13 Nisan 2012 Cuma

İran ve söz

(YAVUZ BAHADIROĞLU/Yeni Akit Gazetesi)          Bizim Başbakan, İran’ı yönetenlere hitaben, “Sözünüzde durmazsanız itibar kaybedersiniz” deyince, içim “cız” etti, sevgili dostlarım…

Neden derseniz, İran’ın verdiği sözleri tutmadığına ilişkin çok bilgi var tarihte…

Yıl 1559: İstanbul’un fethinin üzerinden 106 yıl sonra…

Kanuni’nin son yılları…

Osmanlı hâlâ en parlak dönemini yaşıyor…

Devletin muktedir kadroları, yenilmez bir ordusu, sağlam bir maliyesi, ülke çapında yoksul bırakmayan bir sosyal yapısı var…

Ama aynı tarihte bir büyük olumsuzluk gelişiyor: İran’daki Safevi Devleti tehlike arz etmeye başlıyor…

Osmanlı barış arıyor, ama mümkün değil. Safevi Şahı, Çaldıran’ın intikamını alma sevdasında..

İlle de babasının (Yavuz) sert yumruğunu oğluna (Kanuni’ye) iade edecek…

Bunun çarelerini ararken, Kanuni ile oğlu Şehzade Mustafa’nın araları açılıyor. Mustafa Bey, “Artık babamız kocadı, şanlı dedemizin babasına yaptığını yapmak zamanıdır” diyerek, babasına meydan okuduğunu ilân ediyor. Safevi (İran) Şahı Tahmasb’dan yardım istiyor. Tahmasb, yardım sözü veriyor, ama babasının karşısında Şehzade’yi yalnız bırakıyor.

İran’a güvenip yola çıkan Mustafa Bey bu yolda hayatından oluyor (1553).

Bir süre sonra bu kez Şehzade Bayezid’le Şehzade Selim arasında kavga patlıyor. Şehzade Bayezid, babasının emrini dinlemiyor, tayin edildiği Amasya’ya gitmekte ayak sürçüyor. Bir taraftan da ordu topluyor.

Nihayet Şehzade Selim ile Şehzade Bayezid’in orduları Konya Ovası’nda kapışıyor. Osmanlı Ordusu’yla takviye edilen Şehzade Selim’in ordusu, Bayezid’in ordusunu iki günde perişan ediyor. Bayezid, Padişahlık umudunu Konya’da bırakıp önce valilik yaptığı Amasya’ya, oradan da Kağızman’a çekiliyor.

Artık her şey bitmiştir. Babasından yedi kıtalık bir şiirle özür diliyor:

“Ey seraser âleme Sultan Süleyman’ım baba,
“Tende canım canımın içinde cananım baba…
“Bayezid’ine kıyar mısır benum canım baba?
“Bîgünahım Hak bilür devletlü sultanım baba.”

Aynı ölçü ve kafiyeye sadık kalan Kanuni, idam fermanını yedi kıtalık bir şiirle tebliğ ediyor:

“Ey demaden mazhar-i tuğyan u isyanım oğul,
“Takmıyan boynuna hergiz tavk-ı fermanım oğul…
“Ben kıyar mıydım sana ey Bayezid Han’ım oğul?
“‘Bîgünahım’ deme bari tevbe kıl canım oğul.”

Şehzade Bayezid, öldürüleceğini anlayınca, Kağızman’dan Safevi (İran) topraklarına giriyor. Revan Beylerbeyi Nizamüddin Şahkulu’ndan, kendisinin ve ailesinin hayatının garanti edilmesi şartıyla, sığınma talebinde bulunuyor…

Osmanlı şehzadelerinin arasına kılıç girdiği günden beri, bundan nasıl yararlanabileceğini düşünen İran Şahı Tahmasb’a sığınma talebi ilâç gibi geliyor. “Fırsat ayağımıza geldi” diyor ve hayat garantisi vererek Şehzade’yi topraklarına kabul ediyor. Kazvin’de büyük bir törenle karşılıyor. Padişah muamelesi yapıyor. Hatta sarayında ağırlıyor.

Ama el altından da Kanuni’yi haberdar ediyor: “Şehzadeniz bizim şerefli misafirimizdir.”

Bunun Şehzade’nin idam hükmü olduğunu elbette biliyor. Verdiği sözü unutmuş, durumdan yararlanmaya çalışıyor.

Kanuni ile İran Şahı Tahmasb arasında zorlu bir pazarlık başlıyor. Sonunda anlaşma sağlanıyor: Şehzade Bayezid, 1 milyon 200 bin altın ve Kars Kalesi karşılığında Kanuni’ye satılıyor.

Ayrıca Şehzade Selim padişah olduğunda (çünkü tahtın başka varisi kalmamıştır), İran’la dost kalacaktır.

İran verdiği sözü yine unutmuş, çoktan sözünün üstüne yatmıştır.

İran’a güvenerek yola çıkan Şehzade böylece babasının cellâtlarına teslim ediliyor (25 Eylül 1561).

Tarih, “ders” almasını bilene ders, “ibret” almasını bilene ibrettir!

11.04.2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder