasında, Sahabilerin en büyüklerinden Talha ve Zübeyr, bir tereddüt anında, Halife namzedinden şu teklifi almışlardı:

-  Bana biy’atten çekiniyorsanız ben size biy’at edeyim! Talha ve Zübeyr de:

-  Hayır, demişlerdi; biz sana biy’at ederiz!

Böylece Medine’de biy’at tamamlanmıştı.

Halbuki, <<Cennetle müjdelenmiş 10′lar>>dan bu çifte sahabi, bir müddet sonra <<Cemel>> vakasında Hazret-i Aişe’nin etrafında Ali’ye karşı harekete geçerken güya demişler ki:

-  Biz can korkusundan Ali’ye biy’at ettik!

Bu ve bundan sonraki noktalarda bir müslüman için iyiyi kötüden ve doğruyu yanlıştan ayırd edebilmek için en nazik bir <<kıstas-ölçü>> zemini açılıyor.

Derin ve gerçek mümin gözünde hiçbir Sahabi, o Nur’u görmüş ve ruhuna nakşetmiş olan hiçbir fert, ihlas ve samimilik yoksunu olamayacağına göre, bazı zaif kaynaklardan gelen bu rivayetin yine İbn-i Sebe’ muhitinden çıkmış olduğu şüphesizdir. Sahabiler arasında bazı ayrılıklar, herbirinin samimiyetle inandığı bir görüşten ileriye geçmez ve her tarafı kendi görüş makamında haklı bulucu bir içtihad meselesi olarak kalır.

Evet; Cemel vakası, o hazin oluş!… Bu vakayı, içinde dolaylı olarak İbn-i Sebe’nin parmağı bulunmakla beraber <<doğru yolun sapık kolları>>ndan biri sayamayız. Onu takip eden <<Sıffın>> hareketi gibi, Cemel’i de, Sahabiler arası bir içtihad ayrılığı, Yahudi nefesinin kirletmeye yeltendiği yeni hava içinde büyüklere düşen ayrı anlayış ve davranışlardan biri kabul edebiliriz.

Böylece Cemel ve Sıffın hadiselerini ana mevzumuzun uzağında görüyor, kısa geçiyor; ve onlarda, ilk sapık kolun ismi olarak meydana çıkan <<Sebeiyye>> payına işaret etmekle yetiniyoruz.

Evet, artık <<Harici>> zümresi ve <<Sebeiyye>> mezhebi, isimde ve kelimede tam bir belirtiye kavuşmuştur.

Herşey Osman’ın kanını dava etmek ve suçlularını cezalandırmak meselesinden doğuyor. Hazret-i Muaviye Şam’da bu meseleyi kılıçla hall ve tesviyeden başka çare göremez ve bir ordu tertiplerken, Hazret-i Aişe, Talha ve Zübeyr ve başka Sahabilerce harekete yöneltilmiş bulunuyor… Allah Resulünün dirayet ve zerafet timsali muazzez zevcesi, deve üstünde, kapalı bir mahfe içinde ve Talha, Zübeyr ve başka Sahabilerce korunmuş vaziyette…

Halifeliği zamanında Osman’ın idare şeklini asla doğrulamamış olan Hazret-i Aişe, şimdi onun kaatillerini cezalandırmak için nasıl ve ayrıca ne sebeple Hazret-i Ali’ye karşı çıkıyor, hangi saik yüzünden bazı büyük Sahabileri yanında görebiliyor ve Muaviye hesabına son derece mantıklı olan böyle bir harekete, sorumlular arasında öz kardeşinin bulunmasına rağmen nasıl kıyam edebiliyor?…

Bu, akıl sır ermez suallerin, gerçek İslam ve şeriat ölçüsüyle cevabını verebilmiş hiçbir kaynak mevcut değildir. Kat’i olan şudur ki, <<akıl, sır ermez>> teşhisinden sonra, meseleyi daha fazla kurcalamanın lüzumsuzluğuna hükmetmek, arada tecavüz etmekten kaçınılması gerekli bir hudut noktası olduğunu bilmek ve keyfiyeti Allah’a havale etmek şart…

Hazret-i Osman devrinde, Allah Resulünün gömleğini ve mübarek kıllarını gösterip: – İşte gömleği ve kılları!… Onlar eskimedi, fakat şeriatı eskitildi!

Diyen Müminlerin annesi, şimdi peşinde Emevilerden bir topluluk, ayrıca saflar arasında fikir ve gaye bakımından dağınıklık, Basra yolunda ilerliyor.

Şia-Şiilik

Haricilikle at başı giden, beraberce yürüyen, hangisinin önce olduğu ve tesir veya aks-i tesir aldığı belli olmayan, o da türlü kollara ayrılan ve nihayet devletleşmiş bulunan bu mezhep, itikadi bir dalalet mektebi olarak, «Doğru Yolun Sapık Kolları» arasında, belirttiği yaygınlık noktasından, bazı örnekleriyle başlıca uçurum koludur. Haricilik dış yüzler üzerinde akamet mantığı müessesesiyse , Şiilik, iç yüzlere dönük ve selim aklın her desteğinden mahrum, bir sınır bozuculuk ve insanı şeytani çapta yüceltme ve putlaştırma kuruluşudur.

Şiilik, «Beyt Ehli-Peygamber Evinin kadrosu»na üstünlük tanıma noktasından temayülünü Hazret-i Osman’ın Halife seçildiği zamana kadar gerilere götürse de gayet tabii olan bu sevginin itikat hududunu zorlayıcı, bazen de yıkıcı şekilde mübalağalara vardınlması, Hazret-i Ali devrinde başlar ve bu felaketin tohumları, Haricileri de geriden körükleyici İbni Sebe eliyle atılar.

Yahudiliğin özü ve Haricilikle beraber Şiiliğin mayalandırıcısı bu tarihi şeamet heykeli, Hazret-i Ali’ye:

-  Sen Allah’sın!

Demeye kadar gitmiş ve korkunç küfrüne karşı ateşte yakılması emri verilince de:

-  Demedim mi, insanlan yakmak yalnız Allah’a mahsus olduğuna göre, Allah olmasaydın bu emri vermezdin.

Diye mukabele etmiştir.

Doğruluk derecesini bilmediğimiz bu rivayetin mutlak doğru tarafı İbn-i Sebe ekferinin Hazret-i Ali’ye ilah gözüyle baktığı ve bu görüşünü açıkladığı, Hazret-i Ali’nin ise hiçbir insanı şeriatte haram olan bir cezalandıma şekliyle ölüme sürmeyeceğidir.

İbn-i Sebe bu sert davranış üzerine Hazret-i Ali muhitinden kaçtı ve tohumlarını her tarafa serpmeye koyuldu. Ve yığınlara açıkça kabul ettiremeyeceğini bilmesine rağmen, İslamda ilk ciddi rahneyi açıcı, Hazret-i Ali’ye insan üstü bir hüviyet verme ve onu, hatta Kainatın Efendisine takdim etme dalaletini tohumlandırmış oldu

Öyle ki, Şii sınıf, Cebrail’in şaşınp da vahyi Hazret-i Ali yerine Resule götürdüğü hezeyanına kadar vardı.

Her karşılığın müstağni kaldığı ve hiçbir cinnet nevinin eşine rastlanmadığı bu gibi hezeyanlara rağmen, Şiiliğin, Hazret-i Ali’yi mübalağayla sevmek ve halifelik hakkını onda ve sülalesinde görmek, diğer üç büyük Sahabiyi de küfürle suçlamamak şeklinde sınırlı ve itidalli Şiiliğe küfür kondurulamaz ve böylesi bazı sapıklıkları olsa da «Kıble Ehli»sayılır.

Nitekim «Şii» adını Hazret-i Hüseyin’in misilsiz bir şenaat üslubu içinde şehit edildiği Kerbela vak’asından sonra alan ve nihayetlerine kadar Emevilere düşmanlıkta devam eden Hazret-i Ali taraflıları, o güne değin bir şahıs ve aile imtiyazı üzerinde sadece hissilik belirtirken, ileriye doğru itikadi manada mezhepleşmiş, binbir parçaya ayrılmış, bir kısmiyle de ismine «Gulat- aşırılar» denilen bölümlere ayrılmıştır.

Üç ana şube:

GALİYE: (Gulat-aşırılar)

Bu şube ayrıca 15 bölümlü.

RAFIZA: (İlk iki Halifeyi reddedenler) Bu şube de 24 fırka.

ZEYDİYE: ( Rafızaya karşı çıkanlar)

Bunlar da 6 kısım.

Görülüyor ki, sayılabildiği kadarıyla 45 kollu bir «Şia-Şiilik» hareketi İslam’ın ilk asrında başını almış gidiyor.

Şiilerin her ölçüyü devirici ve çiğneyici azgınlar ve aşırılar sınıflarını kasdederek kaydedelim ki, aynı hal, babasız hak peygamber Hazret-i İsa’dan sonra da meydana gelmiş ve bir yahudi eliyle bozulan İsevilik, yüce Resulü Allah’ın oğlu diye İlan etmişti.

Bu şeytani mübalağa belası, en küçük dereceden en üstününe ve nihayet erişilmez olanına kadar topyekun tarihe ve insanoğluna musallattır.

Şiilik etrafında

İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani Hazretleri -ki bugün onun açtığı devre içinde ve o devrenin ortasındayız- Şiiliği ve kollarından «Rafıza»yı, Alevilik tabirini de ekleyerek sapıklıkların en korkunçlariyle vasfeder ve belli başlı şubelerini tek tek sayarak, Hazret-i Ali’ye uluhiyet konduran dallarına kadar belirtir

«Tutan; bir şahsı mübalağayla tutan» manasına Şiilik ve onun neticede aynı, fakat tespitte tersinden, «Bırakan» anlamında Rafızilik, biri Hazret-i Ali’yi sınırının üstüne çıkarmak, ikincisi de yüksek Sahabileri düşürmek hedefinde toplanır ve Aleviliği de kelime farkıyla içinde taşır. Bu şekilde hulasa edilebilecek olan Şiilik yolunun ayrıca kaydettiğimiz Rafızilikten başka kolları, dalları ve onların da kolları ve dalları, bir sürü… Hak nasıl bir, batıl da sayısızsa, Şiilik batılının da bölümleri öyle; ve sayısız batılını ilan etmekte. Sapıt sapıtabildiğin kadar!… Bu bölümleri teker teker ele almaya lüzum görmüyor ve hangi inanışın hangi kola ait olduğunu belirtmeden, ifrattakilerin hepsini birden Şiilik ve Alevilik dairesine alarak gösteriyoruz.

En başta İbn-i Sebe kolu olarak Haricilerden başlayıp Hazret-i Ali’nin hilafeti boyunca süren ve Şillik mektebinin temelini kuran cereyan… Hazret-i Ali’yi ilah ve Cebrail’i yanılmış bilenler… (Bu rivayet İmam-ı Rabbani Hazretlerinin tasdikinde olduğuna göre, vaki…)

Büyük imameti, yani devlet reisliğini, Hazret-i Ali ve soyundan kabul edip, başkalarını o makama müstehak görmeyenler ve Peygamber soyu haklarının gaspedilmiş olduğunu iddia edenler.

«İsna Aşeriyye» adı altında Hazret-i Ali soyundan «12 İmam» nazariyesini güdenler ve hepsini birden insanüstü sayanlar… Bu imamlardan onikincisi, nazarlarında gaip ve son zamanlarda zuhuru bildirilen Mehdi’yi temsil etmekte…

«Tenasuh»a, ölümden sonra ruhun başka cesetlere hululüne inananlar; Allah’ı insan şeklinde hayal edip zamanla yıprandığını, yalnız yüzünün kaldığını, ruhunun da Ali’ye geçtiğini öne sürenler Herşeyi batına, içyüze bağlayanlar ve zahire, dış yüze ait bütün yasakları ve emirleri inkar edenler…

Hazret-i Ali’nin öldürülmediğini, ölmediğini, yerine şeytanın öldürüldüğünü ve onun göğe kaldınldığını, bulutlarla sarılı olduğunu, «şimşek onun kamçısı ve gök gürültüsü sesidir!» iddiasında bulunanlar… Dünyanın en galiz teşbihiyle, Allah’ın Resulünü, iki karganın birbirine benzediği kadar Hazret-i Ali’ye benzetip Vahy meleğini bu yüzden şaşırmış ve Kur’anı Ali yerine Peygambere indirmiş sananlar…

Hazret-i Ali’yi ilah kabul ettikten sonra, onun, Peygamberi Resul olarak gönderdiğini fakat Resulün insanları Ali’ye bağlayacağı yerde kendisine bağladığını iddia etmeye dek gidenler…

Daha neler ve neler!… Başıboş hayalin en süfli madde ve fiilden çizebileceği nispetleri en ulvi mana ve hakikate yakıştıranlar ve sakat hayal ile sıhhatli hakikat görüşü arasında hiçbir mizana sahip bulunmayanlar…

Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiilik budur; ve onlardan «mutedil» diye sıfatlandırdığımız, Hazret-i Ali’yi «tafdil-üstün tutma» yolunda olsa da büyük Sahabileri tasdik; ve Allahı, Resulünü, Kitabını ve şeriati doğrulayanlar müstesna, gerisi, «El-küfrü milletün vahide – Küfür tek bir millettir!» hükmü altındadır.

Tefessüh ocağı Bizans’ın vecd kurutuculuğu, hayal puthanesi İran’ın ölçü bozuculuğu ve Hazret-i Musa’dan beri bütün bu nefsani ve şeytani fakültelerin başlıca işleticisi Yahudi dehasının tesiriyle İslamda ilk defa büyük sapık kol Şiilik, o gidişin ismidir ki, Haricilerin kurduğu sığ ve kaba küfre dayalı baş kaldırma zemini üzerinde yüzde yüz mecnun ve hiçbir tartışmaya değmez itikadi hastalıklar kapısını açmış, kendisinden sonra gelenler üzerinde daima aşısını göstermiş ve ileride, çok ileride -belki bugün- arınmasını bekleyen hak dinin hiçbir devrinde tam kapatılamayan yarası olmuştur.

Devletleşen Şiilik

Kol kol, isim isim üzerlerinde durmaksızın ve bağlı oldukları şahısları göstermeksizin, itikat şekilleri halinde kısaca çerçevelediğimiz Şiilik, bazı ellerde birtakım huruç hareketleri kaydettikten sonra, çoğunda olduğu gibi sahiplerinin ismini taşıyan bir şube olarak Hicri Üçüncü Asırda, Irak taraflarında ve «Kıramıta» ismi altında bir devletçik kurdu. Şiiliğin en mecnun kolu İsmailiyeden bir dal olan Kıramıta topluluğu bir asır kadar kendi havzasında hükümranlığını sürdürdü, Sünnet ve Cemaat ehline yapmadığı zulüm bırakmadı; Mekke’yi bastı, binlerce hacıyı kılıçtan geçirdi ve «Hacer-i Esvet»i söküp Irak’a götürdü. Hicri 378 yılında ortadan kaldırıldı.

Ayrıca Mısır’da Fatımiler…

Şii kollarından asıl devletleşebilen ciddi örnek, (Hicri 473) Hasan Sabbah isimli bir mecnunun bayrağını açtığı doğrudan doğruya İsmailiye, bir ismiyle de Batınıye şubesidir.

- «Cevizin içiyle kabuğu gibi Kur’an’ın bir batını (içi), bir de zahiri (dışı) vardır. İş batındadır ve zahirdeki emirler ve yasaklar vardır. Batına bağlananlar murada zahmetsiz ve eziyetsiz erer. Haram diye bir şey yoktur ve her şey helaldir. Şeriat sahibi Peygamberler yedidir; bunlar Adem, Nuh, İbrahim, Nusa, İsa, (M…) ile altıya ermiştir; yedincisi ise Mehdi’dir ve gelecektir. Allah vardır, alimdir, kudretlidir!»

Ve tespitinin bile kaleme giran geleceği daha neler!.. Mesela:

«-Kadın, adetten sonra namazını kaza etmez de orucunu kaza eder, nasıl olur? İdrar meniden daha pisken guslü gerektirmez de öbürü gerektirir, niçin? Bazı namazlar ne yüzden 4 rekat da bazıları 3 veya 2?..»

Ruh emrine basit bir ölçü aleti olan aklın hangi sapıklığa kadar memur edilebileceğini göstermekte eşsiz bir (manyak) olan Hasan Sabbah, İran’ın meşhur nasipsiz şairlerinden Ömer Hayyam ve Selçuklu vezirlerinden Nizamülmülk ile mektep arkadaşlığı etmiş ve Alparslan’ın himayesine ermişken, Selçuklularla bozuşmuş, oradan Mısır’a kaçmış, Şii Fatımilerden himaye görmüş ve Fars illerinde, – nice büyük din adamına beşik olmakla maruf ve bu defa küfrün en şiddetlisine maruz- öz memleketi Rey şehrinde başına birtakım tımarhanelikleri toplayarak bazı zaptedilmez kaleleri basmış, düşürmüş, üzerine gelen Selçuklulara karşı durabilmiş ve devleti yedinci asrın ortasına kadar 181 yıl ayakta kalabilmiş bir adam

«Kartal yuvası» manasına, dik kayalıklar üstünde «Alamut» kalesi… Bu kalede bağlılarının, bir işaretiyle kendilerini kale burçlarından aşağı attığı, kuduz fıkir ve gözü karalıkta ve cahil yığınları büyülemekte eşsiz bu adam, Şiiliğin Rahmanilikten Şeytaniliğe aktarma edilen, Bizans, Fars ve Yahudi kırması «İlhad-küfür»aksiyoncularının başında gelir.

İmam Cafer-i Sadık Hazretlerinin büyük oğlu İsmail’i son imam tanıdıkları için «İsmailiye» ismini alan, sadece 7 imam kabul ettiklerinden «Sebiyye- Yedicilik» diye adlandırılan ve zahir ölçülerini reddetmelerinden ötürü «Batınıyye» diye de yaftalanan bu fırka, Useyriler, Dürziler üzerinde dahi tesir sahibidir.

Gerisi, Hicri Onuncusu Asır başlarında, Şah İsmail Safevi’nin resmen Şiiliği ilan etmesiyle bu mezhebe yataklık eden ve başta Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Padişahlarım bir hayli uğraştıran ve Anadolu topraklarına Aleviliği sokan Farslar… Fars tipi, İslamı yüceltmekte ve batırmakta iki ters istikamet sahibi mücerret bir istidat ifadesidir.

22 Mart 2012 Perşembe

İslam Alimlerinin Şia hakkında görüş ve fetvaları

Konuya başlamadan önce şunu belirtmekte fayda vardır: İslam Mezhepleri Tarihi kaynaklarında, Şia’yı ifade etmek için Rafızîlik, Sünniliği ifade için ise Ehl-i Sünnet tabirleri kullanılır. Bu nedenle, Şiilerin “Aslında burada Şia’dan değil Rafızîlerden bahsediliyor” türünden savunmaları değersizdir. Aşağıda bazı İslam alimlerinin görüş ve fetvalarına özet olarak yer verilmiştir.

İmam Buhari’nin görüşü 


Kur’an-ı Kerim’den sonra en sağlam İslam kaynağı olan Sahih-i Buhari’nin sahibi İmam Buhari, Şia hakkında “Namazımı Şiiler ya da Hıristiyan ve Yahudiler arkasında kılmakta fark görmüyorum. Onlara selam verilmez. Hastaları ziyaret edilmez. Onlarla nikâh yapılmaz. Şahitlikleri kabul edilmez ve kestikleri yenmez” demiştir.

 

İmam Gazali’nin görüşü

Büyük İslam âlimi İmam Gazali, İhya-ı Ulumuddin isimli eserinde, Şia’nın sahabelere dil uzattığına işaret etmiş ve “Masum İmam Teorisi”nin yanlış olduğunu hükme bağlamıştır. Ayrıca, El-Mustazhirî / fedil’ulbatıniyye isimli eserinde Şia’nın sapkın düşüncelerini reddetmiştir: “Şiiler, Ehl-i Sünnet’i küfürle itham etmeleri ve sahih hadisleri reddetmeleri sebebiyle her iki yönden de küfre düşmüşlerdir.”

 

İmam-ı Azam’ın görüşü

Hak mezheplerden Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife Hazretleri, Şia hakkında şu fetvayı vermektedir: “Şia akidesinin aslı (amacı) sahabeleri sapık olarak göstermektir.” “Hz. Hatice’den sonra âlemlerin en faziletli kadını Hz. Aişe’dir Kendisi tertemizdir ve (Peygamber eşine zina yakıştırması yapan) Şiilerin yaptığı iftiralardan beridir.”

 

İmam Malik’in görüşü

Hak mezheplerden Maliki mezhebinin kurucusu İmam-ı Malik Hazretleri, “Muhammed, Allah’ın elçisidir ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler…” mealindeki Fetih Suresi’nin 29. ayetinden, “sahabeye düşmanlık eden kişilerin kâfir olacağı” hükmünü çıkarmıştır. İmam Malik, “Çünkü sahabeler kâfirlere nefret verirler. Kim sahabeye düşmanlık ederse bu ayete binaen kâfir olur.” demektedir.

İmam Malik’e Şia hakkında sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Ne onlarla konuş, ne de onlardan (hadis) naklet; şüphesiz onlar yalancıdırlar.”

 

İmam Hanbel’in görüşü

Hak mezheplerden Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel Hazretleri, Şia hakkındaki fetvaları doğrular nitelikte şunları ifade etmiştir: “Müslümanları kendi yollarına davet eden Şiilere selam verilmez ve cenaze namazları kılınmaz.”

Ahmed bin Hanbel, Malik bin Enes’ten “Nebi’nin (sav) ashabına sövenin İslam’dan hiçbir payı ve nasibi yoktur” rivayetinde bulunmuştur

 

İmam Şafii’nin görüşü

Hak mezheplerden Şafi mezhebinin kurucusu İmam Şafii, Şiiler hakkında “Saptırıcıların en şerlileri” tanımlaması yapmıştır: “Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum. Fakat ben Allah adına yemin ederim ki, O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Sizi nefislerine uymuş saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileri de Şiilerdir.”
İmam Şafii’nin Şia hakkında şunları demiştir:

“Ben Rafızîlerden (Şiilerden) daha çok yalancı şahitlik edeni görmedim.”

“Şia dışında herkesten ilim (alıp) nakledebilirsin; çünkü onlar hadis uydurup bunu dinlerinden kabul ederler.”

 

Abdülkadir-i Geylani’nin görüşü

Tasavvuf büyüğü Gavs-ı Azam Seyyid Abdülkadir-i Geylani Hazretleri, Şia’nın İslam inancına aykırılığı ve imamet teorisinin asılsızlığı hususunda şu noktalara dikkat çekmiştir:

“Muhammed (sav) ümmeti, başka peygamberlerin ümmetlerinden daha üstündür. Bu ümmetin üstünü, O’na iman ederek mübarek yüzünü görmekle şereflenen Sahabe-i Kiramdır. Sahabelerin en üstünü Hudeybiye’de Resulullah’a biat eden 1.400 kişidir. Bunların en üstünü Bedir Muharebesi’nde bulunan 313 kahramandır. Bunların üstünü, ilk Müslüman olan 40 kişidir ki, 40.sı Hazret-i Ömer’dir. Bunların üstünü Aşere-i Mübeşşere, yani hayatta iken cennetle ismen müjdelenen 10 kişidir. Bunların üstünü Hulefa-i Raşidin yani 4 halife olup, bunların da üstünü sırasıyla Hz. Ebu Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman, sonra da Hz. Ali’dir. Sahabe Resulullah’ın “Ashabıma imam ol” diye ferman ederek (kendisinden sonra namazları kıldırması için) tayin ettiği Ebu Bekir’i azletmekten Allah’a sığınmıştır. Buna rağmen Hz. Ebu Bekir, ayağa kalkıp üç defa “Beni halife kabul etmekten vazgeçeniniz var mı?” diye sormuş, Hz. Ali ayağa kalkıp “Resulullah seni hepimizin önüne geçirdi. Kim seni geriye çekebilir?” şeklinde cevap vermiştir.

Abdülkadir-i Geylani Hazretleri “Gunyet’üt-Talibin” isimli şaheserinde, Şiilerin lanet ettiği sahabelerin üstünlüklerini ifade eden hadisleri uzun uzadıya işlemiş, Şia akidesinin temelsizliğini ortaya koymuş ve Şiilerin iddialarına kesinlikle katılmadığını beyan etmiştir.

 

İmam-ı Rabbani’nin görüşü

İslam tasavvufunun kilometre taşı İmam-ı Rabbani Hazretleri, Türkçe’ye “Hak Sözün Vesikaları” olarak tercüme edilen “Redd-i Revafıd” isimli eserinde, Şia hakkında şunları kaydetmektedir: “Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğini seve seve kabul etmişti. Bunu herkes iyi bildiği için, Şiiler “İstemeyerek kabul etti” demekten başka söz bulamadılar. Hz. Ebu Bekir, halifeliğe layık olmasaydı, Hz. Ali onu istemez, “Benim hakkımdır” derdi. Nitekim Hz. Muaviye’nin halife olmasını kabul etmedi; kendisi halife olmak için uğraştı.”

İslam Tasavvufunun en önemli eserlerinden Mektubat-ı Rabbani isimli eserinde İmam-ı Rabbani, Şia hakkında şu hususları kaydetmektedir: “Resulullah Efendimiz, beyan buyurduğu fırka-i naciyeyi “Onlar, ben ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz hal üzerinde olanlardır” diye tarif etmiştir. Resulullah Efendimiz böylece “Benim yolum ashabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, onların yoluna tabi olmaya bağlıdır” demektedir. Resulullah Efendimize tabi olmak iddiası, ashabının yoluna tabi olmaksızın boş bir iddiadır. Hiç şüphe yoktur ki, Peygamber Efendimizin ashabının yoluna devamlı gidenler, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir. Allah bunların sayini meşkûr eylesin. İşte, fırka-i naciye bunlardır. Şia ve Hariciler gibi, Resulullah Efendimizin ashabına lanet edenler, onların yoluna tabi olmaktan elbette mahrumdur.

 

Abdülkadir El-Bağdadi’nin görüşü

Mezhepler Tarihi alanında günümüze kadar otoritesini koruyan ve “El-Fark Beyn’el Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar)” kitabının yazarı Abdülkadir El-Bağdadi, Şia hakkında çarpıcı bir tespitte bulunmaktadır: “Küfrün herhangi bir çeşidini duymayalım veya görmeyelim ki, illa o küfrün bir çeşidi Rafızî (Şia) mezhebinde bulunmasın… (Bu nedenle) Şiileri tekfir etmek (küfre girdiklerine hükmetmek) vaciptir.” Bağdadi burada Şiiliğin karma bir din olduğunu açık olarak ifade etmiştir.

 

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi’nin görüşü

Sayıları milyonu aşan talebeleri arasında Sultan II. Abdülhamid’in de bulunduğu tasavvuf yolunun büyüklerinden Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Şia’yı sapkın mezhepler arasında saymıştır. Gümüşhanevi Hazretleri, “Ehl-i Sünnet İtikadı” isimli eserinde “Şiilerin tekfiri vaciptir’’ (Şiilerin kafir olarak tanımlanmaları zorunludur) demektedir.

Gümüşhanevi Hazretleri söz konusu kitabında, “Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir’e küfredip lanetlemeleri, ölülerin tekrar dünyaya döneceğine inanmaları, Cebrail vahyi Hz. Ali’ye getireceğine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e getirmiştir demeleri ve 12 imam inancı” nedeniyle Şiiliği sapkın olarak saydığı mezhepler arasına almıştır.

 

Diğer bazı alimlerinin görüşleri

Endülüs’te vezirlik yapan, hadis ve fıkıh otoritelerinden İbn-i Hazm, Şia hakkında şöyle demiştir: “Hıristiyanlar gibi ‘Kur’an değiştirilmiştir’ diyen Şiiler aslen Müslüman değildir. Küfür ve yalan konusunda Yahudi ve Hıristiyanları takip ederler.”

Muhammed Ali Eş-Şevkani: “Şiilerin ve davetlerinin aslı, dindar insanları aldatmak ve Müslümanların şeriatına muhalefet etmektir. Bu kişiler, bu temiz şeriatı reddetmek ve ona muhalefet etmek isteyince, onu taşıyanların şahsiyetlerine dil uzattılar. Çünkü şeriata ulaştıracak yol ancak onlardan geçer. Şeytani vesilelerle ve lanetlik bahanelerle aklı zayıf olanları yanılttılar. Onlar hayırlı halifelere küfredip lanet ederler.”

Muhammed bin Yusuf, Şia hakkında “Şiileri ancak dinsiz kimseler olarak görüyorum.” demiştir.

İmam Beyhaki de Hz. Ali’den şu rivayeti nakletmiştir: Allah Resulü’nün “Ümmetimden bazı kimseler meydana çıkacak, ashabımı kötüleyeceklerdir. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır” buyurduğunu işittim.

Hicri yetmişli yıllardan günümüze kadar fıkıh âlimleri, Şia’nın İslam’ın dışı olduğu ve müşrike Şii kadınlarıyla evlenmenin haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Şiilerle ilgili, “İlim ve İman Ehlinin İcmasına Göre Şia Mecus Dinidir” (İlim ve irfan ehlinin genel kanaatine göre, Şiilik Mecusiliğin devamıdır) gibi müstakil kitaplar bulunmaktadır.

10 Şubat 2012 Cuma

Kanlı aşura yasları

Hicri yılın ilk ayı olan Muharrem’in 10. gününe “Aşure Günü” denmektedir. Aşure, normalde Müslümanlar açısından oldukça önemli ve sevinçli tarihi hadiselerin meydan geldiği bir gündür.

Aşure gününde, Hz. Adem’in tövbesi kabul edilmiş, Hz. Nuh’un gemisi tufandan, Hz. Yunus balığın karnından kurtulmuş, Hz. İbrahim’i atıldığı ateş yakmamış, Hz. İdris göğe yükseltilmiş, Hz. Yakup oğlu Hz. Yusuf’a kavuşmuş, Hz. Eyüp hastalığına deva bulmuş, Hz. Musa Kızıldeniz’den geçmiş ve Hz. İsa göğe yükseltilmiştir.

Bu müjdeli olayların yanı sıra, tüm Müslümanları derinden üzen ve Hz. Hüseyin’in şehit edilmesiyle sonuçlanan Kerbela Hadisesi de yine bugünde meydana gelmiştir. Böylece “Kerbela Hadisesi” tarihin mahzun sayfalarında yerini almıştır.

Kerbela’da yaşanan bu elim olaylar karşısında derin bir üzüntü duyan Ehl-i Sünnet, matemini Hz. Peygamber’in sünneti sınırları içerisinde yaşamıştır. Hz. Peygamber bir kişinin ardından en fazla üç gün yas tutulabileceğini, bundan fazlasının haram olduğunu belirtmiştir. Birçok fıkıh âlimi de yakını vefat eden bir kimseye ikinci defa taziye ziyaretine gitmeyi mekruh (tam olarak haram olmasa da dinen çirkin bir iş olarak) görmüştür. Anadolu’da bu mevzuda binlerce yıldır Kur’an-ı Kerim ve sünnetin sınırları içerisinde kalınmış; taziye evi/konağı üç gün açık tutulmuş ve bu süre içerisinde cenaze sahipleri taziyeleri kabul etmiştir.

Şiiler “Aşure” yerine “Aşura” kavramını kullanırlar. Kerbela’da yaşananlar acıları Aşura Törenleri adı altında her yıl tazelenen yas törenlerine dönüştürmeyi başaran Şia, dinimizin çizdiği sınırları çoktan aşmıştır. Şiiler tarafından gerçekleştirilen Aşura Yas Törenleri, matemin boyutlarını anomali ölçüsünde aşan, kendileri dışındaki Müslümanlara karşı bin yıllık kin, nefret ve düşmanlığın tazelenmesini sağlayan ve Pers/Şii kimliklerini bu düşmanlık ekseninde koruma amaçlı propaganda faaliyetleri haline gelmiştir. Şiilerin Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesini Hz. Peygamberin vefatından daha çok önemsemeleri, yeni bir dinin teşekkülünün neticesidir.

Diğer yandan, İslam tarihi açısından Aşure gününde sevinilmesi gereken onca mühim olay varken, Şiilerin bu günü, sadece diğer Müslümanlara kine ve nefret duymaya vesile olacak yas etkinliklerine dönüştürmesi düşündürücüdür.

Kanlı aşura törenlerinin, resimde görüldüğü gibi, Hz. İsa’nın işkence gördükten sonra çarmıha gerildiğine inanan Hıristiyanların yas törenlerine benzemesi, Şia’nın farklı dinlerden etkilenerek oluşturulmuş karma bir inanç olduğunu göstermektedir.

Aşure Günü’nde normal Müslümanlar aşure yapıp bunu dağıtarak hayır işlerken, Şiilerin bu günde kan dökmeleri; İslamiyet ve Şia arasında topluma, insana, dine bakış arasındaki temel farklılaşmayı gösterir. Her zamanki gibi Şia kin nefret ve intikam penceresinden bakarken, İslamiyet sevgi ve yardımlaşma penceresinden bakarak Aşure gününü kutluyor.

Şiiler Aşure gününü gerçekleştirdiği dindışı kanlı gösterilerle düşmanlık üretmekle kalmıyor; aynı zamanda dinimiz İslamiyeti gayrimüslimlere yanlış tanıtıyor ve dinimize en büyük zararı veriyorlar.

Şia namazı

mühür şii tehlikesi iran şia namaz fitne bidat 

Şiiler, namazı üç vakte indirmiştir

Şiiler, açık ayetlere ve Hz. Peygamber’in (sav) sahih hadislerine rağmen, namazı 5 vakit yerine, 3 vakit olarak kılmaktadır. Hz. Peygamber’in can tehlikesi ve hacc gibi istisnai durumlarda bazı namazların bir arada kılınabileceğine ilişkin ruhsatı varken, Şiiler bunu ruhsat olmaktan çıkarıp dinin esası haline getirmiştir. Şiiler maalesef İslam’ın beş şartından biri olan beş vakit namazı da tahrif etmiştir.

 

Dinimizde, namaz 5 vakittir!

Belirli şartları taşıyan Müslümanlara günde beş vakit namazın farz olması Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir. Beş vakit namazın eda edileceği vakitlere ve ne şekilde eda edileceğine Kur’an-ı Kerim’in bir kısım ayetlerinde mücmel olarak işaret olunmuştur; bu işaretler Rasulüllah’ın kavli ve fiili sünnetiyle açıklık kazanmıştır. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim’deki mücmel emir ve hükümleri açıklama yetkisi, onu insanlara tebliğle görevli olan Peygamberimize aittir. O namazı bizzat kılarak ve Müslümanlara imam olup kıldırarak nasıl kılınacağını öğrettiği gibi, bunların vakitlerini de göstermiştir. Gerek kılınış şekli, gerek vakitleri ile ilgili bu uygulama ameli tevatür olarak, günümüze kadar devam etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’ de beş vakit namaza mücmel olarak işaret eden ayetlerden Taha Suresi’nin 130. ayetinde, “Güneşin doğmasından önce de (sabah namazı), batmasından önce de (ikindi namazı) Rabbını övgü ile tesbih et. Gecenin bazı saatlerinde (yatsı namazı) ve gündüzün iki ucunda da (öğlen ve akşam namazları) tesbih et ki, rızaya ulaşasın” buyrulmuştur. Güneşin doğmasından ve batmasından önce, gece saatlerinde ve gündüzün iki ucunda olmak üzere, beş ayrı vakitte Cenab-ı Hak’kı tesbih, yani namaz kılmak emredilmiştir.

Mîrâç’ta Cenab-ı Hak, Peygamberine nice âlemler göstermiş ve 5 vakit namaz bu makamda Hz. Peygamber yoluyla tüm Müslümanlara farz kılınmıştır.

 

Şiiler, namazda kul ile Allah’ın arasına Kerbela’yı Sokuyor

Şiiler namazlarda, Kerbela’dan getirtilen “Kerbela Taşı” (mühür taşı, secde taşı) üzerine secde ederler. Şiiler, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinin ardından bu âdete başladıklarını savunurlar. Secde taşı, dine sonradan sokulmuş bir bidattır.

Kerbela taşına secde, namazın manasına ve ruhuna aykırıdır. Namazda, Allah ile insan arasına hiçbir şey girmemelidir. Oysa Şia, namaz kılan kişinin gözü önüne Kerbela taşını koyarak ve secde ettirerek, insanın Allah’ı hatırlaması yerine Kerbela yasını hatırlamasını tercih eder. Çünkü Şia dininin tutkalı, Allah sevgisi değil, Kerbela kinidir. İran’da bu tutkalı gözle görmek mümkündür.

Kerbela taşına, Sünni düşmanlığı, sahabe düşmanlığı, bölücü mezhepçilik gibi birçok anlam yüklenmektedir. Bu manalar, namazın asıl manaları olan kulluk, Allah korkusu, Allah sevgisi ve niyaz manaları ile ters düşmektedir.

Kerbela taşı ile hedeflenen, Şiileri diğer Müslümanlardan ayrıştırmak, namazın ruhunu ve manasını bozmak, Kerbela ağıtını zihinlerde canlı tutmak ve Şiilik kinini günde üç defa dini bir gerekçe ile hatırlatmaktır. Bu ölçüde siyasi propaganda gelmiş geçmiş hiçbir diktatörlükte ve rejimde yapılmamıştır.

Şia, Hz. Peygamber’in kum ve toprak üzerine secde ettiğini, bu sebeple halı ve kilim üzerine secde olmayacağını belirterek, aklınca Kerbela taşının kullanımı ile ilgili dini dayanak (içtihat) oluşturmaya çalışmaktadır. Oysa Hz. Peygamber’in, mevsim şartları sebebiyle ve kilim bulunmadığı zamanlar kuma secde ettiği doğru olsa bile, kendi hanesinde kilim üzerine secde ettiği, yazın sıcak günlerinde mescide hasır serdirdiği ve hasır üzerine secde ettiği Sahih-i Buhari’de nakledilmiştir.

 

Şiiler namazı tahrif etti

Büyük İslam âlimlerinden Abdülaziz Dehlevî (hicri 1159-1239), Şia sapkınlıklarını yine Şia kaynaklara dayandırarak “Tuhfetü’l İsnâ Aşeriyye” isimli eserinde derlemiştir. Bu eserde, namaz konusundaki tuhaflık ve sapkınlıkları şöyle sıralanmıştır:
  • Şiilere göre günahlı bir kimse arkasında namaz kılınmaz. Bu sebeple, İran’daki birçok Şii ibadethanesinde, imamlara, günahsız olduğu düşünülen buluğa ermemiş çocuk imamlar eşlik eder.  İmam çocuğa, cemaat ise imama uyar. Böylece günahsız bir imam arkasında namaz kılınmış olur. Bundan dolayı Şiiler, Sünni imamları günahkâr gördükleri için, arkasında namaz kılmazlar.
  • Bazı Şia fırkalarında, namaz esnasında rükûdan sonra eller açılarak, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa gibi büyük sahabelere hakaret ve lanet edilir.
  • Şiiler, namaz kılarken birçok tahrif edilmiş ve uydurma ayetler okurlar.
  • Şiilere göre, kişi namaz kılarken on arşın yürüyebilir. Örneğin: Hamuru hayvanın ulaşamayacağı bir yere kaldırmak üzere on zirâ (arşın) kadar yürüyebilir. Böyle bir fiil dinimizde namazı bozar.
  • Bazı Şiiler namazda yeme ve içmeyi caiz görmüşlerdir.
  • Şiiler, namazın başında “Sübhaneke” okurken “ve teâlâ ceddüke” diyenin namazının bozulduğunu iddia ederler. Keza Şiilere göre bazı sureler namazda okunmaz. Şiilerin bu inancına göre, Müslümanların kıldıkları namazlar kurallara uygun kılınmamıştır.
  • Şiilere göre, bir kimse kadını çıplak olarak kucaklasa veya eliyle erkeklik organıyla oynasa ve ucundan su (mezi) gelse abdest bozulmaz.
  • Şiilere göre, Kayıp İmam gelene kadar cuma kılınmaz. Ancak İran Devrimi sonrası, Cuma namazları politik amaçlı olarak kılınmaktadır.
 
Şiilikte her ibadet politik gösteriye dönüştürülür