10 Şubat 2012 Cuma

Kanlı aşura yasları

Hicri yılın ilk ayı olan Muharrem’in 10. gününe “Aşure Günü” denmektedir. Aşure, normalde Müslümanlar açısından oldukça önemli ve sevinçli tarihi hadiselerin meydan geldiği bir gündür.

Aşure gününde, Hz. Adem’in tövbesi kabul edilmiş, Hz. Nuh’un gemisi tufandan, Hz. Yunus balığın karnından kurtulmuş, Hz. İbrahim’i atıldığı ateş yakmamış, Hz. İdris göğe yükseltilmiş, Hz. Yakup oğlu Hz. Yusuf’a kavuşmuş, Hz. Eyüp hastalığına deva bulmuş, Hz. Musa Kızıldeniz’den geçmiş ve Hz. İsa göğe yükseltilmiştir.

Bu müjdeli olayların yanı sıra, tüm Müslümanları derinden üzen ve Hz. Hüseyin’in şehit edilmesiyle sonuçlanan Kerbela Hadisesi de yine bugünde meydana gelmiştir. Böylece “Kerbela Hadisesi” tarihin mahzun sayfalarında yerini almıştır.

Kerbela’da yaşanan bu elim olaylar karşısında derin bir üzüntü duyan Ehl-i Sünnet, matemini Hz. Peygamber’in sünneti sınırları içerisinde yaşamıştır. Hz. Peygamber bir kişinin ardından en fazla üç gün yas tutulabileceğini, bundan fazlasının haram olduğunu belirtmiştir. Birçok fıkıh âlimi de yakını vefat eden bir kimseye ikinci defa taziye ziyaretine gitmeyi mekruh (tam olarak haram olmasa da dinen çirkin bir iş olarak) görmüştür. Anadolu’da bu mevzuda binlerce yıldır Kur’an-ı Kerim ve sünnetin sınırları içerisinde kalınmış; taziye evi/konağı üç gün açık tutulmuş ve bu süre içerisinde cenaze sahipleri taziyeleri kabul etmiştir.

Şiiler “Aşure” yerine “Aşura” kavramını kullanırlar. Kerbela’da yaşananlar acıları Aşura Törenleri adı altında her yıl tazelenen yas törenlerine dönüştürmeyi başaran Şia, dinimizin çizdiği sınırları çoktan aşmıştır. Şiiler tarafından gerçekleştirilen Aşura Yas Törenleri, matemin boyutlarını anomali ölçüsünde aşan, kendileri dışındaki Müslümanlara karşı bin yıllık kin, nefret ve düşmanlığın tazelenmesini sağlayan ve Pers/Şii kimliklerini bu düşmanlık ekseninde koruma amaçlı propaganda faaliyetleri haline gelmiştir. Şiilerin Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesini Hz. Peygamberin vefatından daha çok önemsemeleri, yeni bir dinin teşekkülünün neticesidir.

Diğer yandan, İslam tarihi açısından Aşure gününde sevinilmesi gereken onca mühim olay varken, Şiilerin bu günü, sadece diğer Müslümanlara kine ve nefret duymaya vesile olacak yas etkinliklerine dönüştürmesi düşündürücüdür.

Kanlı aşura törenlerinin, resimde görüldüğü gibi, Hz. İsa’nın işkence gördükten sonra çarmıha gerildiğine inanan Hıristiyanların yas törenlerine benzemesi, Şia’nın farklı dinlerden etkilenerek oluşturulmuş karma bir inanç olduğunu göstermektedir.

Aşure Günü’nde normal Müslümanlar aşure yapıp bunu dağıtarak hayır işlerken, Şiilerin bu günde kan dökmeleri; İslamiyet ve Şia arasında topluma, insana, dine bakış arasındaki temel farklılaşmayı gösterir. Her zamanki gibi Şia kin nefret ve intikam penceresinden bakarken, İslamiyet sevgi ve yardımlaşma penceresinden bakarak Aşure gününü kutluyor.

Şiiler Aşure gününü gerçekleştirdiği dindışı kanlı gösterilerle düşmanlık üretmekle kalmıyor; aynı zamanda dinimiz İslamiyeti gayrimüslimlere yanlış tanıtıyor ve dinimize en büyük zararı veriyorlar.

Şia namazı

mühür şii tehlikesi iran şia namaz fitne bidat 

Şiiler, namazı üç vakte indirmiştir

Şiiler, açık ayetlere ve Hz. Peygamber’in (sav) sahih hadislerine rağmen, namazı 5 vakit yerine, 3 vakit olarak kılmaktadır. Hz. Peygamber’in can tehlikesi ve hacc gibi istisnai durumlarda bazı namazların bir arada kılınabileceğine ilişkin ruhsatı varken, Şiiler bunu ruhsat olmaktan çıkarıp dinin esası haline getirmiştir. Şiiler maalesef İslam’ın beş şartından biri olan beş vakit namazı da tahrif etmiştir.

 

Dinimizde, namaz 5 vakittir!

Belirli şartları taşıyan Müslümanlara günde beş vakit namazın farz olması Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir. Beş vakit namazın eda edileceği vakitlere ve ne şekilde eda edileceğine Kur’an-ı Kerim’in bir kısım ayetlerinde mücmel olarak işaret olunmuştur; bu işaretler Rasulüllah’ın kavli ve fiili sünnetiyle açıklık kazanmıştır. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim’deki mücmel emir ve hükümleri açıklama yetkisi, onu insanlara tebliğle görevli olan Peygamberimize aittir. O namazı bizzat kılarak ve Müslümanlara imam olup kıldırarak nasıl kılınacağını öğrettiği gibi, bunların vakitlerini de göstermiştir. Gerek kılınış şekli, gerek vakitleri ile ilgili bu uygulama ameli tevatür olarak, günümüze kadar devam etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’ de beş vakit namaza mücmel olarak işaret eden ayetlerden Taha Suresi’nin 130. ayetinde, “Güneşin doğmasından önce de (sabah namazı), batmasından önce de (ikindi namazı) Rabbını övgü ile tesbih et. Gecenin bazı saatlerinde (yatsı namazı) ve gündüzün iki ucunda da (öğlen ve akşam namazları) tesbih et ki, rızaya ulaşasın” buyrulmuştur. Güneşin doğmasından ve batmasından önce, gece saatlerinde ve gündüzün iki ucunda olmak üzere, beş ayrı vakitte Cenab-ı Hak’kı tesbih, yani namaz kılmak emredilmiştir.

Mîrâç’ta Cenab-ı Hak, Peygamberine nice âlemler göstermiş ve 5 vakit namaz bu makamda Hz. Peygamber yoluyla tüm Müslümanlara farz kılınmıştır.

 

Şiiler, namazda kul ile Allah’ın arasına Kerbela’yı Sokuyor

Şiiler namazlarda, Kerbela’dan getirtilen “Kerbela Taşı” (mühür taşı, secde taşı) üzerine secde ederler. Şiiler, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinin ardından bu âdete başladıklarını savunurlar. Secde taşı, dine sonradan sokulmuş bir bidattır.

Kerbela taşına secde, namazın manasına ve ruhuna aykırıdır. Namazda, Allah ile insan arasına hiçbir şey girmemelidir. Oysa Şia, namaz kılan kişinin gözü önüne Kerbela taşını koyarak ve secde ettirerek, insanın Allah’ı hatırlaması yerine Kerbela yasını hatırlamasını tercih eder. Çünkü Şia dininin tutkalı, Allah sevgisi değil, Kerbela kinidir. İran’da bu tutkalı gözle görmek mümkündür.

Kerbela taşına, Sünni düşmanlığı, sahabe düşmanlığı, bölücü mezhepçilik gibi birçok anlam yüklenmektedir. Bu manalar, namazın asıl manaları olan kulluk, Allah korkusu, Allah sevgisi ve niyaz manaları ile ters düşmektedir.

Kerbela taşı ile hedeflenen, Şiileri diğer Müslümanlardan ayrıştırmak, namazın ruhunu ve manasını bozmak, Kerbela ağıtını zihinlerde canlı tutmak ve Şiilik kinini günde üç defa dini bir gerekçe ile hatırlatmaktır. Bu ölçüde siyasi propaganda gelmiş geçmiş hiçbir diktatörlükte ve rejimde yapılmamıştır.

Şia, Hz. Peygamber’in kum ve toprak üzerine secde ettiğini, bu sebeple halı ve kilim üzerine secde olmayacağını belirterek, aklınca Kerbela taşının kullanımı ile ilgili dini dayanak (içtihat) oluşturmaya çalışmaktadır. Oysa Hz. Peygamber’in, mevsim şartları sebebiyle ve kilim bulunmadığı zamanlar kuma secde ettiği doğru olsa bile, kendi hanesinde kilim üzerine secde ettiği, yazın sıcak günlerinde mescide hasır serdirdiği ve hasır üzerine secde ettiği Sahih-i Buhari’de nakledilmiştir.

 

Şiiler namazı tahrif etti

Büyük İslam âlimlerinden Abdülaziz Dehlevî (hicri 1159-1239), Şia sapkınlıklarını yine Şia kaynaklara dayandırarak “Tuhfetü’l İsnâ Aşeriyye” isimli eserinde derlemiştir. Bu eserde, namaz konusundaki tuhaflık ve sapkınlıkları şöyle sıralanmıştır:
  • Şiilere göre günahlı bir kimse arkasında namaz kılınmaz. Bu sebeple, İran’daki birçok Şii ibadethanesinde, imamlara, günahsız olduğu düşünülen buluğa ermemiş çocuk imamlar eşlik eder.  İmam çocuğa, cemaat ise imama uyar. Böylece günahsız bir imam arkasında namaz kılınmış olur. Bundan dolayı Şiiler, Sünni imamları günahkâr gördükleri için, arkasında namaz kılmazlar.
  • Bazı Şia fırkalarında, namaz esnasında rükûdan sonra eller açılarak, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa gibi büyük sahabelere hakaret ve lanet edilir.
  • Şiiler, namaz kılarken birçok tahrif edilmiş ve uydurma ayetler okurlar.
  • Şiilere göre, kişi namaz kılarken on arşın yürüyebilir. Örneğin: Hamuru hayvanın ulaşamayacağı bir yere kaldırmak üzere on zirâ (arşın) kadar yürüyebilir. Böyle bir fiil dinimizde namazı bozar.
  • Bazı Şiiler namazda yeme ve içmeyi caiz görmüşlerdir.
  • Şiiler, namazın başında “Sübhaneke” okurken “ve teâlâ ceddüke” diyenin namazının bozulduğunu iddia ederler. Keza Şiilere göre bazı sureler namazda okunmaz. Şiilerin bu inancına göre, Müslümanların kıldıkları namazlar kurallara uygun kılınmamıştır.
  • Şiilere göre, bir kimse kadını çıplak olarak kucaklasa veya eliyle erkeklik organıyla oynasa ve ucundan su (mezi) gelse abdest bozulmaz.
  • Şiilere göre, Kayıp İmam gelene kadar cuma kılınmaz. Ancak İran Devrimi sonrası, Cuma namazları politik amaçlı olarak kılınmaktadır.
 
Şiilikte her ibadet politik gösteriye dönüştürülür

Şia ezanı

Şii Ezanı’na siyaset karıştı

Dinin direği namaz gibi bir ibadeti tahrif eden Şiiler, İslam’ın sembollerinden ezanı da tahrif etmekten geri durmadılar. Namazı üç vakit olarak kılan Şiiler, doğal olarak ezanı da 3 vakit olarak okurlar.

Şii ezanını normal ezanlardan ayıran ikinci fark, Şii ezanında “Eşhedü enne Aliyyen Veliyyullah” veya “Eşhedü enne Aliyyen Huccetulah” yani “Şahadet ederim ki Ali Allah’ın velisidir / delilidir” demeleridir. Bu şekilde Allah, Muhammed ve Ali üçlemesi yapılarak, Şii teslisi ezana yansıtılmıştır.

Şiiler ezanı ağıt şeklinde okumaktadır; ezanın ulviliği ve derinliği, yerini anlaşılması güç bir sızlanışa bırakmıştır. Aynı zamanda, okunurken arasına ezanda bulunmayan bazı Şii ağıtları da katıştırılan Şii ezanı, namaza davet olmaktan çıkmıştır.

Oysa usulüne uygun okunan ezanın, birçok gayrimüslimin Müslüman olmasına vesile olduğu bilinmektedir. Örneğin Cat Stevens, ezan sesini duyduktan sonra İslamiyeti araştırmış ve Müslümanlığı seçerek Yusuf İslam ismini almıştır. Şiilerin ağıt şeklinde ve araya farklı sözleri katarak okuduğu ezan, dinleyenlere ulviyet ve uyanış duygusu vermekten çok uzaktır.

Sünni camilerin açılmasının yasak olduğu Tahran, İsfahan, Yezid ve Kerman gibi büyük şehirlerde Sünni ezanını duymak imkansızdır.  İran bugünkü durumuyla, işgal altındaki bir Müslüman ülke görünümü vermektedir.

 

Ezanın dinimizdeki yeri ve Hz. Ömer

Sünnet-i müekked olan ezan, Müslümanlığın şiarı (göstergesi) haline gelmiştir. Ezan aracılığıyla halka, hem namaz vaktinin girdiği ilan edilmekte, hem de Allâh’ın büyüklüğü, Peygamberimizin O’nun kulu ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu ilan edilmektedir.

İslam ve iman esaslarını içine alan ezan, bunların herkese ilan edilmesini sağlamaktadır. Bildiğimiz şekilde ezanın meşru olmasında Hz. Ömer’in rolü büyüktür. Nitekim Şiilerin ezanımızı tahrif etme gayretlerinin altında, yine Hz. Ömer düşmanlığı yatmaktadır. Çünkü ezan, Hz. Ömer’in bir rüyası ve Peygamberimize önerisiyle dinimizdeki yerini almış, bugünkü şekliyle okunmaya başlamıştır:

Hz. Peygamber, bir gün ashabını toplayarak Müslümanların namaza nasıl çağrılması gerektiğine dair fikir alışverişinde bulundu. Kimisi Mecusiler gibi ateş yakmayı, kimisi Hıristiyanlar gibi çan çalmayı, kimisi ise Yahudiler gibi boru çalmayı teklif etti. Hz. Peygamber bu tekliflerden hiçbirini beğenmedi.[1]

Bu sırada Hz. Ömer söz alarak, “Ya Resullullah, neden halkı namaza çağırmak için bir adam göndermiyorsun” dedi. Hz. Peygamber, Hz. Ömer’in teklifini uygun görerek, Hz. Bilal’i bu işte görevlendirildi. Hz. Bilal, bir müddet Medine sokaklarında dolaşarak ve “Essela, Essela!” “Buyrun namaza, Buyrun namaza!” diye seslenerek Müslümanları namaza çağırdı.[2]

Aradan geçen zaman içerisinde bir gün sabah Hz. Abdullah bin Zeyd, Hz. Peygamber’e gelerek rüyasında ezanın kendisine öğretildiğini anlattı. Bunun üzerine Resullullah “İnşallah gördüğün rüya doğrudur. Bilal’le birlikte kalk ve gördüğünü ona öğret” buyurdu. Hz. Bilal, Mescid-i Nebevi’nin yüksek bir yerine çıkarak bu ezanı okudu. Hz. Ömer bu ezanı işitince koşarak Resullullah’ın huzuruna geldi ve bu ezanı aynen rüyasında gördüğünü kendisine bildirdi. Hz. Peygamber’e vahiyle, ayrıca sayıları yirmiye kadar ulaşan sahabeye rüyalarında bugünkü ezanın şekli öğretildi. Böylece Hz. Ömer ve Abdullah bin Zeyd’in ortak rüyası ve Hz. Peygamber’e inen vahiy sonucunda ezan bugünkü şekli ile okunmaya başlandı.



[1] Buhari, c.2, s.3
[2] Buhari, c.1, s.114

Şia mabetleri

Şiiler her fırsatta kendilerini Müslümanlardan ayrıştırır. Şiiler kendilerine ayrı bir din inşa ettikleri gibi, kendilerine has camiler ve türbeler inşa ederler. Düşman belledikleri Sünnilerin camilerinde namaz kılmazlar. İran’da mevcut olan Sünni camileri hatta mescitleri birer birer kapatılmaktadır.

Şiiler, günahkâr kimseler, hatta kafir olarak gördükleri Sünni imamların arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda Irak’ın Şii önderi Ayetullah Sistani’nin fetvası bulunmaktadır. Ayetullah Sistani “12 İmamdan herhangi birine iman etmeyen birisinin arkasında namaz kılmak caiz değildir” fetvası vermiştir. Fetvadan anlaşılacağı üzere, Sünniler imamet teorisine inanmaması sebebiyle küfürle suçlanmaktadır.

Şii terör örgütleri bu ideoloji çerçevesinde birçok Sünni camisine eylem düzenlemektedir. Camileri yıkan terör örgütlerinin başında Mehdi Ordusu gelmektedir. Mehdi Ordusu, Irak’ta bir gün içinde onlarca Sünni camisini, içinde imamı, müezzini ve cemaati ile birlikte bombaladı, yaktı, yıktı.

Tahran ve İran’ın diğer büyük şehirleri İsfahan, Kerman ve Yezd’de Sünni camisi açılmasına müsaade edilmez. Bu illerde Sünnilerin Cuma ve bayram namazlarını kılmaları engellenir. Tahran’da, Sünniler Cuma namazlarını yakın zamana kadar apartman dairelerinde kılıyordu. Ancak İran sonradan apartmanda bile olsa Cuma namazı kılmayı yasakladı. Diğer taraftan İran, her Sünni köyünde, Sünnilerden de alınan vergilerle Şii camileri inşa etmektedir.

İran’ın her köşesinde açılan Şii camileri birer politika ve ideoloji merkezidir. Kulluğun ön plana çıkması gereken camiler, mecburi vatandaşlık dersi verilen rejim okulları gibidir. Bu asimilasyondan Sünniler, Azeriler, Türkmenler ve Araplar da nasibini almaktadır. İran vatandaşları, Şii camileri vasıtasıyla her geçen gün biraz daha Persleştirilmektedir.


Şia camileri ve Mescid-i Dırar

Şii camileri, İslam tarihindeki Mescid-i Dırar (Zararlı Mescit) olayını akla getirir. Münafıklar, Hz. Peygamber (sav) zamanında, Müslümanlar arasında fitne ve fesat çıkarmak için Medine’de bir cami yaptırdı. Bu cami, İslam tarihinde Mescid-i Dırar ismiyle yerini aldı.

Hz. Peygamber’in Tebük Seferi’ne çıktığı günlerde, Medineli münafık Ebu Amr, Kuba Mescidi’nin cemaatini bölmek ve Müslümanlar arasında fitne çıkarmak için bir mescit inşa ettirdi. Münafıklar, Hz. Peygamber’den kendi mescitlerine gelmesini istediler. Bu mescidi, sırf karanlık gecelerde zayıf ve sakatların namaz kılmaları için inşa ettiklerini söylediler. Kendi mescitlerinde namaz kılmasını ve hayır dua etmesini istediler. Amaçları, Hz. Peygamber’in namazıyla alternatif mescitlerini meşrulaştırmaktı.

Fakat Yüce Allah, peygamberini orada namaz kılmaktan korudu. Hz. Peygamber Tebük Seferi’nden Medine’ye dönerken, iki veya üç günlük yolu kalmışken, bu alternatif mescit hakkında vahiy indi. Bunu kuranların daha ilk günden ayrılıkçılığı amaçladıkları, Kuba Mescidi’nin takva esası üzerine kurulduğu, Mescid-i Dırar’ın ise ayrılık ve küfür üzerine kurulduğu bildirildi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Medine’ye varmadan önce, Müslümanların gidip o mescidi yıkmalarını emretti.

Tevbe Suresi’nin ilgili 107-109. Ayetleri şunlardır:

107.
Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kastımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şahitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.
108.
Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever.
109.
Binasını takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) ve onun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.
Mescid-i Dırar olayının yaşanması, konuyla ilgili ayetler inmesi ve Hz. Peygamberin bu camiyi yıktırmasının, şüphesiz daha sonraki devirlere ve günümüze bakan anlamları vardır.

Mescid-i Dırar benzeri girişimler, din düşmanlarının iğrenç planlarına uygun olarak, değişik görünümler altında zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Mescid-i Dırar, görünürde İslâm’dan yana, fakat gizliden gizliye İslâm’ı ortadan kaldırma, kötüleme veya karıştırma amacına yönelik bir hareket olarak belirir. Mescid-i Dırar, dine darbeler indirmek için din kisvesine gizlenen rejim ve ideolojilerin mabetleri şeklinde ortaya çıkar.

Şia haccı

İslam’ın beş şartından biri olan hac hususunda Şiiler, Kur’an’ın emirlerini ve Hz. Peygamber’in (sav) sünnetini çiğnemekte bir beis görmezler. Kerbela başta olmak üzere Meşhed bölgeleri olarak isimlendirilen Şii kutsal mekânlarını ziyaret eden Şiiler, hacca giden Şiilerle kıyaslanamayacak kadar fazladır. Bu durum Kerbela’nın Kâbe’den üstün tutulması, bu konuda Şii fetvalarının bulunması ve Ayetullah Uzmaların (Büyük Ayetullahlar) hacca gitmemesi gibi birçok sebepten kaynaklanır.

 

Şiilerin hac yerleri

Necef’teki Hz. Ali Türbesi, Kerbela’daki İmam Hüseyin Türbesi ve Meşhed’deki İmam Ali Rıza Türbesi belli başlı hac yerleridir. Şiiler, Irak’ta bulunan Şii türbe ve mescitlerini bilhassa Muharrem ayında yoğun olarak ziyaret etmektedirler; kabirlerin etrafında tavaf edercesine dönmektedirler.

Şiilerce, Kerbelâ’nın suyu ve toprağı, Hz. Hüseyin ve yakınlarının kanı ile karışmış olduğuna inanıldığından mübarek ve şifalı sayılır. Ayrıca Şiiler, yanlarında Necef toprağından yapılmış secde taşı (türbet, mühür veya kerbela taşı) bulundurur. Bu uygulama bidattır ve dinin tahrifidir. Pek çok Şiinin hayalinde, ölünce bu topraklara gömülmek arzusu yatar. İran, Hindistan ve Pakistan’dan varlıklı kişilerin cenazeleri buralara getirilip gömülür.

 

Şia: “Kerbela haccı yeterlidir”

Şii ruhban sınıfından pek çok Ayetullahın, örneğin Şeyh Muhammed El-Kummi’nin, “Kamil-uz Ziyarat” isimli kitabında “Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’de haccı gücü yetene farz kıldığı, bu nedenle gücü yetmeyenin Kerbela’yı ziyaret etmesinin yeterli olacağı, Kerbela’nın da Harem-i Şerif gibi harem ve emin bir belde olduğuna” dair fetvalar bulunmaktadır.
 

 

Şia: “Kerbela Kabe’den üstündür”

Bazı Şiilerin, örneğin Meşhed İmamı Ayetullah Muhammed İmami Kaşani’nin “Meşhed kıblemiz olsun” veya “Kerbela Kâbe’den üstündür” türünden verdikleri hutbeler, Fars Haber Ajansı tarafından duyurulmuştur. Yine aynı ajans tarafından, İranlı din adamı Ahmed Ali El- Hedy’nin “Hicaz beldesi Vahhabilerin kurbanı haline geldi; mübarek Meşhed beldesi tek başına Müslümanların kıblesi olabilir” şeklindeki beyanı duyurulmuştur.

Şiilere ait internet sitesi tebyan.net’te, Allah’ın Kabe toprağına şöyle seslendiği anlatılır: “Sus ey Kabe toprağı! Hüseyin’in Kerbela’sının toprağının fazileti yanında, senin faziletin bir iğne (ucu) gibi olmalıdır. Eğer Kerbela toprağı olmasaydı, asla sana fazilet vermemiştim. Kerbela’nın üzerindeki kişiler olmasaydı, seni ve şu anda övündüğün şeyleri yaratmazdım.”

Şiilerin kitaplarından Sevab-ül Amal’da, İmam Sadık’ın, yanına gelen birine “Şimdiye kadar kaç kez hac ziyareti yaptın?”‌ diye sorduğu, “On dokuz kez” cevabını alınca, “Eğer haccını yirmiye tamamlarsan İmam Hüseyin’in kabrini bir kez ziyaret eden kimsenin sevabına ulaşırsın” dediği iddia edilir.

Yine Vesâil-üş Şia eserinde, İmam Sadık’ın, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in mezarını ziyaret eden bir Şii’ye “İmam Hüseyin’i ziyaret etmek, Resulullah ile beraber yapılan halis bir hacca bedeldir”, “Hz. Hüseyin’in kabrini iki kez ziyaret etmek ise, Resulullah ile yapılan otuz halis hacca bedeldir” dediğini rivayet edilir.

Yukarıdaki Şia kaynaklarından açıkça görüldüğü üzere, İslam’ın beş temel şartından biri olan hac farizası, Şiilerin türbe ziyaretlerinden daha aşağı tutulmaktadır; hatta hacc farizasının varlığından duyulan rahatsızlık kendini hissettirmektedir.

 

Kabe Baskını

İran Devrimi sonrası İranlı hacıların Kabe’de yıllar süren protesto eylemleri 1987′de Kabe’de yaklaşık 400 kişinin kanının dökülmesiyle sonuçlanmıştı. Tüm Müslüman hacılar tavaf esnasında “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” diye dualar ederken, 1980 ve 87 arasında Şiiler attıkları siyasi sloganlar ve taşıdıkları Humeyni posterleriyle haccı suiistimal etmişlerdi.

 

Hacca gitmeyen Şii Önderler

Şii önderlerden İran Devrim Lideri Humeyni ile Irak’ın Şii Lideri Sistani’nin hacca gitmedikleri bilinmektedir. Şiilerce dinen taklit edilmesi vacip olan Ayetullah Uzmaların hacca gitmemesi, Şiilerin İslam’ın beş şartından biri olan hacca bakışını göstermektedir. Hac, hiçbir zaman Şiilerde farz olmaktan çıkarılmamış, daha doğrusu çıkarılamamış; ancak yukarıda da aktarılan çerçevede, ikinci plana atılmıştır. Hacca açıkça karşı çıkamayan İran’da ikinci kez hacca gitmek yasaktır.Zaten hac, İran açısından aynı zamanda Sünni bölgelere ve Hicaz’a rahatlıkla giriş – çıkış yapmanın da yolu ve gerekçesidir.

4 Şubat 2012 Cumartesi

“Kalem Kırtas” saptırması

Şia’nın iddia ettiği Kalem Kırtas (kalem kâğıt) Meselesi, Şiilerin Hz. Ömer hakkında uydurduğu iftiralardan birisidir.

Bu uydurmaya göre; Hz. Peygamber (sav) ahir ömründe hasta yatağında iken, Hz. Ali’yi halife tayin edeceğine dair vasiyetini yazdırmak için kalem kağıt istemiş, ancak Hz. Ömer buna engel olmuştur. İslam tarihini özüne inmeden araştıran oryantalistler bile, bu iddianın bir dayanağı olmadığını belirtmiş ve gülünç bulmuşlardır.

Hz. Peygamber’in ağzından çıkan her sözü, yaptığı mimiklere kadar hafızalarına kaydeden sahabeler, günümüze bir hadis deryası ulaştırmışlardır. Hz. Peygamber birçok meselede kalem kâğıda ihtiyaç duymadan, sözlerini sadece sahabelerine naklederek tarihe kaydetmiştir. Peygamberimizin etrafında toplanan binlerce sahabeye bir vasiyetini sözlü olarak iletmesi yeterlidir.

En sağlam hadis kitapları olan Buhari ve Müslim’de, Kalem Kırtas meselesinin aslına ayrıntılı şekilde yer verilmiştir. Hz. Peygamber’in son günleri son dakikasına kadar bütün teferruatıyla kayıt altına alınmıştır. Bu anlatımlarda Şia’nın iddiasını destekleyecek Hz. Peygamber’e ait tek söz yoktur.

Şiiler, Kalem Kırtas meselesi olarak adlandırılan normal olayı, üzerinde demagoji yapabilecekleri bir fitne fırsatı olarak görmüş; bu olayı mümkün olduğunca sömürmüşlerdir. Oysa Hz. Muhammed, Hz. Ali’yi o anda halife ilan etmek isteseydi, kendisinin kıldıramadığı namazları Hz. Ebubekir’e değil, Hz. Ali’ye kıldırırdı. Halife ilan edilmesi için tıpkı diğer hadislerinde olduğu gibi kalem kağıda gerek duymaz, bunu açıkça dile getirirdi;  “Ölümümden sonra Ali halifemdir” derdi.

 Kalem Kırtas Meselesinin Tahlili

Hz. Ali’nin halifeliğini, niyet okumayla, olmayan bir şey üzerine kurmak tamamen aldatmacadır. Çünkü Hz. Peygamber’in ölmeden dört gün önce kalem kağıt istediği doğrudur, ancak ne söyleyeceğine dair en ufak bir rivayet yoktur.

Acaba Allah Resulü ne yazdıracaktı? Mesela şu sözleri yazdıracak olabilirdi: “Allah, İsrailoğullarına lanet etti, rahmetinden uzaklaştırdı; zira onlar peygamberlerinin mezarlarını ibadethane haline getirdiler”. Bu olabilirdi; çünkü hayatının sonuna doğru söylediği sözlerden birisi budur.

Hz. Peygamber vefatına dair bir şeyler söylemeyi planlamış olabileceği gibi, belki de Hz. Ebubekir’i halife ilan edecekti. Belki de Şia fırkasının iddia ettiğinin tam aksine, “Benden sonra Ali bahane edilerek ümmetim bölünmek istenecek; sakın bu fitneye kapılmayın” yazdıracaktı.
Sonuç olarak,
  1. Hz. Peygamber’in ne diyeceği bilinmediği için, milyonlarca farklı tahminde bulunmak mümkündür. Şia da zaten Kalem Kırtas gibi olayları istedikleri şekilde yorumlayıp ajite ederek propaganda malzemesi yapmıştır.
  2. Hz. Muhammed, kâğıt kalemi Perşembe günü istemiş; kağıt kalem gelmeyince bir şey dememiştir. Eğer mutlaka demesi gereken bir şey olsaydı, vefatına kadar geçen dört gün içinde mutlaka söylerdi. Buna ne Hz. Ömer mani olabilirdi, ne de Hz. Ebubekir.
  3. Dünya hayatının sonuna yaklaşan Peygamberimiz kalem kağıt istediğinde, bazı sahabeler onu yormamak için getirilmemesini istemişlerdir. Sahabeler bu tür hususlarda farklı görüşler içinde olabilirler; bu son derece normaldir. Şiilerin Kalem Kırtas olayını saptırdığı gibi, eğer istense binlerce gerçek saptırılabilir. Nitekim Şiiler, herkesin sebebini bildiği Gadir Hum Hutbesi’nin amacını bile saptırmaya kalkmışlardır.
  4. Kalem Kırtas olayından sonra, Hz. Peygamber ve sahabelerden hiç kimse, diğerlerini imamın tayinini engellemekle, zalimlikle ve gaspla suçlamamıştır. Eğer öyle olsaydı, önce Hz. Peygamber, sonra sahabeler hakkın yerini bulması için her şeylerini ortaya koyarlar ve Hz. Ali’yi halife seçerlerdi.
  5. İbn-i Abbas’tan gelen bir nakle göre, Hz. Peygamber vasiyetini “sözlü” olarak yapmıştır; “Müşriklerin Arap Yarımadası’ndan çıkarılması ve (Medine’ye) gelen heyetlerin onun ağırladığı gibi ağırlanmasını” emretmiştir. Hz. Peygamber bu olaydan sonra 4 gün yaşamıştır. Arzu etseydi, halife tayinini de vasiyet ederdi.
  6. Kalem Kırtas, meydana gelişinden çok sonra, Şiilerin siyasi malzeme olarak kullandığı ve üstünde yalanlar ürettiği bir olaydır. Kalem Kırtas olayının fitne maksatlı kullanılmasına en büyük delil, bu iddianın Hz. Peygamber’in vefatından yıllar sonra ortaya atılmış olmasıdır. Bu olayın Hz. Ali’nin halife tayin edilmesiyle bir ilişkisi olsaydı, Hz. Ebubekir halife seçilir seçilmez, sahabeler bunu dile getirmez miydi?
  7. Hz. Peygamber’in hastalığı yaklaşık 13 gün kadar sürmüştü. Perşembe günü kağıt/kırtas ve kalem/divit istedikten sonra, 4 gün daha yaşamıştı. Bu arada, başka birçok emir, talimat ve tavsiyede bulunmuştu. Hatta vefat edeceği gün, çok zindeydi ve namaza gelen sahabeler “iyice iyileştiği” kanaatine varmışlardı.
  8. Bu olayda Şia, kendisi ile çelişmektedir. Çünkü Şia’ya göre imamet Allah’ın tayiniyledir. Oysa bu uydurmaya göre Hz. Ömer, Hz. Ali’nin imam seçilmesini engellemiştir.
Bu olaya gereğinden fazla açıklama yazılmasının sebebi, Şia’nın bütün iddialarının bu şekilde sonradan siyasi maksatlarla üretildiği, saptırma yorumlara dayandığı ve hiçbir sağlam dayanağı olmadığını göstermektir.