18 Nisan 2012 Çarşamba

Ah İran ah

(ABDULLAH BÜYÜK/Yeni Akit Gazetesi)

“Din ile iman ile Şiilikle hiçbir bağlantısı ve derdi olmayan Nusayri ve katil Esed’e İran’ın verdiği destek, tüm İslam Dünyasını şoke etti. Baba katilin 40 bin Müslümanı katlettiği acı gerçeğine ilaveten, oğul katilin onbinin üzerinde katlettiği Müslüman kardeşlerimizi düşününce, dost gördüğümüz İran’ın Rusya ve Çin’in fotoğrafının ortasında bulunması, 30 senelik İran’a bakışımızı altüst etti. 

Ah İran ah… Dostunuzu üzdünüz. Binlerce, onbinlerce değil, milyonlarca Müslüman insan Suriye’ye olan anlam veremediğimiz tavrınıza karşı adeta kanı donmuş. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden tutarak “Kardeşim” dediğiniz kardeşlik bu mudur? Ah İran ah… Sana bu kadar güvenmeseydim. Mahcup ettin, din düşmanlarına karşı mahcup oldum…”

Nereden başlayayım, nasıl başlayayım, bilemiyorum. 1979 tarihi, asırlardan beri hasret kaldığımız bir sese şahit oluyordu: İran İslam Cumhuriyeti…

Ülkemizden yazarlar, âlimler, sivil toplum kuruluşları akın akın gidiyordu Tahran’a, Kum kentine. Geri ülkemize döndüklerinde, bir kısmı İran İslam Cumhuriyetini semalara çıkarıyor, bir kısmı ise yerin dibine sokuyordu. Vasat ümmetin yazarları, ilim adamları ifrat ve tefrite bulaşmıştı.

Hızımızı alamayarak biz de üç kişi olarak gitmiştik. İmam Humeyni vefat etmişti tabii. Tahran’da Lale Oteline yerleştiğimizde, müthiş bir haber geldi: Kaldığınız otelin geliri, savaşta şehit olanların dul hanımlarına maaş olarak veriliyor…

Kum Kentine giderken, yolumuzun üzerinde Tuz Gölü olduğunu söyleyen rehberler, Şah, mollaları, Ayetullahları çuvala koydutturuyor, helikopterle Tuz Gölünün ortasına geldiğinde, patır patır aşağıya attırıyordu, haberini söylüyordu.

Çok heyecanlanmıştık… İmam Humeyni’nin Fevziye Medresesini görmek için sabırsızlanıyorduk. Ayetullahları ziyarete başladık. Birçoğunun masasının üzerinde 1982 yılında yayın hayatına başlayan Ribat Dergisi gördük. Daha sonra emekli Yargıtay başkanı Abbas Musavi Erdebili isimli zatı ziyarete gitmiştik. Bir kardeşimiz: Efendim, Şia ve Şiilik ile alakalı ne dersiniz? Deyince, Osmanlı tokatı gibi bir cevap vermişti. Hiç unutamadığım bir cevap: İran halkını Allah, Şialıktan hesaba çekecek. Türkiye halkını ise Laiklikten. İyi düşünün, demişti.

Uzatmayayım. 1980 askeri darbesinde biz de cezaevinde idik. O zaman İran İslam Cumhuriyetinin sesi olarak radyoyu gizli gizli dinlerdik. Hatta anarşik eylemlere katılıp, cezaevinde hidayete eren bir kardeşle birlikte bir marş yazmıştık. Onun bir kıtası şöyleydi:

Tüm dünya olacak İslam’a vatan,
İşte İran, Afganistan, Pakistan,
Bir selam da bizden Anadolu’dan,
Her yanım İslam’la çarpıyor şimdi.

Daha sonra, Batı İran’a göz dikmiş ve Körfez savaşları başlamıştı. Ülke halkımız ve Devlet ve Hükümet hep sizi savundu, Körfez’e geçit yok, dercesine yiğit tavrını gösterdi. Yani Batıya, Amerika’ya karşı sizi hep savundu ve savunduk.

Derken Arap Baharı devreye girdi. Tunus, Libya, Mısır hep İran’dan alkış alıyor ve destek görüyordu. Ne zamana kadar, Suriye’ye gelen Arap Baharına kadar. Din ile iman ile Şiilikle hiçbir bağlantısı ve derdi olmayan Nusayri ve katil Esed’e İran’ın verdiği destek, tüm İslam Dünyasını şoke etti. Baba katilin 40 bin Müslümanı katlettiği acı gerçeğine ilaveten, oğul katilin onbinin üzerinde katlettiği Müslüman kardeşlerimizi düşününce, dost gördüğümüz İran’ın Rusya ve Çin’in fotoğrafının ortasında bulunması, 30 senelik İran’a bakışımızı altüst etti. 

1985 yılında İran bağlantılı Şahadet Dergisinin kapağını, Ribat Dergisine kapak yapmıştık. İnanır mısınız, 57 gün hapiste tutuklu kaldım. Binlerce gencimiz İrancı, Humeynici sözleriyle dayak yedi, zulüm gördü. Dini, dinimizden, Kitabı Kitabımızdan, Peygamberi, Peygamberimizden olan Suriye’deki din ve iman kardeşlerimiz her çeşit katliama maruzken, İran, görmemezlikten geliyor ve katil Esed’e destek veriyor. Aklımı koru Ya Rabbi…

Ah İran ah… Dostunuzu üzdünüz. Binlerce, onbinlerce değil, milyonlarca Müslüman insan Suriye’ye olan anlam veremediğimiz tavrınıza karşı adeta kanı donmuş. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden tutarak “Kardeşim” dediğiniz kardeşlik bu mudur? Ah İran ah… Sana bu kadar güvenmeseydim. Mahcup ettin, din düşmanlarına karşı mahcup oldum…

13.04.2012

13 Nisan 2012 Cuma

Cadı kazanı ve Şiilik faaliyetleri

(MEHMET ŞEVKET EYGİ/Milli Gazete)         

“İran Şiî uleması eskiden Nuseyrîliği İslamî bir fırka olarak kabul etmezdi. Sonra siyasî maksatlarla onları da Müslüman kabul ettiler.

Osmanlı devleti Şiî İranla asırlar boyu savaşmamış olsaydı, bütün gücüyle Avrupa’ya yüklenecek ve Tevhid bayrağını çok uzak iklimlerde dalgalandırabilecekti.

Türkiyenin laik hükümetinin İran’daki yirmi milyon Sünnî için ne yaptığını bilmiyorum ama İran Şiî rejiminin Anadoludaki faaliyetlerinin bir kısmından haberim var.

Alevîleri Şiî yapmak istiyorlar.Bir kısım tarikatlara el atmışlardır.Seyyid ve Şerif ailelerini çekmeye çalışıyorlar. Günümüzde Sünnî Müslümanlar, Şiîler kadar uyanık ve aktif değil.”

Âşâyiş berkemâl diyenlere aldanmayınız. Ülkemiz şu anda bir cadı kazanı gibi fokurdamaktadır. PKK (Ermeni) terörü devam ediyor. Çeşitli yerlerde bombalar patlıyor. Dış güçler ve içteki yardakçıları etnik gruplar arasına girip fitne ve fesat tohumları ekiyor.

Hatay ilimizi, hele Antakya’yı çok severim. İmkanım olsa sık sık Antakyaya gitmek, hatta senenin bir kısmını orada geçirmek isterim.

Antakya, Lozan andlaşmasına tâbi olmadığı için orada çok canlı bir çeşitlilik vardır. Türkmenler, Hıristiyan Araplar (Mârunîler vs), Ermeniler, Kürtler, Çerkesler, Nuseyrîler, Yahudiler ve daha başka cemaat (Osmanlı tâbiriyle millet) orada birlikte yaşarlar.

Nuseyrî vatandaşlarımızdan bir kısmı Suriye’deki Nuseryî azınlık iktidarını destelemektedir. Hattâ bir rivayete göre iki bin beş yüz Türkiye Nuseyrîsi Suriyeye geçerek rejimin hizmetine girmiş.

Suriye’den kaçarak Türkiyeye sığınmış Sünnî Müslyümanların kamplardaki durumları parlak değilmiş. Bizim Nuseyrîler onlara pek iyi gözle bakmıyormuş.

İran Şiî uleması eskiden Nuseyrîliği İslamî bir fırka olarak kabul etmezdi. Sonra siyasî maksatlarla onları da Müslüman kabul ettiler.

Adana Nuseyrîlerinden bir kısmının Sünnîleştiklerini ve namaza başladıklarını biliyorum.

Suriyedeki durum yüzünden bir Ortadoğu savaşı patlayabilir ve ardından üçüncü dünya savaşı olarak genişleyebilir mi? Kâhin değilim ama havada savaş kokuları var. Tam tam sesleri geliyor kulaklarıma.
Bir tarafta İran ve Şiî dünyası, öbür tarafta Türkiye, Suudî Arabistan, Körfez ülkeleri ve ABD.

Suriye yüzünden çıkacak bir savaş Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesini kolaylaştıracaktır.
Sünnî Müslümanlar bu tuzağa düşerler mi?

Çok kolay düşerler… Vaktiyle İran ve İrak sekiz yıl boyunca savaşmadılar mı?

Osmanlı devleti Şiî İranla asırlar boyu savaşmamış olsaydı, bütün gücüyle Avrupa’ya yüklenecek ve Tevhid bayrağını çok uzak iklimlerde dalgalandırabilecekti.

Türkiyenin laik hükümetinin İran’daki yirmi milyon Sünnî için ne yaptığını bilmiyorum ama İran Şiî rejiminin Anadoludaki faaliyetlerinin bir kısmından haberim var.

Alevîleri Şiî yapmak istiyorlar.

Bir kısım tarikatlara el atmışlardır.

Seyyid ve Şerif ailelerini çekmeye çalışıyorlar.

Günümüzde Sünnî Müslümanlar, Şiîler kadar uyanık ve aktif değil.

İran devleti, Osmanlılarla yaptığı bir anlaşma ile Tahran’da bir Sünnî camii yapımına izin vermişti ve bu cami yapılmış, ibadete açılmıştı. Sonra kapandı, şu anda Şiî İslam Cumhuriyeti’nin başkentinde bir tek Sünnî camii yok. Aynı andlaşma ile Sünnî Osmanlı İslam devleti İstanbul’da bir Şiî camii açılmasına izin vermişti, o ise açık duruyor. Ülkemizdeki Şiî camileri hızla çoğalıyor. Bu gibi işlerde mütekabiliyet olması gerekmez mi?

Türkiye’deki Şiî faaliyetleri konusundaki nadir uzmanlardan biri, merhum Sadreddin Yüksel hocaefendinin mahdumu Müfid Yüksek beydir. Hükümetimiz ondan bir rapor istese ne iyi olur.

Ülkemizde çok güçlü cemaatler, tarikatlar, İslamî baskı grupları var ama onların en az onunun başkanlarını yılda bir kere bile bir çay sohbetinde bir araya toplayamazsınız. Hepsi mutlak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir ve birbirleriyle buluşup konuşup müzakere etmezler, birlikte hareket etmek için bir plan ve program yapmazlar.

İnşaallah Ortadoğuda bir Sünnî-Şiî savaşı çıkmaz.

13.04.2012

Dünya Caferi Âlimler Birliği, CABİR’den Mehmet Şevket Eygi Hoca’ya büyük küstahlık

İran’a yakınlığı ile bilinen Abna.ir haber ajansının duyurduğu açıklamada Dünya Alimler Birliği Cabir Mehmey Şevket Eygi hoca’ya ateş püskürüyor.

Cabir’in açıklamasında Şiilerin Mehmet Şevket Eygi gibi insanlardan korunmak için takiyye yaptığı yazıyor. Aslında Dünya Caferi Âlimler Birliği dolaylı olarak Mehmet Şevket Eygi’nin sözlerini “Evet Takiyye yapıyoruz” diyerek doğrulamış oluyor.

Dünya Caferi Âlimler Birliği Türkiye’de takiyye sayesinde canlarını ve namuslarını koruduklarını açıklıyor.

İşte Abna.ir’in “CABİR’den Şia Karşıtı Mehmet Şevket Eygi’ye Tepki” başlıklı haberi

Manisa’nın Turgutlu ilçesinde Caferi Alimi Sayın Bayram Dalga’nın, Caferi inancı üzerine ders vermek üzere okula davet edilmesi ve bu davete icabet etmesi üzerine, Milli Gazete köşe yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin 05.04.2012 tarihli yazısında gösterdiği tepkiye binaen, Dünya Caferi Alimleri Birliği, bu duyuruyu kamuoyu ile paylaşmayı uygun görmüştür.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Bismillahirrahmanirrahim

“Müminler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin…” (Hucurat,10) 

“Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinizin aleyhinde fiyatları kızıştırarak necş yapmayın, birbirinize buğz etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirip dargın durmayınız…” (Buharî, K. Edep 7/88; Müslim, K. Birr 4/1986)

Yine bir hadiste Allah’ın Rasûlü: “Müslümana sövmek fısk, ona karşı savaşmak da küfürdür.” buyurmaktadır.

Bütün bu ayet ve hadislere rağmen, sayın Eygi’nin kendi din kardeşlerinin bir araya gelmesinden bu kadar rahatsız olmasını anlamak mümkün değil. Yazar bu  konuyla alakalı “Şiî Hoca Okulda Ders Vermiş” başlığıyla kaleme aldığı yazısında şöyle giriş yapmış:

“Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki bir devlet ilköğretim okuluna sarıklı cüppeli sakallı bir Şiî hocası çağırılmış ve sınıfta Sünnî çocuklara ders/konferans verdirilmiş. Sabataycı Kemalist medya bu hadiseyi hiç garipsemedi ama okula sarıklı cüppeli sakallı bir Sünnî hoca veya tarikat şeyhi davet edilmiş olsaydı, sanırım kıyamet koparırlardı.”

Bu ülkede yüz binlerce çocuğumuz kendi inanç sistemlerine uymayan ve körpe beyinleri bulandıran zorunlu dersler vermenize biz bu kadar fırtına koparmıyoruz. Türkiyenin küçük bir kazasının mahalle okulunun çoğunluğu Caferi çocuklar olan bir sınıfında 40 dakika Caferilik inancını anlatıp, birlik, dirlik mesajı vermesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?,

O meslektaşımız sınıfta sivil kıyafetiyle konuşmasını yapmış, öğretmen de “mescitte giydiğiniz kıyafetinizi de yanınızda getirin, dersin sonunda onu da giyersiniz, öğrenciler de görmüş olurlar” deyince, meslektaşımız da giymiş. Kaldı ki o sınıfta okuyan yavrularımızın çoğunluğu da Caferi ailelerin çocuklarıdır.

Meslektaşımız bu davete icabet ederek o kısacık zaman diliminde onlara şirki mi anlattı, vatan hainliği mi anlattı, ülkeyi yıkın mı dedi, Şîî-Sünnî- Alevî ayrımı yaparak birbirinize düşmanlık mı güdün dedi?
Bu ülke benim değil mi? Benim paramla yapılan okula, benim vergimle ayakta duran millî eğitimde 40 dakikalık bir sunuma bile tahammül edemiyorsunuz. Ama bizler asırlardır sabır gösterip tahammül ediyoruz.

Saygı duyduğumuz bir ilim adamı olarak konuyla ilgili ortaya koyduğunuz tahammülsüzlüğün, en başta sunduğumuz ayet ve hadislerle örtüşmediğini ve Müslüman kardeşliğiyle bağdaşmadığını düşünüyoruz.

Birbirlerinin inancını tanıyarak bir arada büyüyen çocuklarımız bu ülke için tehlike değil aksine, bu ülkenin birlik harcı olacak, farklılıkları zenginlik olarak görecek ve üzerimizde oynanan oyunları boşa çıkaracaklardır.

Müslüman’ın görevi(hangi mezhepten ve meşrepten olursa olsun) Müslümanları birbiriyle kaynaştırıp kucaklaştırmak, kini, nefreti ve şiddeti ortadan kaldırmak olmalıdır.

Allah(azze ve celle)’ın şu ayetini hiç mi okumadınız, hiç mi duymadınız?

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran/103)

İslam sayesinde kardeş olmuş insanlarımızı yeniden cahiliye dönemine, düşmanlık dönemine ve ateş çukurunun kenarına mı davet ediyorsunuz?

“Allah aşkına şu ibareye bakın: “Şiî hocası, küçük Sünnî çocuklara mezhep sonradan çıkartılmıştır demiş. Afganîce bir söz etmiş.”

Siz, söyleyene değil söylenene bakın. Yalan söylemişse yalanını ispatlayın, doğru söylemişse kimin söylediği ne fark eder?

Peygamber zamanında, Halifeler döneminde, sahabeler döneminde mezhep mi vardı? Ama şimdi ictihadlar dolayısıyla insanların değişik müçtehitlere uyması da kardeşliği bozma ve düşmanlık sebebi değil ve olmamalıdır.

Sayın Eygi’nin, varsayım yoluyla Caferi imamı, dolayısıyla da Caferiliği eleştirdiği bir başka nokta da Şîîliktetaqiyye ve kitman inancın olmasıdır:

Diyor ki “Acaba Şiiliğin taqiyye ve kitman şartından da bahs etti mi, bilmiyorum. Mâlum, Câferî mezhebinde, Şiî olmayanlara taqiyye ve kitman yapmak farzdır. Nasıl bir farzdır? Günlük namazlar gibi… Onların akaid imamları “Taqiyye ve kitman bizim dinimizdir” derler. Yine “Taqiyye ve kitmanı terk eden dini terk etmiş gibi olur” inancına sahiptirler.”

“Firavun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü’min bir adam şöyle dedi: Rabbim Allah’tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez.” (Mümin/28)

Yine Hazreti Ammar’ın işkence altında imanını gizlemesi ile ilgili inen ayette şöyle buyurmakta:

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl/106)

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp kafirleri dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmak için takiyye yapmanız başkadır. Allah asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allah’adır.” (Al-i İmran/28)

Sayın Eygi, konuyla ilgili bildiklerinin yanı sıra bir de bilmediklerini de varsayarak bir kaşık suda fitne fırtına koparmaya çalışmış ve Şiileri “taqiyye ve kitman” yapmakla suçlarken burada asıl kendi suçunu açığa vermiştir.  Zira görünen o ki Eygi gibi bağnaz, hoşgörüsüz ve tahammülsüz kişilerin şerrinden, fitnesinden ve zulmünden amanda kalmak için taqiyye edip inancını ketm etmekten başka çare yok. Aksi halde kanınızın, malınızın ve namusunuzun mubah olduğuna fetva verebilir.

Sayın Eygi! Eğer bir Müslüman senin yanında imanını, akidesini, düşüncesini, mezhebini gizleme gereği duyuyorsa bu onun suçu değil, bilakis, onu buna zorlayan sensin, senin ayıbın ve suçundur. O halde sen kendi İslam anlayışını gözden geçirmelisin. “Ben Müslümanım” diyen birisine kimsenin “hayır, sen Müslüman değilsin” deme hakkı yoktur. İşte Kur’an-ı Kerîm:

“…Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, “Sen mü’min değilsin” demeyin.” (Nisa/94)

Geçen yıl açılımlar doğrultusunda, Milli Eğitim Ders Müfredatının Din dersi bölümünde Müslümanların diğer farklı mezheplerinin yanı sıra Şîî Caferi inanç özelliklerine ve fıkhındaki farklılıklara yer verileceği bildirilerek Caferilerden bu konuda gerekli bilgileri kendilerinin hazırlaması istendi.

Bu çalışma ile ilgili Türkiye Caferileri Lideri Sayın Selahattin Özgündüz’ünde içinde bulunduğu bir komisyon kuruldu. Tanınan dar zaman içerisinde Sayın hocamız konunun ehemmiyetine binaen, tatilini ve birçok programını iptal edip, gecesini gündüzüne katarak gerekli bilgileri hazırlayıp ilgili bakanlığa teslim etti.

Sayın Özgündüz, verilen bilgilerin üzerinde bakanlıkça teşkil edilen komisyonda sıkı pazarlıkların yaşandığını belirterek verilen bilgilerin hem kırpılacağından hem değişikliğe uğrayacağından duyduğu endişeyi dile getirmişti. Daha sonra kitaplar basılıp durum ortaya çıktıktan sonra şöyle demişti:

“4. sınıftan 12. sınıfa kadar her biri yüz, yüz elli sayfalık kitaplarda bizim payımıza düşen üç beş sayfa oldu. Oysa yüzde otuzluk potansiyele göre hakkımıza en az 300-400 sayfa bilgi sayfası düşüyor, ama verilmiyor. Hak ettiğimiz bu mudur? Elbette hayır!”

Şimdi o pazarlıkların neden yapıldığını ve hocamın endişesinin ne kadar yerinde olduğunu daha iyi anlıyoruz. Zîra, Şevket Eygi gibi tutucuları ikna edip ders müfredatına bunları koymak hiç te kolay değilmiş; gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleyen ve bundan kaygı ve rahatsızlık duyan Eygi gibi nüfuzlu zevat, gerçeklerin kitaplara girmesini engelliyormuş.

Caferi bir imam Türkiye tarihinde 40 dakikalık bir süre öğrencilere Caferilik ve Müslümanların ortak paydaları konusunda ders verdi diye, Sayın Eygi ülke sınırımızı ve günümüzü aşarak işin içine İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi, Pakistan’ı, Osmanlı dönemini katmak suretiyle konuyu farklı mecralara çekmiş ve büyük bir kaos fotoğrafı koymaya çalışmıştır.

Sonuç olarak bizler, ülke insanlarımız arasında eşitlik, adalet ve barışa katkı yapan bu uygulamadan dolayı, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, uygulamalı olarak uzmanlarınca ders yaptıran okul Müdürü ve öğretmenlerini ve yine onların davetine açık yüreklilikle icabet eden değerli âlimimiz Sayın Bayram Dalga’yı yürekten tebrik ediyoruz.

Özgürlüğün, kanun karşısında eşitliğin, adaletin ve barışın önüne set çekmeğe çalışan zihniyet ve düşünceleri şiddetle kınıyoruz.

Allah ülkemizi ve milletimizi şeytan düşmanların ve nadan dostların şerrinden korusun.

Kamuoyuna saygılarımızla.

Dünya Caferi Âlimler Birliği (CABİR)

10.04.2012

İran ve söz

(YAVUZ BAHADIROĞLU/Yeni Akit Gazetesi)          Bizim Başbakan, İran’ı yönetenlere hitaben, “Sözünüzde durmazsanız itibar kaybedersiniz” deyince, içim “cız” etti, sevgili dostlarım…

Neden derseniz, İran’ın verdiği sözleri tutmadığına ilişkin çok bilgi var tarihte…

Yıl 1559: İstanbul’un fethinin üzerinden 106 yıl sonra…

Kanuni’nin son yılları…

Osmanlı hâlâ en parlak dönemini yaşıyor…

Devletin muktedir kadroları, yenilmez bir ordusu, sağlam bir maliyesi, ülke çapında yoksul bırakmayan bir sosyal yapısı var…

Ama aynı tarihte bir büyük olumsuzluk gelişiyor: İran’daki Safevi Devleti tehlike arz etmeye başlıyor…

Osmanlı barış arıyor, ama mümkün değil. Safevi Şahı, Çaldıran’ın intikamını alma sevdasında..

İlle de babasının (Yavuz) sert yumruğunu oğluna (Kanuni’ye) iade edecek…

Bunun çarelerini ararken, Kanuni ile oğlu Şehzade Mustafa’nın araları açılıyor. Mustafa Bey, “Artık babamız kocadı, şanlı dedemizin babasına yaptığını yapmak zamanıdır” diyerek, babasına meydan okuduğunu ilân ediyor. Safevi (İran) Şahı Tahmasb’dan yardım istiyor. Tahmasb, yardım sözü veriyor, ama babasının karşısında Şehzade’yi yalnız bırakıyor.

İran’a güvenip yola çıkan Mustafa Bey bu yolda hayatından oluyor (1553).

Bir süre sonra bu kez Şehzade Bayezid’le Şehzade Selim arasında kavga patlıyor. Şehzade Bayezid, babasının emrini dinlemiyor, tayin edildiği Amasya’ya gitmekte ayak sürçüyor. Bir taraftan da ordu topluyor.

Nihayet Şehzade Selim ile Şehzade Bayezid’in orduları Konya Ovası’nda kapışıyor. Osmanlı Ordusu’yla takviye edilen Şehzade Selim’in ordusu, Bayezid’in ordusunu iki günde perişan ediyor. Bayezid, Padişahlık umudunu Konya’da bırakıp önce valilik yaptığı Amasya’ya, oradan da Kağızman’a çekiliyor.

Artık her şey bitmiştir. Babasından yedi kıtalık bir şiirle özür diliyor:

“Ey seraser âleme Sultan Süleyman’ım baba,
“Tende canım canımın içinde cananım baba…
“Bayezid’ine kıyar mısır benum canım baba?
“Bîgünahım Hak bilür devletlü sultanım baba.”

Aynı ölçü ve kafiyeye sadık kalan Kanuni, idam fermanını yedi kıtalık bir şiirle tebliğ ediyor:

“Ey demaden mazhar-i tuğyan u isyanım oğul,
“Takmıyan boynuna hergiz tavk-ı fermanım oğul…
“Ben kıyar mıydım sana ey Bayezid Han’ım oğul?
“‘Bîgünahım’ deme bari tevbe kıl canım oğul.”

Şehzade Bayezid, öldürüleceğini anlayınca, Kağızman’dan Safevi (İran) topraklarına giriyor. Revan Beylerbeyi Nizamüddin Şahkulu’ndan, kendisinin ve ailesinin hayatının garanti edilmesi şartıyla, sığınma talebinde bulunuyor…

Osmanlı şehzadelerinin arasına kılıç girdiği günden beri, bundan nasıl yararlanabileceğini düşünen İran Şahı Tahmasb’a sığınma talebi ilâç gibi geliyor. “Fırsat ayağımıza geldi” diyor ve hayat garantisi vererek Şehzade’yi topraklarına kabul ediyor. Kazvin’de büyük bir törenle karşılıyor. Padişah muamelesi yapıyor. Hatta sarayında ağırlıyor.

Ama el altından da Kanuni’yi haberdar ediyor: “Şehzadeniz bizim şerefli misafirimizdir.”

Bunun Şehzade’nin idam hükmü olduğunu elbette biliyor. Verdiği sözü unutmuş, durumdan yararlanmaya çalışıyor.

Kanuni ile İran Şahı Tahmasb arasında zorlu bir pazarlık başlıyor. Sonunda anlaşma sağlanıyor: Şehzade Bayezid, 1 milyon 200 bin altın ve Kars Kalesi karşılığında Kanuni’ye satılıyor.

Ayrıca Şehzade Selim padişah olduğunda (çünkü tahtın başka varisi kalmamıştır), İran’la dost kalacaktır.

İran verdiği sözü yine unutmuş, çoktan sözünün üstüne yatmıştır.

İran’a güvenerek yola çıkan Şehzade böylece babasının cellâtlarına teslim ediliyor (25 Eylül 1561).

Tarih, “ders” almasını bilene ders, “ibret” almasını bilene ibrettir!

11.04.2011

İran: İslam Cumhuriyeti mi, Fars Cumhuriyeti mi?

(FARUK KÖSE/Yeni Akit Gazetesi)

Yeni akit gazetesinden Faruk Köse, İran’ın bir İslam ülkesi değil bir Fars Cumhuriyeti olduğunu analiz etti

“İran’ın desteklediği herhangi bir Sünni İslami hareket yoktur. Hatta, nerede bir İslami hareket varsa, orayı önce kendi kontrolüne almaya, “Şii kültürünün hakimiyeti”ni kabul ettirmeye çalışmış, bunu sağlayamamışsa oradaki İslami hareketin başarısızlıkla sonuçlanmasına yönelik çalışmalarda bulunmayı ihmal etmemiştir.

Bana öyle geliyor ki İran, başlangıçta belki İslami bir devlet olarak kurulmuş olabilir, ama bugün gidişatı Fars Cumhuriyeti olmaya doğru hızla ilerliyor.”

İşte Faruk Köse’nin Yazısının Tamamı

İran Anayasası, “İran devletinin yönetim şekli İslâm Cumhuriyeti’dir” der. Ardından, İslam Cumhuriyeti’nin hangi inançlar üzerine kurulu olduğu sıralanır. Bunların başında “La ilahe illallah” yer almaktadır. Madde-3’te ise, 2. maddede zikredilen gayelere ulaşılması amacıyla gerçekleştirilecek hususlar sayılır. İşte bu hususlardan üç tanesine, İran’ın bugün yürüttüğü iç ve dış politika ve tutum açısından dikkat çekmek istiyorum:

1- “Her türlü diktatörlük, keyfi idare ve tekelcilik ruhunu kaldırmak.”

Anayasasının aksine İran, Suriye’deki Alevi-Nusayri diktatörlüğünü alenen destekliyor, hatta diktatörü ayakta tutmak için cepheye silah ve adam gönderme düzeyine varacak kadar yardım veriyor. Bu, anayasada vurgulanan “La ilahe illallah” ilkesine de aykırı. Çünkü kendini ilah olarak gören ve genel Şia ekolü içinde olsa da, gulat kesimden olup, “liderin ilahlaşabileceği inancı”na sahip bir anlayış taşıyan zümrenin önderi olan Esed zaliminin desteklenmesi, hatta yaptığı kıyımlarda ona yardım etmesi başka neyle izah edilebilir?

2- “İslâm kardeşliğini ve genel yardımlaşmayı bütün halk arasında yaygınlaştırmak ve sağlamlaştırmak.”

Her ne kadar İslam kardeşliğinden söz edilse de İran’da Şahlık döneminden bu yana bir devlet politikası olarak, Fars olmayan halkların kimliklerini izhar etmeleri tehdit sayılmış, kendi kimliğini ve dilini koruma talepleri “yönetime sadakatsizlik” olarak algılanmış ve Farslaştırmaya devam edilmiştir. Yine, Azeri kimliğinin giderek kuvvetleneceği endişesiyle, kendileri gibi Şii Müslüman olan Azerbaycan’ın bir kısmını işgal eden Hıristiyan Ermenilere maddi ve manevi destek verilmiştir. İran’da Şia dışındaki diğer Müslüman topluluklara tanınan haklar siyasi değil, kültürel düzeydedir. İran’da yaşayan dini azınlıklardan Zerdüşt, Musevi, Asuri ve Keldani Hıristiyanları ile Ermenilerin parlamentoda birer temsilcisi olduğu halde, Şiilik anayasada devletin resmi mezhebi olarak belirlendiğinden, İran Sünnileri azınlık da sayılmaz, temsil hakkı da tanınmaz. Yani İran’ın uyguladığı “İslam kardeşliği”, aslında etnik olarak Farslılaştırmayı zorunlu kılan “Şii kardeşliği” şeklinde tezahür etmektedir.

3- “Dış siyaseti; İslâmi ölçüler ve bütün Müslümanlarla kardeşlik taahhütlerine bağlılık ve dünyanın bütün mustaz’aflarını himaye temelleri üzerine tanzim etmek.”

İran, anayasasındaki bu ilkeyi de uygulamıyor. İran’ın desteklediği herhangi bir Sünni İslami hareket yoktur. Hatta, nerede bir İslami hareket varsa, orayı önce kendi kontrolüne almaya, “Şii kütürünün hakimiyeti”ni kabul ettirmeye çalışmış, bunu sağlayamamışsa oradaki İslami hareketin başarısızlıkla sonuçlanmasına yönelik çalışmalarda bulunmayı ihmal etmemiştir. Örnek verelim:

Cezayir’de İslami hareket başarıya kavuştuğunda İran hemen “İslam Devriminin sedası”ndan ve başarısından söz eden beyanatlara başladı. Zaten İran’a tahammül edemeyen Avrupa, hemen dibinde “İranvari bir devlet” daha kurulacağı korkusuyla harekete geçti ve Cezayir’de İslami yönetimin kurulması önlendi.

Afganistan’daki İslami hareket bugün bu noktaya gelmişse, bunun baş sorumlusu İran’dır. Oradaki Gulat Şii varlığını başat unsur haline getirmeye çalışan İran, bunu başaramayınca, Ehl-i Sünnet bir İslam devletinin kurulmasına engel olacak politikalar yürütmüştür.

İşte Yemen… Halk yönetimi devirme noktasına geldiğinde, oradaki Şii varlığını harekete geçiren İran, İran etkisinin yayılmasını istemeyen ABD ve Batı’nın etkin müdahalesine sebep oldu ve Yemen’deki Ehl-i Sünnet varlığı yönetim karşısında başarısız kaldı.

Lübnan’da Ehl-i Sünnet ile ittifaktan ısrarla kaçındı. Suriye’deki Sünni İslami hareket karşısında Gulat Şii ekolü içinde bulunan Alevi-Nusayri yönetimi açıkça destekliyor. İran’ın bölgedeki etkisinin genişlemesini istemeyen güçler, gözden çıkardıkları Esed’i şimdi başta tutmanın formüllerini arıyorlar.

Bütün bunlara bakıldığında denebilir ki, herhangi bir yerde Şii varlığı varsa, İran’ın müdahalesi sonucu oradaki İslami hareketin başarı kazanma şansı kalmamakta. Yani İran nereye el atsa, oradaki Ehl-i Sünnet varlığı başarısızlığa uğruyor. Üstelik İran, anayasasına da aykırı olarak, tevhid inancı dışındaki Gulat Şii ekollerini desteklemeyi, Ehl-i Sünneti desteklemeye tercih ediyor.

Bir başka husus: Geçtiğimiz haftalarda İran, “zina ve livata suçlarına uyguladığı recm cezası”nı kaldırdığını ilan etmişti. Şunu sormak lazım: Eğer recm İslami bir hüküm değil idiyse, bu zamana kadar “İslam Cumhuriyeti”nde niçin uygulandı? Yok, eğer İslami bir hüküm ise, nasıl olur da bir “İslam Cumhuriyeti” İslami bir hükmü kaldırır?

Bana öyle geliyor ki İran, başlangıçta belki İslami bir devlet olarak kurulmuş olabilir, ama bugün gidişatı Fars Cumhuriyeti olmaya doğru hızla ilerliyor.

Yanılıyorsam, biri izah etsin!

11.04.2011

10 Nisan 2012 Salı

İran gönül alıyor, ancak artık vazo kırıldı

(MEHMET ALİ BİRAND)        Hangisine inanacağımızı bilemiyorum.

İran‘dan öylesine karmaşık işaretler geliyor, her kafadan öylesine farklı sesler çıkıyor ki, anlayabilene bravo. Daha bir kaç gün öncesine kadar “İstanbul’dan vazgeçtik” açıklaması yapmışlar ve Başbakan’ın sert tepkisine yol açmışlardı. Ardından, İran Meclis’inden Türkiye‘nin dürüst hareket etmediğine dair yeni demeçlerle, kaynayan yaraya tuz biber ekilmişti. Birkaç gün daha geçti, şimdi nükleer görüşmelerin 13 Nisan’da İstanbul’da yapılacağı açıklandı.

Tamam anlıyorum, içerde, radikaller ile iktidarı elinde tutan güçler arasındaki iktidar mücadelesi var. Son söz daima hükümette oluyor, ancak bu çıkan sesleri hafife almak imkansızdır. İran’da kendine özgü bir demokrasi var, ancak Türkiye‘deki demokrasi düzeyinde değil. Bir yerlerde ateş yanmıyorsa, hükümet dışındaki güçlerden (Meclis veya Medya’dan) kolay kolay böyle tepkiler çıkmaz.

İran, seçimini yapmış görünüyor.

Türkiye’yi nükleer müzakerelerde etkin bir oyuncu olarak görmüyor. Yardımcı olabilecek bir komşu gözüyle bakıyor. Yani Ankara‘nın desteğini elde tutmak, o kadar da önemli değil. Buna karşılık Suriye konusunda Türkiye karar verici lider konumda. Çok daha etkili.

İran, hem Suriye konusunda gözdağı vermek, hem de Erdoğan‘ın hiddetini üstüne çekmemeye çalışıyor. Galiba sonunda Başbakan’ı tanımış olacaklar ki, gönlünü almaya çalışıyorlar.

Ne olursa olsun, Erdoğan- Davutoğlu ikilisinin yeniden dizayn ettikleri Türk-İran Vazosu bir defa çatladı. Bundan sonra da ilişkiler hiç bir zaman kopmayacak, hatta – dış görünüşte – yine dost-kardeş kucaklamalarıyla sürdürülecektir. Ancak bu ikilinin kafasındaki Türk-İran iş birliği, ideal çizgisine gelemeyecektir. Karşılıklı, kerhen, birbirinden nasıl bir oyun geleceğinin hesaplarıyla geçecek.

Tahran hiç alınmamalı… Ankara‘nın ve Türk toplumunun dış politikaya yaklaşımı böyle… Kimi zaman çok duygusal, kimi zaman çok aceleci-sinirli, hatta kırıcı olabiliyor. Bu ilişkileri bugünkü duruma da bir yerde kendileri getirdiler.

Mollaların göremediği

(ERGUN BABAHAN/Star)          Bölgenin Suriye’den de önemli sorunu İran’dır. Çünkü İran Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan İsrail’e, Bahreyn’den Suudi Arabistan’a uzanan bir bölgede dengeleri etkileyecek güce sahiptir.
Başbakan Erdoğan’ın bu ülkeye yaptığı ziyaret ve sonrasında yaşanan gelişmeler, İran’ın gerçekten ne denli sıkıntılı bir ülke olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

İran’ın temel sorunu, dış politikasını tamamiyle mezhep esasına oturtması ve bu uğurda bir nevi Cihad ilan etmiş bulunması.

İran bugüne kadar İslam coğrafyasındaki gücünü İsrail karşıtlığından alıyordu. Türkiye’nin Filistin davasındaki duruşu bölgede dengeleri değiştirdi.

İran bugüne kadar kendi tekelinde tuttuğu bir konudaki yerini Türkiye ile paylaşmak zorunda kaldı. Türkiye’nin bölge halkları üzerindeki etkisi aslında İran’ı bile geride bıraktı.

Çünkü Türkiye, İran’ın aksine Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci içinde olan ve hızla büyüyen demokrasi.
İnançlara olduğu kadar farklı yaşam biçimlerine de saygı esasına dayanan demokratik anlayışı her gün güçleniyor.

Eğitimden sağlığa, ulaşımdan turizme kadar yaptığı yatırımlar halkının yaşam kalitesine yükseltme hedefi güdüyor ve insanlar gelişimden payını alıyor.

Türkiye kendi güç ve zenginliğini komşularıyla paylaşmayı hedef alan, bölgenin bir barış ve refah adası olmasını amaçlayan politikalar takip etmeye çalışıyor.

Bu özellikler kaçınılmaz biçimde Türkiye’yi müslüman coğrafyanın yıldızı haline getiriyor.

İnsanların yaşam standardını yükseltmek bir yana her geçen gün gerileten bir İran, soft power açısından güç kaybediyor.

Türkiye uzun zaman Beşar Esad’ı ikna ederek daha demokratik bir düzen ve serbest piyasa ekonomisine geçişi sağlayabileceğine inandı.

Arap Baharı patlamasaydı, bunu başarabilirdi de belki.

Bugün itibariyle gelinen nokta, Suriye’de barışın imkansız olduğu yolunda. Ayrıca bu kriz Irak’ta olduğu gibi Türkiye’yi giderek zorluyor.

İran ise Esad’ın kendi halkına uyguladığı politikaları gözardı ediyor çünkü Şii dayanışması ona demokrasi ve insan haklarından daha önemli geliyor.

Türkiye, bölgedeki sorunların şiddet yoluyla çözümü konusunda ağır bedeller ödemiş bir ülke. İran’a yönelik bir saldırının bölgede yol açacağı yıkımın farkında.

Evet, Türkiye’nin bu işte bir çıkarı var: İran ile İsrail arasındaki gerilimin savaşa dönmemesinin sağlayacağı çıkar.

Bu olmazsa, Türkiye bir bedel öder ama daha ağır bedeli İran ve halkı öder.

"İran-İsrail dengesi Esed'in ömrünü uzatıyor"

Mustafa Özcan: Bölgedeki zıtlıklara oynayan Esad, Tel-Aviv ve Tahran arasında kendisine bir yaşam boşluğu yaratmış durumda. İsrail de İran etkisindeki Baas rejiminden gayet memnun, o yüzden Batıyı bloke ediyor.

Arap Baharı diğer ülkelerde kısa sürelerde diktatörler devirirken Suriye’de tavsadı. Suriyeli muhalifler Esad’ın ağır silahlarla yaptığı yıldırma politikasına direnmeye çabalıyorlar ve ne yazık ki her gün onlarca insan ölüyor. Türkiye, komşusundaki gelişmelerle haliyle yakından ilgili. Suriye halkına “sizinleyiz”, Esad rejimine ise “halkına saygı göster” demeyi sürdürüyor. Suriyeli muhalifler, sığınmacılar ve durum değerlendirmesi yapan “Suriye dostları ülkeler” için de Türkiye ilk adres. Peki gidişat nereye? Türkiye’deki sayılı Ortadoğu uzmanlarından gazeteci Mustafa Özcan ile konuştuk.

Babasına göre çok daha ılımlı olan Beşar Esad halkının talepleri doğrultusunda ülkesini demokratikleştirmek yerine niye silah doğrulttu?

Geçen yıl Mart ayında bir kadın profesör arkadaşıyla telefonda Mübarek’in devrilmesini konuşuyor ve “darısı Suriye’nin başına” diyor. O hanımı içeri alıyorlar. 15 yaşlarındaki bir grup çocuk da okul duvarına Esad düşmeli yazdı diye içeri alınıyor, tırnakları sökülüyor ve galeyan başlıyor. Halk taleplerini dile getiriyor.

Karşılanamaz talepler miydi bunlar, niye bu kadar sert karşılık buldular?

Radikal değişim talepleri bile değildi. Önce reform-ıslahat sonra değişim, rejimin yıkılması ve yargılanma. Ama rejim kendi arasında bir mütalaa yapıyor; halkın dedikleri yapılacak mı yapılmayacak mı? Talepler karşısında ne yapılacak? Beşar’ın annesi Enise Esad ve diğer aile üyeleri, halka ne kadar özgürlük verirsen fazlasını ister, biz güvenlik seçeneğiyle bu talepleri bastıralım diyorlar.

Yani şiddet muhalefetin sertliğinden dolayı değil daha en başından bir politika olarak seçiliyor?

Evet, Dera olaylarıyla birlikte güvenlik seçeneği vahşi şekilde işlemeye başlıyor. Zaten Beşar Esad, halk istiyor diye rejimlerin reform yapabileceğine inanmıyor ve bunu da ifade ediyor. O yüzden de Suriye rejimi reformu hep vakit kazanmak için kullanıyor, sahte reformlar yapıyor.

Dünya Suriyeli muhalifleri açıkta bıraktı

İstanbul’da 80’den çok ülkenin katıldığı Suriye Halkının Dostları toplantısıyla görüldü ki uluslararası camia Suriye konusunu ne yapacağını bilmiyor: 1) Annan Planı yürürlüğe giriyor ama bu Esad’a şans tanıyan bir plan ve üstelik yaptırım ve tarih kesinliği yok. 2) Suriye Ulusal Konseyi muhaliflerin çatı örgütü olarak tanındı ama tek muhatap olarak değil. 3) Suriye halkının kendilerini savunma hakkı kabul edildi ama bunu neyle nasıl yapacağı söylenmedi. Dünyanın kararsızlığı Suriyelileri umutsuzluğa düşürdü mü?

Uluslararası camia Suriye muhalefetini ortada bıraktı açıkçası. Bir yıl oldu az değil. Ölenler 9 bin civarında. Başbakan Erdoğan sayının daha fazla olabileceğini söyledi İstanbul toplantısında. Suriyeliler de “Arap Birliği bizi yalnız bıraktı. Dünya bizi yalnız bıraktı” diyorlar. Cuma sloganlarını takip ederseniz Suriyelilerin hissettiği yalnızlığı anlarsınız. Zaten Esad rejimi de erkenden zaferini ilan etti. Dışişleri Sözcüsü Cihad Makdisi “Devletin çökertilmesi imkan ve ihtimali ortadan kalkmıştır. Bundan sonra ancak siyasi çözüm olur” dedi. Onlar rejim değil devlet diyerek kendilerini daha meşru göstermeye çalışıyorlar. Ve onlar için siyasi çözüm de muhalefetin teslimiyeti.

Uluslararası kamuoyu Suriye konusunda neden bu kadar çekinceli ve ağır? BM güvenlik konseyinde Rusya ve Çin faktörü var engelleyici olarak ama ABD de Esad’a müdahale konusunda hiç istekli değil. Neden sadece Obama’nın seçime hazırlanması mı?

Rusya ile Çin ile ortaklığı var, başka şeyler var ABD açısından. Bir de Suriye çok önemli değil onun için. Petrol olmaması nedeniyle, İsrail’e yakın olması hasebiyle. Oradaki yapıyı çözdüğünde yeni yapının İsrail’e zarar verip vermeyeceği belirsiz. Dolayısıyla Nasrallah 1) Amerikan müdahalesi olmayacak 2) Araplar müdahale etmeyecek. 3) Arap Birliği’nin Bağdat zirvesinde muhaliflerin silahlandırılmasının önü açılmadı. Yani muhalefete yardım edilecekse de askeri kanada yardım anlamında açık ifadeler yok. Dolayısıyla “rejim kalacak, bu böyle gider” diyor Nasrallah. Maliki de İstanbul’da hem S. Arabistan’a hem Katar’a sözlü olarak saldırdı ve “Suriye rejimi kalacak” dedi. Yani, Uluslararası camianın seyirci kalması nedeniyle rejimin yerini sağlamlaştırdığı kanaatinde.

Arap Baharı yaşayan diğer ülkelerde süreç çok daha net ve hızlı yaşandı. Suriye’de niye böyle olmadı?

Suriye’de sürecin uzamasının nedeni işin çapının daha büyük olması, dünya dengelerini etkileyecek olması.

Beşar Esad belli bir ölçüde öldürüyor

Tamam bir taraftan Esad rejimi çok daha sağlam, farklı bir denklemle kurulmuş. Bir taraftan muhalifler daha düne dek zayıf ve dağınıktı. Öte yandan Suriye bir Libya değil, petrolü yok, doğalgazı yok, suyu bile yok ve Batı için müdahaleyi hızlandıracak bir şeye sahip değil. Ama insanlar ölüyor her gün. Bosna’daki durum Suriye’de tekerrür mü edecek?

Hangi rakam, hangi zayiat, tahribat Batı’yı harekete geçirebilir? Aslında bunun bir ölçüsü var, Suriye rejimi de bu ölçüyü biliyor. Ölçüyü bildiği için böyle davranıyor.

Nedir o ölçü?

Küçük yoğunluklu bir savaş yaşanıyor Suriye’de. İnsanlar rejimle karşı karşıya ama düşük yoğunlukta. Bazıları Suriye’de iç savaş var diyor ama… İç savaş ne demek? Bosna’daki gibi yüz binlerin ölmesi.

Dünya o limitin dolmasını mı bekliyor?!

Maalesef öyle bir şey var. Esad da bunu biliyor ve bir şekilde ölüm yoğunluğunu düşük tutuyor. Halbuki insan cinsine bir saldırı bu. Kur’an-ı Kerim, Tevrat’ın ayetini teyit ederek söylüyor “bir insanı öldürmek insanlığı öldürmek gibidir” diye. Ondan dolayı Batılıların hareketsizliğini şöyle özetlemek mümkün: 1) Suriye’de fazla iştah açıcı bir şey yok Batı açısından. 2) Libya’yı olayların Suriye’ye gelmemesi için yavaşlatıcı bir unsur olarak gördüler. İran aslında Kaddafi rejimiyle içli dışlı bir ülke değil ama el altından Libya’yı destekledi. Arap Baharını frenlemesini umdu, öyle de oldu. Suriye de Libya’yı kullandı, hatta ilk günlerde dendi ki Suriye’den pilotlar var Kaddafi ordusunda. Hatırlayın Suriye Müftüsü Ahmet Hassun Türkiye’ye gelip Diyanet İşleri Başkanı’yla görüştüğünde, daha Suriye’de olaylar başlamamışken “Kaddafi haklıdır, desteklenmesi lazım” diye açıklama bile yaptı. Kaddafi direnirse olayların Suriye’ye intikali gecikir diye düşündüler.

Ama Batı Libya konusunda gayet acul davrandı?

Uluslararası camia Libya’da petrol ve başka nedenlerden dolayı farklı davrandı. Zaten Suriye’de rejimin kendi içinde bütünlüğü var, bir şekilde azınlıklara dayalı. Kaddafi’nin ise bir kabilesi vardı fakat kabile geçişli değil. Suriye’deki azınlıklar ise geçişli. O yüzden gerçekten nevi şahsına münhasır. 3) Stratejik nedenlerden dolayı.

Peki, İsrail tüm bu denklemlerin neresinde?

Strateji bahsinde. İki boyutu var, biri İran, diğeri İsrail. İki rejim de Suriye noktasında aynı düşünüyorlar.

Halbuki İran ve İsrail düşman rejimlerdir?

Öyle ama şöyle: İran projesi Humeyni iktidarıyla İslam dünyasına açıldı. 50-100 yıl içinde İran’ın İslam dünyasına hakim olma planından bahseden kitaplar var malum. Fiilen Suriye üzerinden böyle oldu. Hafız Esad ile Humeyni arasında mutabakat sağlandı. Irak da aynı yapı içine girdi ve Hizbullah’la bu genişledi, Lübnan üzerinden Akdeniz’e açılmış oldu. Orada ciddi bir Şii hattı oluştu. İran’ın arkasında Rusya ve Çin var. İsrail de bir şekilde Batıyı bloke ediyor. Ortadoğu uzmanı William Hale “Suriye, İsrail, Türkiye, Irak, İran var bölgede, bölge hassas, Suriye’ye müdahale edilmez” diyor. Zaten BOP’un revize edilmesinin nedeni İslamcılardı. İsrail dedi ki “Liberalizm İslam dünyasında kök salmadan üstünkörü demokrasi getirirseniz sandıkları camiye koymuş gibi olursunuz. İsrail düşmanı İslamcılar iktidara gelir ve aralarında birleşmek isterler”. Bugün İsrail aynı kanaati Suriye için de taşıyor ve Batıyı bloke ediyor. Hâkim görüş “Beşar Esad rejiminin yıkılması İsrail’in sonunu getirir” şeklinde.

Bir elinde Tel-Aviv, bir elinde Tahran

Aynı Batı, özellikle ABD İran’a karşı hamleler yapıyor. Suriye İran’ın güvenlik hinterlandında bir ülke. Dolayısıyla Batı için İran’ı zayıflatmanın önemli ayaklarından biri de Suriye’de Esad’ı yıkmak değil midir?

İsrail’in tezat tehditleri var. 1) İran’ın silahlanması İsrail için tehlikelidir. Lakin Irak ABD ile hala ihtiyaç ilişki içinde ve İran’la da ilişkileri yüksek seviyede 2) Suriye dahil Şii hattın İsrail’e tehdit olduğunu söylemek yanlış değil ama Suriye rejimi 40 yıldır İsrail acısından bir istikrar unsuru. 3) Baas rejimi İsrail’in varlığına tehdit değil siyasi pazarlığa açık. İstediği Golan Tepelerinin verilmesi. Dolayısıyla Suriye rejimi, zıtlara oynayan ve zıtların üstünden hayatını devam ettirmek isteyen bir rejim. Bunu da gayet iyi oynuyor. Bir eli Tahran’da bir eli Tel-Aviv’de.

Uluslararası kamuoyu açısından netleşen bir plan yok anlaşılan. Sizce Türkiye ne yapmak istiyor?

Askeri müdahale seçeneği geri plana düşmüş durumda. Ekonomik olarak Esad rejiminin boğulması planlanıyor. Ekonomik ambargo Esad üzerindeki siyasi şemsiyenin çekildiği anlamına gelir. Bu yöntem, rejimi gerçekten zayıflatıyor ama uzun vadede. İran Rusya Çin Hindistan gerçekten güçlü ülkeler ve bir şekilde Suriye buralardan besleniyor. Türkiye de bu seçeneğe bel bağlamış durumda. Zaten Abdullah Gül de, İngiliz gazetecilere “Ekonomik ambargoya şans tanınması lazım” dedi.

Kürtler Suriye’de kazan kazan oynuyor

Suriye konusu Türkiye için PKK bahsinden, Kürt meselesinden bağımsız değil. PKK’nın büyük Kürdistan hedefi, KCK’nın soyut düzlemde böyle bir örgütlenmesi var. Esad-PKK işbirliği malum. Suriye Kürtlerinin Esad sonrası dönemde K. Irak’taki gibi özerk bir Kürt bölgesi yaratmak hedefi de. Türkiye, Irak’ta olanın bir de Suriye’de olmaması için tedbir almaya mı çalışıyor? Suriye politikasını bu mu belirliyor?

Türkiye’nin kaygıları dikkate alınmalı. Kürtler “kazan kazan” oynuyor. Muhalifler kazansa da, Esad kalsa da kazanmaya ayarlılar. Daha şimdiden “Suriye bir Arap devleti midir değil midir diye tartışmaya başladılar. Bu istek muhalifleri zayıf düşürüyor. Ama nihai amaçlarının gerçekleşmeyeceği kanaatindeyim. Türkiye de baştan biraz yalpalar gibi görünse de konuya sadece Suriye halkının hakları ve özgürlükleri açısından bakıyor. Bu en başından beri böyleydi. Başbakan hep “Biz Suriye halkının yanındayız” diyor.

Arap Baharı suskun muhalifleri uyardı

Suriyeli muhalifler nihayet birleşti ama yine de çok zayıf değiller mi?

Suriye’de değişim umudu olmadığı için şimdiye dek aktif muhalefet yoktu. Tek muhalefet Müslüman Kardeşlerdi. Diasporadakiler rejimle uzlaşmanın yollarını arıyordu. İçeridekiler Arap Baharı ile kendilerini ortaya koydular. Bunun dışında potansiyel vardı ama herkes kendi sesini bastırıyordu. Eyleme geçtiğinde ölüm kaçınılmazdı çünkü. Arap Baharı işte bunu değiştirdi. Bundan dolayı bölük pörçük bir muhalefet vardı, bir araya gelmeleri zordu. Birbirlerini gerçekten tanımıyorlardı. İstanbul’da tüm muhalifler Suriye Ulusal Konseyi’nin altında toplandı ve bir deklarasyon yayınladı, demokratik çoğulcu sistemi öneren, öngören. İster kadın, Hıristiyan, bir Müslüman mezhebinden veya farklı dinden, herkes eşit şansa sahiptir, cumhurbaşkanı, milletvekili, başbakan adayı olabilir şeklinde. Müslüman Kardeşler buna sıcak bakmaz sanılıyordu lakin çoğulcu sistem İslami referanslarda zaten var.

Esad Suriye’yi çiftlik halkı ırgatları sanıyor

Muhalifler içinde özellikle güçlü damar hangisi? Müslüman Kardeşlere karşı Batının çekincesi vardır ama durum böyle mi hakikaten?

Yok. Müslüman Kardeşler içeride çok baskın değiller ama dışarıda daha teşekküllüler. Üç grup var İslami kesimde; Müslüman Kardeşler, Selefiler ve İmaduddin Reşit’in liderliğindeki İslami Demokratik Cephe. Ama omurga bağlantısız kitleden oluşuyor. Bir de seküler Arap milliyetçiler var tabi.

Beşar Esad diğer Arap diktatörlerin başına nelerin geldiğini gördü. Kaddafi’nin nasıl öldüğünü, Mübarek’in nasıl yargılandığını, Bin Ali’nin nasıl kaçtığını. Korkuyor olmalı?

Mümkündür. O duygu gerçekle arasında perde olabilir. Bu adamlar ülkelerini çiftlik içindekileri de ırgat olarak görüyorlar. Asıl hataları bu. En başından halkının taleplerine karşı durmayacaktı. Kademeli kansız bir geçişe razı olsaydı, şu noktaya da gelinmeyecekti.

Star Gazetesi-9 Nisan 2012

Fadime Özkan’ın röportajı

6 Nisan 2012 Cuma

Çocuklarımız kimlere teslim ediliyor

Manisa’nın Turgutlu İlçesi Gazi İlköğretim Okulu’nda, Bayram Dalga isimli Şii – Caferi mollanın verdiği ders basında geniş yankı buldu. Konu medya tarafından önemsenerek neredeyse tüm gazetelerde haber yapıldı.

Şii – Caferi molla, derste Alevilik ve Caferiliği aynı başlık altında anlattığını ifade etti. Bu açıklama İran’ın son dönem yayılmacılık politikaları ile birebir örtüşmektedir. İran, ülkemizdeki milyonlarca Alevî vatandaşımızı,  Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal ederek etkilemek istediği ve bu konuda büyük gayretler sarf ettiği bilinen bir gerçektir. Gerçekte ise, Alevilik ve Şiilik zıt kutuplarda yer almaktadır. Alevi vatandaşlarımız, İran’a angaje olmuş Caferilerle birlikte anılmaktan ve kendilerini Caferilerin sahiplenmeye çalışmasından ciddi rahatsızlık duyuyorlar.

7. sınıf öğrencilerine ders veren Şii – Caferi molla Bayram Dalga’nın, tüm mezheplerin bir olduğu, mezhep olgusunun sonradan çıktığı, Sünnilik ile Şiilik arasında pek fark olmadığını anlattığı haberlerde yer aldı. Bilindiği üzere, Şiilik inancının Müslümanlıktan en büyük farklarından birisi takiyyedir. Caferi mollaların diğer sohbetlerine bakıldığında, Sünnileri Müslüman olarak bile görmedikleri anlaşılır.

İnternette kısa bir sörf sonucu, Caferi İmamların Müslümanlık hakkındaki düşüncülerine ulaşılabilir. Caferi mollaların vaaz ve sohbet videolarının yer aldığı sitelerden birisi de “Kerrar.com” ismi verilen İran orijinli bir  Şii – Caferi sitesidir.

Kerrar.com’da yer alan videolar ilk olarak Youtube kullanıcılarının tepkisini çekmişti.  ”Yerli Şii Hoca’dan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e Şok Küfürler!!!” ve “Yerli Caferi Şii Hoca’dan Şok 2: Şeytan Küçük Düşman, Hz. Ömer Büyük!!!” isimli videolar, “GaribGenc” isimli duyarlı bir Youtube kullanıcısı tarafından, internete yüklenmiş ve Caferi mollaların vaazlarından şok kesitler Youtube kullanıcılarının dikkatine sunulmuştu.

Aşağıda yer alan videoda Şii – Caferi İmamların Sünni ve Alevi Müslümanlarla ilgili verdikleri vaazlardan derlenmiş kısa bir kesite ulaşacaksınız. Şii – Caferi mollaların, İslamiyet / İslam büyükleri ilgili düşüncelerini ve körpecik zihinli ilköğretim çocuklarımızın kimlerin ellerine bırakıldığını takdirlerinize havale ediyoruz. 

Bir Ayetullah profili: Ali Hamaney

İran ve Şiiler tarafından, İslam dünyasının lideri olarak takdim edilmeye çalışılan İran Dini Lideri Ali Hamaney hakkında aşağıda özet bilgiler bulacak ve onun şahsında bir Ayetullahın profilini tanıyacaksınız:
  • Ayetullah Ali Hamaney’in peygamberler gibi günahsız olduğuna ve günah işlemeyeceğine inanılmaktadır. Bu yönüyle adeta Papa konumundadır.
  • Lüks eşya koleksiyonları, altı adet sarayı ve mut’alı eşleri olan Hamaney’in bilinen şahsi serveti 30 milyar dolar, ailesinin ise 6 milyar dolar civarındadır.
  • Hayatı dışarıya saklı tutulan Hamaney’e gizemli dini bir karizma kazandırılmaktadır.
  • Cumhurbaşkanından yasama, yürütme ve yargı başkanlarına, maliye ve ticaret bakanlarından dini liderlere herkesle doğrudan periyodik görüşen Hamaney, tüm sistemi kontrolü altında tutmaktadır.
  • Ülkenin ve dünyanın farklı yerlerinden özel olarak avlanan, yetiştirilen ve 500.000 dolarlık özel cihazlar ve çeşnicibaşılarla test edilen havyar, alabalık, sülün eti, bıldırcın eti gibi özel yiyeceklerle beslenmektedir.
  • At meraklısı olan Hamaney’in toplamda 40 milyon dolarlık 100 kadar atı, bunları barındırdığı özel çiftlikleri, gezdiği uzak yerlere atları taşımak için kullanılan bir A330 uçağı ile kısa mesafeler için kullanılan üç adet tırı vardır.
  • Haberleri ve basını takip etmenin dışında, kitap okumak ve dini ilimlerle ilgilenmek için pek zamanı yoktur.
  • Bırakamadığı sigara tiryakiliğinin yerini pipo kullanarak doldurmuş; içlerinde en pahalısı 300.000 dolarlık pipoların da bulunduğu 2 milyon dolarlık pipo koleksiyonuna sahiptir. Merakına vakıf olan yabancı devlet adamları, Hamaney’in koleksiyonunu zenginleştirecek parçalar hediye etmektedir.
  • Hamaney’in yine içlerinde en pahalısı 500.000 dolar olan 300 yüzüklük, en pahalısı 200.000 dolar olan toplamda 1.2 milyon dolarlık 170 bastonluk ve en pahalısı 30.000 dolarlık yaklaşık yarım milyon dolarlık cübbe koleksiyonları vardır.
  • Hamaney’in eşi Hoceste’nin kardeşleri ülkenin en zenginleri arasına yükselmiştir. Hoceste ve yavruları, hizmetçilerinden masörüne, kuaförlerinden aşçılarına lüks ve debdebe içinde yaşamaktadır.
  • Hamaney’i ziyaret etmek hac ibadeti olarak kabul edilmektedir. Müşküllerinin çözülmesini isteyen tüccar ve işadamları bu ziyaretleri yüksek meblağlı ödemeler yaparak ayarlarlar.
  • Hamaney’in bir şey yediği kase kutsal olur, yürüdüğü yerler öpülür, koklanır.
  • Hamaney’in 10.000 kişiden oluşan özel koruma ekibi vardır. Sadece 500 kişi, damatlar ve bacanaklara kadar aile üyelerini korumaktadır.
  •  
  • Malikanesinde sadece kendisine hizmet veren yer altı hastanesi ile karada hizmet veren tır ve havada hizmet veren uçak mobil hastaneleri mevcuttur.
  • Muhtemel ihanete karşı herkesi dinleten ve hergün yatmadan önce bu kayıtları dinleyen Hamaney, daefalarca depresyon tedavisi görmüştür.
  • Yılın yarısı Hamaney’in yurtiçi seyahatlarında ve sayfiye yerlerinde geçmektedir. Seyahatte günlük masrafı 50.000 dolar olan Hamaney’i, seyahat esnasında 1200 kişi korumaktadır.
  • Nükleer saldırılara karşı yerin 60 metre altında 5000 metrekarelik malikanesi olan Hamaney’in yerin üstünde olan malikanelerini ve büyüklüklerini saymaya lüzum yoktur.
  • Kişisel seyahatlari için bir Airbus, çocukları için iki Boeing 707,  yakınları için beş Falcon ve beş helikoptere sahiptir.
  • Petrol Bakanlığına öz kardeşini getiren Hamaney, başta petrol ticareti olmak üzere, otomotiv ve gıda sektröründe ülkenin kaymağını yemektedir.
İran halkı ve dünyanın değişik coğrafyalarında yaşayan Şiiler, mütevazi yaşam sürdüğüne (!?) inandıkları Hamaney ve diğer Ayetullahlar için, kazançlarının önemli bir bölümünü aralarında toplayarak İran’a göndermektedirler.
Suni ışıkla nurlandırılan Hamaney!

İran'dan Türkiye'ye Suriye resti

İran, önümüzdeki hafta başlaması beklenen nükleer müzakerelerin Türkiye’de yapılmasının mümkün olmadığını net bir dille ifade etti. İran, “Türkiye’nin görüşmelerden dışlanmasına” gerekçe olarak Ankara’nın Suriye konusundaki tutumunu gösterdi.

İran Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Alaaddin Burucerdi, El Alem televizyonuna yaptığı açıklamada, “Türkiye artık dışlanmıştır” dedi.

AFP’nin aktardığına göre Burucerdi, “Türkiye’nin Suriye konusundaki radikal ve mantıksız tavrını göz önünde bulundurduğumuzda, Türkiye fiilen toplantıya ev sahipliği yapma yetkinliğini kaybetmiştir” diye konuştu.

 Ankara İran‘dan izahat istedi

Birçok İranlı yetkili de dün yaptıkları açıklamalarda, 13 ve 14 Nisan tarihlerinde yapılacak görüşmelere, Bağdat ya da Pekin’in ev sahipliği yapabileceğini ifade etmişti. 

Özellikle Meclis Başkanı Ali Laricani’nin hafta sonu İstanbul’da yapılan “Suriye Halkının Dostları Konferansı” konusundaki ağır eleştirileri üzerine Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İran’dan izahat istendiğini açıkladı. 

İranlı Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi’yi arayan Davutoğlu, mevkidaşının kendisine İran İslam Cumhuriyeti adına yapılan bütün açıklamaların sadece dışişleri bakanı, cumhurbaşkanı ve dini lider tarafından yapıldığını, diğer açıklamaların bir bağlayıcılığının bulunmadığını söylediğini bildirdi.

İstanbul teklifi İran‘dan gelmişti

Türkiye, en son Ocak 2011’de yapılan İran nükleer görüşmelerinde ev sahipliği yapmıştı. 

Önümüzdeki hata yapılacak görüşmelerin İstanbul’da yapılması önerisi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Tahran ziyareti sırasında İran’dan gelmişti.

 Kaynak: Hürriyet-05.04.2012

Mehmet Şevket Eygi'den, 'Devlet felsefesi' dersi

(MEHMET ŞEVKET EYGİ/Milli Gazete)          “İran, ülkemizdeki milyonlarca Alevîyi Câferî yapmak istiyor ve bu konuda büyük gayretler sarf ediliyor.

Ülkemizde Şiî camilerinin sayısı 300’ü geçmekte iken İran’ın başşehri Tahran’da niçin bir tek Sünnî camii yoktur ve yapılmasına izin verilmemektedir?”

Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki bir devlet ilköğretim okuluna sarıklı cüppeli sakallı bir Şiî hocası çağırılmış ve sınıfta Sünnî çocuklarına ders/konferans verdirilmiş.

Sabataycı Kemalist medya bu hadiseyi hiç garipsemedi ama okula sarıklı cüppeli sakallı bir Sünnî hoca veya tarikat şeyhi davet edilmiş olsaydı, sanırım kıyamet koparırlardı.

Şiî hocası, küçük Sünnî çocuklara mezhep sonradan çıkartılmıştır demiş. Afganîce bir söz etmiş.

Acaba Şiiliğin taqiyye ve kitman şartından da bahs etti mi, bilmiyorum. Mâlum, Câferî mezhebinde, Şiî olmayanlara taqiyye ve kitman yapmak farzdır. Nasıl bir farzdır? Günlük namazlar gibi… Onların akaid imamları “Taqiyye ve kitman bizim dinimizdir” derler. Yine “Taqiyye ve kitmanı terk eden dini terk etmiş gibi olur” inancına sahiptirler.

Ülkemizde Şiîlik konusunda büyük gelişmeler yaşanmaktadır. Yeni yapılan Şiî camilerinin sayısının 300 geçtiğini geçen sene duymuştum.

İran, ülkemizdeki milyonlarca Alevîyi Câferî yapmak istiyor ve bu konuda büyük gayretler sarf ediliyor.

Sünnîlikle Şiîlik arasında usûlde, temelde, esasta büyük farklılık, ihtilaf ve tefrika olmadığı iddia ediliyor. Acaba öyle mi? Osmanlı ile İran niçin asırlar boyunca savaştı?

İran’ın başşehri Tahran’da niçin bir tek Sünnî camii yoktur ve yapılmasına izin verilmemektedir?

Pakistan’da niçin Sünnîler ile Şiîler arasında büyük gerginlik vardır ve kan dökülmektedir?

Türkiye’de 300 yeni Şiî camii yapıldı ama 20 milyon Sünnînin yaşadığı İran’da bu miktarda Sünnî camii yapılmış mıdır?

İrak’ın yeni Şiî hükümeti niçin Sünnîleri ezmektedir.

İran, Suriye’de Sünnî çoğunluğu ezen ve öldüren Nuseyrî azınlık zulüm rejimini niçin desteklemektedir?

Ajanslar İrak’ta Fursanü’l-Emel adı altında bir milyon kişilik bir Şiî ordusunun kurulmakta olduğunu yazıyor. Bu ordu Siyonistler ve Haçlılarla mı çarpışacaktır?

Ankara’daki Diyanet, bu gelişmelere ne demektedir?

Tamtamlarını ve ayak seslerini duyduğumuz Ortadoğu savaşı patlayınca Şiîler ve Sünnîler din kardeşleri olarak aynı cephede Kur’an ve Sünnet için birlikte mi çarpışacaklardır?

05.04.2012

Şia, hem Radikalleri hem Alevileri kullanmak ister

Safevi Devleti döneminde, İran – Pers yayılmacılığını gerçekleştirmek amacıyla, Şiiliğin resmi din ve ideoloji olarak kabul edildiğini daha önce teferruatlı olarak izah etmiştik. İran günümüzde de, yayılmacılık ve istihbarat maksadıyla, bir yandan Ülkemizde ve Ortadoğu’da yaşayan radikal grupları kullanmaya çalışırken, diğer yandan Ehl-i Beyt sevgisini yaşatan Alevi vatandaşlarımızı hedefleri arasına almıştır. Şiilik ideolojisini oluşururken Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal eden İran, aynı suiistimali Alevi vatandaşlarımız üzerinde uygulamak istemektedir.

İslamın ana kaynaklarını temelde inkar ettiği halde sözde şeriatçı tavırlar sergileyerek radikal grupları etkilemeye çalışan İran’ın Şii mollaları, bir yandan da Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal ederek Alevi vatandaşlarımıza şirin gözükmeye çalışmaktadır. Yayılmacılık faaliyetleri için kendilerine özgürlük alanı açmak maksadıyla, dini özgürlükler kapsamında Sünni ve Alevi yurttaşlarımızın özgürlük alanından yararlanmak istemektedirler.

İran ve Fars yayılmacılığı idealinin ürettiği Şiilik ideolojisi ile Türk Kültürüyle yoğrulmuş Ehl-i Beyt sevgisinin sentezi olan Alevilik arasında hiçbir benzerlik yoktur. Şiiler ne kadar Sünni Müslüman iseler, ancak o kadar Alevidirler.

Şiilik ile alevilik arasındaki farkları açıklamak gerekirse;

Alevilik İslam’ın içinde Türk kültürü ile şekillenmiş bir tasavvuf yoludur; Müslüman Türk ve Anadolu kimliğini yansıtır. Oysa Şiilik, İran Fars yayılmacılık ideolojisinin, İslam’a alternatif olarak kurguladığı bir dindir ve Pers İran kimliğine dayanır.

Alevilerin Ehl-i Beyt’e bağlılığı insan, din ve tabiat ilişkilerini daha somut olarak kavramak içindir. Oysa Şiiler, İslam’ın ana kaynaklarına düşmanlık ederken kendilerine bir dayanak bulmak için ehl-i Beyt’e yapılmış zulümleri suiistimal ederler.

Aleviler, Ehl-i Beyt’e yakın durarak ve onları örnek alarak İnsan-ı Kamil’e ulaşma amacı güderler. Oysa Şiiler, siyasi olarak nüfuz elde etmek için Ehl-i Beyt’i suiistimal ederler.

Alevilik şeriat, tarikat, marifet, hakikat aşamalarını kabul eden bir tasavvuf yoludur. Şiilikte ise tasavvuf tamamıyla reddedilir, İran’da tasavvuf ekolleri yasaktır. Ehl-i küfür olarak suçlanan Aleviler, İran’da dini özgürlüklerini yaşayamadıkları gibi, canları ve malları da tehdit altındadır.

Aleviliğin “eline, beline ve diline sahip olma” şeklinde özetle tarif edilen üstün bir ahlak anlayışı vardır. Oysa Şiilikte, hem halkın kazancına göz dikilmektedir, hem mut’a nikahı adı altında para karşılığı fuhuş yapılmaktadır, hem de yalan ve ikiyüzlülük adeta dinin esası haline getirilmiştir. Hiçbir Alevi vatandaşımız bu aşağılık eylemleri kabul etmez.

Aleviler geçmişini Ahmet Yesevi’lere, Hacı Bektaş-ı Veli’lere, Yunus Emre’lere, Mevlana’lara dayandırır. Şiiliğin temelini ise Yemenli Yahudi dönmesi İbn-i Sebe atmıştır.

Aleviler, Horasan’ın ve Anadolu’nun İslamlaşmasında rol oynamış ve Haçlılar’a karşı koymuşlardır. Şiiler ise, Kabe’yi basıp Hacer-ül Esved’i çalmış (Şii Ebu Tahir, yıl 930) ve Müslümanlara karşı Haçlılarla işbirliği yapmışlardır.

Alevilikte Kur’an’a, sünnete ve Ehl-i Beyt’e bağlılığı ifade eden ikrar, biat ve teslimiyet vardır; dünyadan vazgeçmekle (ölümden önce ölümü bilmekle), hakikata uymakla ve teslimiyetle insanlar ruhi ve kalbi açıdan özgürleşirler. Oysa Şiilikte, ruhban sınıfı oluşturan ve dini kafalarına göre değiştirme hakkına sahip imamlara körü körüne bağlılık vardır ve insanlar menfaatlar ve korkular karşısında köleleştirilirler.

İlköğretimde rezalet: Derste Şiilik propagandası

Manisa’nın Turgutlu İlçesi’nde eğitim veren Gazi İlköğretim Okulu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmenlerinden Durmuş Ali Etbaş, okul müdüründen izin alarak Caferi İmam Bayram Dalga’yı derse davet etti. İmam Bayram Dalga, 7’nci sınıflara Şiiliği anlattı.

İmam Bayram Dalga, Caferi cemaatinin Turgutlu’da 6-7 bin civarında bir nüfusa sahip olduğunu, namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadet konuları ile inançla ilgili temel esaslarda diğer hak mezheplerden pek farklı olmadıklarını örnekler vererek açıklasada, Şia’nın hangi yönleriyle İslamiyetten ayrıştığına çok değinmediği öğrenildi.

Caferi imam’dan Şiilik propagandası

Çocukların Şiilikle ilgili sorularını yanıtlayan İmam Dalga dersinde çokça Birlik ve Beraberlik vurgusu yaptı. İmam Dalga derste Alevilikle Şiiliğin aynı mezhepler olduğunu vurguladı. Oysa çocukların daha önce Cem Evini ziyaret ettikleri ve Caferilik ile Aleviliğin birbirine pek benzemediğine dair yorumlar yaptıkları öğrenildi.

İmam Dalga 7. sınıf öğrencileri arasında farklı giyim tarzıyla ilgi odağı oldu. Okul müdürü ve Din Kültürü öğretmeninin yarattığı ders ortamında Şii İmam’ın Şiilik propagandası için çok uygun bir zemin buldu. Bazı velilerin yapılan uygulamadan hoşnut kalmadıkları, velilerin, çocuklar islamiyeti tam manası ile öğrenmeden Şiilikle, çocukların zihinlerinin bulandırıldığını bildirdiler.

İran'ın Şii refleksi, akan kanın durmasına mani oluyor

(EBUBEKİR SİFİL/Milli Gazete)         
Eğer İran’ın gerçekten mezhep ihracı gibi bir derdi yoksa, anayasasından resmî mezhebin Caferiyye/İsnaaşeriyye olduğunu belirten cümleyi kaldırsın. Onun yerine İran’ın mezhepçiliğe karşı olduğunu, bütün fırka ve mezhepleriyle Ümmet’in tamamını kucakladığını ifade eden bir cümle koysun anayasaya.

İran ve Hizbullah ne kadar asılırsa asılsın Beşşar Esed yönetimi eninde sonunda halkın gücü karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlayacak.

Esasında İran baştan beri birleştirici bir politika izleseydi bölgedeki dengeler bugün çok daha farklı olurdu. Ama tarihsel kökleri derinlere uzanan şii refleks buna mani oluyor.

Esed yönetiminin gitmesiyle bölgedeki güç dengesi kökünden değişeceğini görmek kehanet değil.”

Suriye meselesi gittikçe “sarmal”a dönüşüyor. Beşşar Esed yönetimi İran ve Hizbullah desteğini de arkasına alarak tankı-topu ne varsa bütün gücüyle halkına soykırım uygulamaya devam ediyor. O devam ettikçe halktaki direniş iradesi daha bir bileniyor ve direniş safları her geçen gün yeni katılımlarla sıklaşıyor, güçleniyor.
Suriye meselesi bağlamında birkaç nokta üzerinde durmak gerekiyor:

1. Artık ayan beyan anlaşılmış bulunmaktadır ki İran’ın bölgede “Ümmet” merkezli bir duruşu yok; onun yerine “mezhep” merkezli bir politika izlemeyi tercih ediyor İran. Haylidir bu meseleyi konuşuyoruz gittiğim yerlerde. İran’ın, Hizbullah ve Hamas’la birlikte bölgede emperyalizme karşı Ümmet’i temsil eden bir “direniş cephesi” oluşturduğu propagandası hayli tutmuş görünüyor. Oysa ne böyle bir cephe var, ne de İran’ın böyle bir düşüncesi.

Bunu söylediğim zaman benim “mezhepçilik” yaptığımı söyleyenlere diyorum ki: Eğer İran’ın gerçekten mezhep ihracı gibi bir derdi yoksa, anayasasından resmî mezhebin Caferiyye/İsnaaşeriyye olduğunu belirten cümleyi kaldırsın. Onun yerine İran’ın mezhepçiliğe karşı olduğunu, bütün fırka ve mezhepleriyle Ümmet’in tamamını kucakladığını ifade eden bir cümle koysun anayasaya.

Öte yandan, sırf Iraklı Şiilerin belli bir güç olarak denklemde yer alması seçeneği karşılığında Irak’ın işgaline destek veren İran’ın, Suriye’deki muhalefeti “Batı destekliyor” gerekçesiyle gözden düşürmeye yönelik kara propagandası “kral çıplak” diyor; ama gören gözlere…

2. Suriye’de muhalefeti oluşturan cephenin homojen olmadığı doğru. Bir tarafında Sünnî Müslümanların, diğer tarafında laiklerin bulunduğu karma bir yapı var ve bu da gayet tabii bir durum. Bunu bahane ederek İran’ın ve Beşşar Esed’in muhalefeti Batı’nın ve İsrail’in manipüle ettiğini/yönettiğini söylemesi inandırıcı olmaktan çok uzak. Muhalefet cephesi içinde farklı grupların olmasından daha tabii ne olabilir? Muhalefet cephesi içinde Batı’ya yakın grupların bulunması Şii cephenin halkı boğazlamasını mazur göstermeye elbette yetmez.

3. ABD’nin çekilmesiyle Irak’ta ortaya çıkan ve gittikçe derinleşen çatlak, Şii yayılmacılığın İslam dünyasında hangi boyutlara ulaştığını gösteren bir diğer gelişme. ABD’nin İran’ın doğrudan ve/veya dolaylı desteğiyle gerçekleştirdiği Irak işgali, Sünnî kesimin yok sayılmasıyla/ezilmesiyle, buna mukabil Kürt etnisitesine dayalı bir özerk yapıyla, daha baskın biçimde Şii karakterli bir yeni gücün ortaya çıkmasına yol açmıştır netice olarak.

4. İran’ın Suriye iktidarının muhafazasına bu kadar önem vermesi, bölgedeki önemli dayanaklarından birisini kaybetmeme refleksine dayanıyor. Empati yaparak düşündüğümüzde bu durumu anlamak zor değil. İran bir yandan mezhebe dayalı bir hinterland oluşturmak isterken bir yandan da mevcut avantajlarını korumak istiyor. Nükleer güce sahip, bölgede bir “şii hilali” oluşturmuş bir İran’ın ne anlama geldiği Batılı ülkelerden çok İslam Dünyası’nı ilgilendiriyor elbette.. Esasında İran baştan beri birleştirici bir politika izleseydi bölgedeki dengeler bugün çok daha farklı olurdu. Ama tarihsel kökleri derinlere uzanan şii refleks buna mani oluyor…

5. Beşşar Esed yönetiminin bu şekilde devam edemeyeceği açık. 10 bini aşan ölü sayısı, dağılan yuvalar, göç eden 10 binlerce insan, yıkılan şehirler… bundan sonraki süreçte her şeyi unutup “beyaz bir sayfa” açmanın mümkün olmadığını açık biçimde gösteriyor. İran ve Hizbullah ne kadar asılırsa asılsın Beşşar Esed yönetimi eninde sonunda halkın gücü karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlayacak.

Bekleyip göreceğiz…

Esed yönetiminin gitmesiyle bölgedeki güç dengesi kökünden değişeceğini görmek kehanet değil.

03.04.2012