18 Ekim 2012 Perşembe

Rusya: Esed görevini bırakmaya hazır

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov, Suriye lideri Beşşar Esed’in görevini bırakmaya hazır olduğunu iddia etti. 

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, Suriye lideri Beşşar Esed’in görevini bırakmaya hazır olduğunu iddia etti.

Esed’in kardeşi Mahir Esed’in ağır yaralanmasından çok etkilendiğini belirtti. Suudi Arabistan’ın Al Vatan gazetesine konuşan Bogdanov, Mahir Esed’in 18 Temmuz’da Suriye ulusal Güvenlik Kurulu toplantısında meydana gelen saldırıda ağır yaralandığını hatırlatarak “İki ayağı kesilmiş durumda” dedi.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı, mahir Esed’in durumunun çok ağır olduğunu da belirterek Suriye lideri Esed’in bundan çok etkilendiğini anlattı.

Rus diplomata göre Esed’in belirli koşullar karşılığında, görevini bırakmaya hazır

15.08.2012

Hicab: Esad yüzde 70’i kaybetti

Muhaliflerin safına geçen Suriye eski Başbakanı Riyad Hicab, Esad’ın Suriye’nin yüzde 30′luk bir bölümüne hükmedebildiğini, ordunun ise tükenmek üzere olduğunu iddia etti.

Geçtiğimiz hafta Suriye’yi terk ederek Ürdün’e sığınan ve muhaliflerin safına katılan eski Suriye Başbakanı “Riyad Hicab, Esad rejimi hakkında ilginç açıklamalarda bulundu.

Ürdün’ün başkenti Amman’da bir basın toplantısı düzenleyen Hicab, Esad’ın Suriye’nin ancak yüzde 30′luk bir kesimine hükmedebildiğim söyledi. Rejimden ayrılan en üst düzeyde politikacı olan Hicab, ordunun da tükenmek üzere olduğunu iddia etti. Muhaliflere katıldıktan sonra ilk kez kamuoyuna açıklama yapan Riyad Hicab, “Rejim moral yönünden de ekonomik yönden de çöküşün kıyısında” dedi. Görevde bulunduğu sürede ordu birliklerinin her bombaladığı bölgeyle birlikte ruhunun büyük acılar çektiğini vurgulayan Hicab, “Bu adaletsizliği durdurabilecek gücüm yoktu” ifadelerini kullandı.

Riyad Hicab, şu anda kendisi gibi rejimden ayrılmak isteyen sayısız “onurlu” politikacı ve askerin bulunduğunu vurgulayarak, Suriye’deki durumun ayrılmak isteyenlerin işini zorlaştığını kaydetti. Hicab “Suriye ordusuna, Mısır ve Tunus örneklerini takip etmelerini öneriyorum” şeklinde konuştu.

Rusya: ‘Esad görevi bırakmaya hazır’

Öte yandan, Suudi Arabistan’da yayımlanan El Vatan gazetesi, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Bogdanov’un “Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad görevini bırakmaya hazır” dediğini yazdı. Gazete ayrıca, Bogdanov’un ağzından, Esad’ın kardeşi Mahir’in bacaklarının geçtiğimiz ay Şam’da düzenlenen bombalı saldırıda koptuğu iddiasına da yer verdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı ise haberi yalanladı.

Esad, danışmanı Buseyne Şaban’ı istişareler için Çin’in başkenti Pekin’e gönderirken, Suriye’de dün yaşanan çatışmalarda en az 48 kişinin öldüğü açıklandı.

Kaynak: Sabah Gazetesi-15.08.2012

Esad'ın Baas rejiminin tek destekçisi İran

İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı) toplantısında esas büyük kapışma Sünni Suudi Arabistan’la, Suriye rejimine destek vermeye devam eden Şii İran arasında yaşandı.

Her ikisi de bölgesinin lideri gibi davranan bu iki ülke, Suriye konusunda karşıt kutuplarda yer aldı. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, “Suriye’nin üyeliğinin askıya alınması sorunu çözmeyeceği gibi, İİT’nin tüzüğüne de aykırı” dedi. İran hükümeti daha önce yaptığı açıklamalarda Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı, çoğunluğu Sünni isyancılardan oluşan Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) desteklemekle suçlamıştı. Toplantıya yakın kaynaklar, İran’a Suriye konusunda destek veren tek ülkenin Cezayir olduğunu kaydetti.

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, İran’ın Beyrut’taki iç savaşta yaptığı gibi Suriye’de de Esad rejiminin yıkılmasını önleyecek bir milis gücü oluşturmaya çalıştığını savundu. ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey ise rejim yanlısı milislerin çoğunun Şii olduğunu söyledi.

Kaynak: Hürriyet-15.08.2012

Hama katliamını hatırlamak İran'ın gerçek yüzünü görmeye yeterli

Güneş Gazetesi yazarı Talat Atilla, AKP’nin İran konusunda geç de olsa bir uyanış sürecine girdiğini belirtti. 

Refah Partisi döneminde, Hama katliamında İran’ın sorumluluğunu görmezden gelip İran’la geliştirilen sıkı fıkı ilişkilerin AKP döneminde de görmezden gelindiğine dikkat çeken Atilla, Suriye sorunu patlayıp da İran eski çizgisine sadık kalınca bir uyanış başladığını ancak trenin kaçtığını belirterek Suriye konusunda Milli Görüş çizgisinin İran unutkanlığına vurgu yaptı.

Talat Atilla’nın bugünkü yazısında ilgili bölüm:

AKP İran konusunda geç de olsa bir uyanış sürecine giriyor gibi.  Başbakan, Dışişleri Bakanı’nın ardından son olarak Bülent Arınç, İran konusunda sert açıklamalar yaptı.

Milli Görüş çizgisi İran konusunda gerçekleri unutması ya da görmezden gelmesiyle bilinir. Binlerce insanın katledildiği tarihi Hama Katliamı’nda İran’ın sorumluluğunu görmezden gelip İran’la yıllar boyu sıkı fıkı ilişki geliştirmişti Refah Partisi.

AKP döneminde de bu görmezden gelinmeye devam edildi. Suriye sorunu patlayıp da İran eski çizgisine sadık kalarak Hama benzeri katliamlara silah ve lojistik desteği verince bir uyanış başladı. Lakin tren kaçtı. Uluslararası alanda İran’a verilen destekle Türkiye çok şey kaybetti.

Suriye konusunda İran’ın açık destek vereceği öngörülemedi. Sadece Hama katliamını hatırlamak İran’ın gerçek yüzünü görmeye yeterdi ama ilginç biçimde Milli Görüş çizgisi İran konusunda unutkan!

14.08.2012

Karakola saldıranlardan biri İran'lı çıktı

Geçen hafta Siirt’in Eruh ilçesinde 1 askerin şehit, 13 askerin yaralandığı Bilgili karakolu saldırısında öldürülen iki teröristen biri İran uyruklu çıktı.

Edinilen bilgilere göre; PKK’nın hain saldırısı sonucu 1 askerin şehit olduğu ve 13 askerin yaralandığı Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Bilgili köyü karakolu üs bölgesi saldırısında öldürülen 2 teröristten 1′i İran uyruklu Şehram Mustafazade olduğu belirtilirken, diğer teröristin ise Eruh doğumlu Abdulrezak Güngör olduğu bildirildi.

Güvenlik kaynakları Siirt sınırları içerisinde İran ve Suriye uyruklu teröristlerin kanlı eylemler gerçekleştirdiğini belirterek, Bilgili karakoluna saldıran teröristlerin çoğunlukla yabancı uyruklu olduğunu ifade etti. Otopsi için Malatya Adli Tıp Kurumu’na gönderilen teröristlerin cesetleri ailelerine teslim edildi. İran uyruklu teröristin Siirt’te defnedilmesi bekleniyor.

Kaynak: İHA-13.08.2012

İran'ın paralarını aklayan banka Türkiye’ye geliyor

Birleşmiş Milletler, ABD ve Avrupa Birliği ambargolarını delerek İran’la iş yaptığı tespit edilen İngiliz devi Standard Chartered Bank Türkiye’ye giriş yapıyor.

ABD biriminin, İran hükümetiyle tam 250 milyar dolarlık 60 bin gizli işlem yaptığı ortaya çıkarılan banka dün onayı aldı. Rekabet Kurumu, Credit Agricole Yatırım Bankası Türk A.Ş.’nin tam kontrolünün Standard Chartered Bank tarafından devralınması işlemine izin verdi. Rekabet Kurumunun internet sitesinde konu ile ilgili şu açıklama yapıldı: “Credit Agricole Yatırım Bankası Türk A.Ş.’nin tam kontrolünün Standard Chartered Bank tarafından devralınması işlemine izin verildi.”

Standard Chartered Ceo’su, ABD’li otoriteler ile görüşmek üzere New York’a gitti

Standard Chartered CEO’su Peter Sands, ABD’nin İran’a uyguladığı mali yaptırımları ihlal edici işlemler yaptıkları yönünde New York Finansal Hizmetler Departmanı tarafından yöneltilen suçlamalara  yanıt vermek için New York’a gitti.

Sands, ABD’li bankacılık otoriteleri ile yapılacak görüşmelerde New York Finansal Hizmetler Departmanı’nın suçlamaları karşısında kendi pozisyonlarını anlatacak ve düzenlenecek toplantılara katılacak.
ABD basınında yer alan haberlere göre ABD’li otoriteler ile Standard Chartered arasında uzlaşma arayışları sürüyor. Haberlere göre sadece 14 milyon Dolar tutarında işlemin ABD yaptırımlarına aykırı olduğunu savunan Standard Chartered uzlaşma için 5 milyon Dolar ceza ödemeyi önerirken, New York Finansal Hizmetler Departmanı ise en az 500 milyon Dolan ceza ödenmesini istiyor.

14.08.2012

İran'da 'reformcu muhalefet'e yer yok

Taraf Gazetesi yazarı Akın Özçer bugünkü yazısında İran’daki reformcu muhalifleri ele alarak, o muhaliflerin 2005 ve 2009 yıllarında yapılan seçimlerde inanılmaz hilelerle nasıl saf dışı bırakıldıklarına dikkat çekti.

İran’ın Hamaney’in köktendinci ve Ahmedinejad’ın ılımlı muhafazakarlarının birbirinin alternatifi olduğu mevcut düzenle uluslar arası yükümlülüklerinden daha uzun süre kaçınmasının mümkün olmadığının altını çizen Özçer, yaşam hakkı verilmeyen reformcu muhalefetin önünün bir kez daha seçim hilesiyle kesilmemesinin, aslında beklenen değişimin yolunu açmak için yeterli olacağına vurgu yaptı.Ve yapılacak bir daha ki seçimlerde BM’ye bir kez daha dikkat çekti.

O yazının tamamı:

Bir önceki yazımda Esed rejiminin arkasında duran ve Türkiye dâhil bazı ülkeleri bundan sonra sıranın kendilerine geleceğiyle tehdit eden İran rejiminin demokrasi ve insan hakları alanındaki hâl-i pürmelâlini hatırlatmış ve bölgede kıvılcımı çoktan çakılmış olan değişim sürecine siyasi manevralar ve alaturka kurnazlıklarla daha uzun süre direnemeyeceğine dikkat çekmiştim. Bu bağlamda muhalefete yönelik baskı ve sindirmenin hileli ya da en azından tartışmalı 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana arttığına işaret etmiştim.

Anımsayacak olursak, 12 Haziran 2009′da yapılan seçimleri, beklentilerin aksine reformcu muhalefetin lideri Hussein Musavi’ye karşı yüzde 62, 6 oyla ılımlı muhafazakâr Mahmud Ahmedinejad’ın kazandığının açıklanması bütün toplumu ayağa kaldırmıştı.

Musavi ve eski Meclis Başkanı Kerrubi başta olmak üzere diğer adaylar seçimlerde inanılmaz hileler yapılmış ve sonuçların tahrif edilmiş olmasından şikâyetçiydiler. Bu oldubitti karşısında muhalifler sokağa dökülmüş, Tahran ve diğer kentlerde, hatta yurtdışında protestolara başlamıştı. Gösterilerin organizasyonu, ileri ki yıllarda Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda da görüleceği gibi, sosyal medya üzerinden yapıldığı için bu toplumsal tepki “Twitter Devrimi” olarak adlandırılmıştı. Zira böylesine büyük bir kitlesel harekete İran’da 1979 devriminden bu yana hiç rastlanmamıştı. 

Seçimlerde hile ve tahrifat iddiaları mevcut rejime desteğin azalmasıyla ters orantılı olarak giderek ciddiyet kazanıyor. Ahmedinejad’ın eski Cumhurbaşkanlarından Rafsancani’yi saf dışı bıraktığı 2005 seçimlerinin ilk turunda muhafazakâr aday Muhammed Galibaf da benzer iddialarda bulunmuş, anketlerde ikinci geldiği halde sandıktan üçüncü çıkmasını seçim hilelerine bağlamıştı. Ama Cenevre Üniversitesi profesörlerinden Muhammed Rıza Celali’ye göre hile ve tahrifatın boyutları bu defa çok daha büyüktü. Seçim bürolarını ele geçiren devrim muhafızları bazı merkezlerde sonuçları o kadar tartışılır hâle getirmişti ki. Mesela katılım oranının seçmen sayısının yüzde 70 ila 140 oranında üstüne çıktığı seçim bölgelerine rastlanırken, Kerrubi’ye, 90 bin seçmeni bulunan doğduğu kent Aligudar’dan sadece bir tek oy çıkabilmişti. Bu durum karşısında eski Cumhurbaşkanları Rafsancani ve Hatemi ve rejimin bazı siyasi şahsiyetleri oyların yeniden sayılması talebinde bulunmuştu.

Liberation 16 Haziranda haber kaynağı olan İçişleri Bakanlığı uzmanlarına dayanarak (bunların dördü sonra tutuklanacak, biri de öldürülecekti) Musavi’nin yüzde 45 oyla ilk, Kerrubi’nin yüzde 31 ile ikinci sırayı aldığını, Ahmedinejad’a sadece yüzde 13, 6 oy çıktığını açıklamıştı. WikiLeaks belgelerine göre ABD’nin Aşkabat’taki Büyükelçiliği’ne Musavi’nin bu seçimlerde 26 milyon oy aldığı (yüzde 6ı) Ahmedinejad’ın beş milyon civarında oyla son sırada geldiği bildirilmişti. 30 Haziranda Musavi seçimlerin yenilenmesini istiyor, Kerrubi ise bu sonuçları tanımadığını açıklıyordu.

Ne var ki İran rejiminin iplerini ellerinde tutanlar için seçimler hiç kaybetmeyecekleri bir oyun olmalıydı. Sonuçları günlerce protesto eden milyonların üzerine ateş açılmasına bile izin vermişlerdi. Gösterilerde resmen 21 kişinin öldüğü öne sürülüyordu ama bu sayının 150 civarında olduğunu bilmeyen yoktu. Ölümler ne kadar saklanırsa saklansın bir devrim muhafızının kurşununa hedef olarak yaşamını yitiren Nida Ağa Sultan isimli Musavi taraftarı genç kızın kameraya kaydedilen o masum görüntüsü dünyayı ayağa kaldırmaya yetmişti ama İran rejimini serbest ve dürüst seçimler konusunda yinede ikna edememişti.

Musavi ile Kerrubi üzerindeki baskılar bu seçimlerden sonra da sürdü. Kerrubi 2009′da köktendincilerin saldırısına uğrarken, iki reformcu lider geçen yıl da Mısır ve Tunus’ta başlayan Arap Baharı ile birlikte rejime karşı gösteri çağrısında bulundukları gerekçesiyle bir ara ev hapsine alındılar. İran’da başlatılan “Yeşil İsyan” muhalefet hareketinin başına geçen Kerrubi geçen 2-4 Mart genel seçimlerini ise “göstermelik” olduğu gerekçesiyle boykot etti. Hâl böyle olunca seçimler ılımlı Ahmedinejad ile ondan daha katı bir çizgiyi savunan köktendinci Hameney arasında geçti ve ruhanî liderin başarısıyla sonuçlandı. Ama İran yasama organının bugün halkı ne oranda temsil ettiği, yanıtı pek kolay olmayan bir soru elbette. 

BM Genel Kurulu’nun geçen yazımda atıfta bulunduğum 17 Şubat 2012 tarihli kararının 5. paragrafı, İran hükümetini genel seçimleri serbest, eşit ve herkese açık ve taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve BM sözleşmeleri hükümlerine uygun şekilde yapmaya çağırıyordu. İran hükümeti reformcu muhalefetin boykotunun da etkisiyle bu paragrafın gereğini yerine getirmedi. Ancak İran, toplam 16 işlem paragrafından oluşan bu kararın bazılarını geçen yazımda aktardığım hiçbir hükmünü yerine getirmiyor ki.

İran‘ın Hameney’in köktendinci ve Ahmedinejad’ın ılımlı muhafazakârlarının birbirinin alternatifi olduğu bu düzenle uluslararası yükümlülüklerinden daha uzun süre kaçınması mümkün değil. Reform hareketinin entelektüel lideri Abdülkerim Surush’un altını çizdiği gibi, Şeriat çağdaş toplumların sorunlarını çözmeye yeterli olmadığı için İran hukuku da önünde sonunda evrensel demokrasi ve insan hakları ölçütleriyle uyumlu hâle getirilecek. Yaşam hakkı verilmeyen reformcu muhalefetin önünün bir kez daha seçim hileleriyle kesilmemesi aslında beklenen değişimin yolunu açmak için yeterli olacak.

Esed güçleri cami bombaladı

Suriye’de Esed ordusunun kendi halkına zulmü devam ediyor. Deyrizzur kentinde okunan cuma hutbesinden rahatsız olan Esed güçleri, camiyi bombaladı. 

Cami imamı, cuma hutbesinde Hür Suriye Ordusu’na destek verilmesi yönünde çağrıda bulunmuştu. Hutbeden rahatsız olan Esed’in askerleri, bir gün sonra savaş uçaklarıyla camiye bomba yağdırdı.

Saldırı sırasında caminin boş olması katliamı engelledi. Saldırıda cami imamı hayatını kaybetti.

Camiye yapılan saldırı büyük tepki topladı.

14.08.2012

16 Ekim 2012 Salı

Baas Muhalifi Malih: İran, Suriye Halkının Düşmanıdır

Hayatının yarım asırlık kısmını insan hakları savunuculuğuna adayan, 7 yılını ise cezaevinde geçiren 84 yaşındaki Suriyeli muhalif Heysem El Malih, Beşşar Esed’i 5 yıl önce yazdığı 8 mektupla uyarmasına rağmen reform için adım atmadığını söyledi.

Hayatının yarım asırlık kısmını insan hakları savunuculuğuna adayan, 7 yılını ise cezaevinde geçiren 84 yaşındaki Suriyeli muhalif Heysem El Malih, Beşşar Esed’i 5 yıl önce yazdığı 8 mektupla uyarmasına rağmen reform için adım atmadığını söyledi. Rejime muhalefeti yüzünden hakimlik görevine son verilen ve avukat sıfatıyla ülke içinde kalıp Baas’ın insan hakları ihlallerinin takipçisi olarak 10 yıl önce ‘en iyi insan hakları savunucusu’ ödülü alan El Malih, “Halkın her an patlamaya hazır bomba olduğunu söyledim; ama umursamadı.” dedi.

Oluşumuna katkıda bulunup 3 ay üye olduğu Suriye Milli Konseyi’nden ayrıldıktan sonra “Suriye Devrimi Mütevelli Heyeti” adıyla yeni bir yapı oluşturan El Malih, Cihan Haber Ajansı’na İstanbul’da verdiği röportajda, Suriye cezaevlerinde halihazırda yarım milyon kişi bulunduğunu söyledi. Son Türkiye ziyaretinde Hatay’a giderek Özgür Suriye Ordusu yetkilileriyle de görüşen El Malih, Esed rejiminin bir karton kutu gibi aniden çökebileceğini, buna hazır olunması gerektiğini vurguladı.

İran Suriye halkının düşmanı

50 yıl boyunca rejimin masum insanlara yaptıklarını ve hapiste yaşadıklarını anlatırken gözyaşlarını tutamayan El Malih, Baas’a destek veren İran’a sert eleştiriler yöneltiyor: İran, Esed ile birlikte bir strateji planladı. Fakir Sünnilere Şii olmaları için para verdiler. İran istihbarat servisi, Suriye ordusuna eğitim verdi. Çok sayıda İranlı Esed ordusunda savaşıyor.” İran’ın kendisine ‘birlikte çalışma’ teklifinde bulunduğunu anlatan El Malih, kendisinin bunu reddetme sebebini şöyle açıklıyor: “Çünkü İran, Suriye halkının düşmanı.”

Esed’i 5 yıl önce uyardım, dinlemedi

Suriye’deki özgürlük ve insan hakları mücadelesinin ‘Arap Baharı’ndan uzun yıllar önce başladığını dile getiren El Malih, kendisinin 1980-1986 yılları arasında 7 farklı hapishane dolaştığını söyledi. O dönemde Suriye’de 50 bin tutuklu olduğunu kaydeden hukukçu El Malih, aralarında çok sayıda avukat, öğretmen ve doktorun da bulunduğu binlerce kişiyi kaybettiklerini söyledi.

Suriye’de yaşanan sıkıntılar ve halka yapılan baskılar konusunda yönetimi uyardığını ifade eden El Malih, “Şam İstihbarat Merkezi müdürü ile 4-5 yıl önce çok açık konuştum. Ona, ‘sokaklarda kan görüyorum’ dedim. ‘Bu savaş bitmeli, eğer bitmezse Suriye’deki insanlar her an bomba gibi patlayacak’ dedim. Bu, benim 5 yıl önceki düşüncemdi. Ancak umursamadılar. Üst düzey istihbarat yöneticilerine, bakanlara ve Beşşar Esed’e 8 mektup gönderdim. Gelecekle ilgili düşüncelerimi ilettim. Kendim için hiçbir şey istemediğimi söyledim; ancak umursamadılar.” diye konuştu.

5 bin kişiden sadece beni serbest bıraktılar

Geçen sene şubat ayında cezaevindeyken devrimin başlamakta olduğunu gözlemlediğini ifade eden El Malih, cezaevinde bulunan mahkumları devrimcilerle birlik olmaları için teşvik ettiğini anlattı. Daha sonra 8 Mart 2011 günü serbest bırakıldığını dile getiren El Malih, “Şam’ın El Harika bölgesinde Şubat ayında bir gösteri olmuştu. Daha sonra Emevi Camii’nde 5-6 bin kişilik büyük bir gösteri yapıldı. Muhaberat, göstericilerden çoğunu tutukladı. Ben hapisten çıktığım sırada politik sebeplerden dolayı tutuklu 5 bin kişi vardı; ancak sadece beni serbest bıraktılar.” sözleriyle cezaevinden çıkışını anlattı.

Yönetim karşıtı gösterilerde binlerce kişinin tutuklandığını kaydeden muhalif El Malih, ülkenin adeta bir cezaevine dönüştüğünü söyledi. “Cezaevinde yaklaşık yarım milyon insan var.” diyen Heysem El Malih, bu kadar insana yetecek yer olmadığı için binlerce okulun ve çok sayıda kamu binasının cezaevine dönüştürüldüğünü aktardı.

Esed ilk günden beri insanları katlediyor

Suriye’de gösterilerin ufak gruplar halinde başladığını ve halkın ilk olarak Esed’i düşürmek istemediğine dikkat çeken hukukçu muhalif, “Halk ilk başta sadece politik bir değişim istedi. Güvenlik güçleri ise İlk günden itibaren vurmaya başladılar. Devrimin başından beri altı ay boyunca göstericilere hiçbir zaman yumuşak davranmadılar. Bir süre sonra insanlar kendilerini savunmaları gerektiğini fark etti. Eğer birileri seni öldürmek istiyorsa senin de kendini savunma hakkın var. Ardından ordudan askerler ayrılmaya başladı. Önce silahsızlardı, daha sonra silahlanarak sivilleri korumaya başladılar. Şimdi bildiğiniz gibi devrim tüm Suriye’yi kuşattı, rejim 3 bin tankla Suriye’yi sarmış durumda. Helikopter, gemiler ağır bombaları kullanıyor. Hiçbir sebep olmadan vuruyor. 25 bin insan öldü. 2 bin çocuk ve kadın öldü. Bunu bir düşman değil Suriyeli yapıyor. Bunu nasıl anlayabilirsin ?” diyerek tepki gösterdi.

Suriye’deki durumun devrimin olduğu diğer ülkelerle farklı olduğunu belirten El Malih, “Esed, dini bir ordu oluşturdu. Üç yıldızlı ve üstü olanların hepsi Baasçı. 15 bin Sünni komutan, askeri mahkemelerde yargılanıyor; çünkü insanları katletmeyi reddettiler. 5 bin 764 dava ile bu komutanlar yargılanıyor. Durumları oldukça riskli, öldürülebilirler. Öldürülmüş de olabilirler. En düşük rütbeden en yükseğine kadar 100 bine yakın kişinin ordudan ayrıldığını düşünüyorum.” diye konuştu.

50 yıldır Suriye halkı için çalışıyorum; ama konsey beni dışladı

Suriye Milli Konseyi’nden ayrılmasının sebebini de anlatan El Malih, konsey üyelerini birçok kişiyi görmezden gelerek bir şeyler yapmaya çalışmakla suçladı. Kendisinin 50 yıllık muhalif olduğunu kaydeden El Malih, “Geçenlerde Kofi Annan Ankara’ya geldiğinde onu görmeye gittiler. Kimse bana bu konuda bir şey söylemedi. 50 yıldır Suriye’nin içinde çalışıyorum, bu rejimin geçmişini çok iyi biliyorum. Üç ay boyunca bu komisyonda yok sayılmış, kendimi yokmuş gibi hissettim. Beraber çalışmak istemiyorlardı.” diyerek ayrılma gerekçesini anlattı.

Suriye Milli Konseyi’ni hiçbir şey yapmamakla eleştiren Heysem El Malih, “Onlara dünyanın önemli başkentlerinde ofis kurulması gerektiğini söyledim. Ama onlar hiçbir adım atmak istemedi. Sadece toplantı yaptılar, fotoğraf çektirdiler. Başka hiçbir adım atmadılar.” eleştirisinde bulundu.

Baas, karton kutu gibi aniden çökebilir

El Malih, Suriye Milli Konseyi’ne rağmen yeni bir oluşumun kurmaları hususundaki eleştirilere cevap verdi. Konseye muhalif olmadığını, sadece başarısız olması halinde yerini alabilecek bir yapı oluşturmaya çalıştığını söyledi. Geçici hükümet kurmak gibi bir amaçlarının olduğunun da altını çizen El Malih, “Kahire’deki görüşmemizden sonra etrafımdakiler benden Esed düştükten sonra bir hükümet oluşturmamı istedi. Esed’i yalnızca tarihte kalmış bir güç olarak görüyoruz.” ifadelerini kullandı.

Yönetimi, model olarak Sovyetler Birliği’ne benzeten El Malih, Baas rejiminin bir karton kutu gibi aniden çökebileceğini, muhalefetin ve dünyanın kaos yaşanmaması için hazırlıklı olması gerektiğini vurguladı.

Kürt devleti olmaz; halk arasında mezhepsel ve etnik ayırım yok

Esed’in devrilmesinden sonra halkın sorunsuz bir şekilde yaşayacağına inandığını söyleyen El Malih, ancak insanlığa karşı suç işleyenlerin yargılanması gerektiğini vurguladı.

Halk arasında mezhepsel veya etnik bir ayrılığın söz konusu olmadığının altını çizen Heysem El Malih, “Suriyeliler bu konuda çok ferasetli. Geçmişte Suriye başbakanı bir Hıristiyan idi. Hiç kimse niçin demedi. Çünkü o iyi bir insandı. İnsanların dinlerini sorgulamak bize düşmez. Bizim sorumluluğumuz onlara iyi bir gelecek vermektir” şeklinde konuştu.

Suriye’nin parçalanması veya özerk bir Kürt devletinin kurulmasının mümkün olmadığını kaydeden muhalif El Malih, tüm şehirlerde Kürtlerin barış içinde yaşadığını aktardı.

Esed’e tam destek veren İran, bölgeyi ele geçirmek istiyor

İran bütün bölgeyi ele geçirmek istiyor” diyen El Malih, “İran Hizbullah’ı destekledi. Bu yüzden Esed ile birlikte bir strateji planladı. Esed, İranlı Şiiler için kapıları açtı. Sünni bölgelere çeşitli birlikler yolladılar. Fakir Sünni insanlara Şii olmaları için para verdiler.” iddiasında bulundu.

İran’ı her alanda Esed rejimine destek olmakla eleştiren asırlık muhalif, İran istihbarat servisi, orduya eğitim verdi. Devrim başladığında bir sürü kişiyi savaşmaları için gönderdiler. Bununla beraber ekonomik destek verdiler.” dedi.

İran, problemin parçası

İran’ın kendisine de “birlikte çalışma” daveti gönderdiğini anlatan El Malih, bunu reddetme gerekçesini de şöyle dile getirdi: “Beni aralarında görmek istediklerini ve Tahran’a gitmek isteyip istemediğimi soran bir mesaj yolladılar. Ben bu talebi reddettim. Çünkü İranlılar problemin bir parçası. İran, benim, aynı zamanda Suriyelilerin de düşmanı.”

Esed rejiminin artık geçerliliğini kaybettiğini kaydeden El Malih, “Bu noktada Rusya ve İran’la karşı karşıyayız. Bu durum yolumuzu zorlaştırıyor. 50 yıldır demokrasi için mücadele ediyorum. Sonunda bizim kazanacağımızı düşünüyorum.” diye ekledi.

Muhalifliği, Esed iktidarının öncesine dayanıyor

1931 Şam doğumlu Heysem El Malih, insan hakları ihlalleri konusunda yargıya yönelik eleştirileri sebebiyle ilk kez 1951 yılında kısa süre tutuklandı. Daha sonra mücadelesine devam eden El Malih, 1966 tarihinde iktidara gelen yeni hükümetin olağanüstü hal yasasına karşı çıkması sebebiyle 24 hakim ile birlikte görevden el çektirildi. 1970′li yıllarda insan hakları savunucusu olarak çalışmaya devam eden El Malih, 1978 yılında çalışma arkadaşlarıyla birlikte anayasal reformlar yapılması, olağanüstü hal yasasının kaldırılması ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep eden bir bildiri hazırladı.

Heysem El Malih, Avukatlar Barosu Birliği’ndeki sivil toplum faaliyetlerinden dolayı 1980 yılında tekrar tutuklanarak 1987 yılına kadar cezaevinde kaldı. 7 Mayıs 2001′de kurulan Suriye İnsan Hakları Derneği’nin başkanı seçilen El Malih, 2002 yılında “Arab Program for Human Rights Activists” örgütünce ‘yılın en iyi insan hakları savunucusu’ ödülüne ve 2006 yılında Hollanda’da Geuzen Madalyası’na layık görüldü.

Kaynak: Yeni Şafak-13.08.2012

'Şii Yayılmacı' politikası nedeniyle İran'a neden ses çıkarılmıyor

“Türkiye ne yapıyor? Saldırıya uğrayana sahip çıkıyor, ne yapalım bırakalım hepsini öldürsünler mi? Avrupalı demokratik-laik bir Cumhuriyet olarak burnumuzun dibinde insanlar öldürülür, ağır baskılar altında yaşarken sessiz mi kalalım? Türk dış politikasına kolayca “mezhepçi” damgasını vuranlar nedense İran’ı uygulamakta olduğu “Şii yayılmacı” politika nedeniyle ses çıkarmıyor?”

(ARDAN ZENTÜRK/Star Gazetesi)          Tarihi bir sınavdan geçtiğimiz açık bir gerçek… Suriye sınırımızda yangın var ve dünyaya gerçekçi açıdan baktığımızda bu yangını söndürmede yalnız olduğumuz açık gerçek…

Avrupa Birliği’nde yaşanılan derin ekonomik kriz, NATO’lu müttefiklerimizi “küresel satranç”ın dışına taşımış görünüyor. Libya’daki iç hesaplaşma sırasında atak davranan Avrupalılar, bu kez hareketsizler.

Amerika Birleşik Devletleri’nin de bu yılın “başkanlık seçimi” olması nedeniyle Suriye konusunda “yavaş davranmayı” tercih ettiğini, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un son ziyareti ile anlamış bulunuyoruz. Davutoğlu’na, özellikle “Halep’teki trajediye karşı ne yapabiliriz?” sorusunu yönelten Clinton’un, iş, “uçuşa yasakbölge” ve “güvenlik şeridi kurulması” konularına gelince, “henüz erken” yaklaşımı sergilemesi dikkat çekici.

Belli ki, Amerikan yönetimi, Batı Asya’daki iki önemli müttefiki, Türkiye ve İsrail’in“ulusal endişelerini” biraz zamana bırakarak çözme eğiliminde. Türkiye, Suriye konusunda, İsrail ise İran’ın nükleer kapasitesi sorununda Washington’dan daha kararlı adımlar bekliyorlar.

Amerikan yönetiminden bugüne kadar Türkiye ve İsrail’e ulaşan mesaj ise, “sakın tektaraflı bir askeri müdahalede bulunmayın” yönünde…

Ama bölgedeki gelişmeler bu hesaba uyar mı, o ayrı bir tartışma konusu…

Türkiye muhalefeti ezdirmez… 

Suriye krizinin geldiği bu noktada bir gerçeği kabul etmemiz gerekiyor: Küresel koşullar ne olursa olsun, Türkiye, Suriye muhalefetini kaderine terk edemez, özellikle Özgür Suriye Ordusu’nun, Baas rejiminin ordusu tarafından ezilmesine izin veremez. Bunun aksi, Türkiye’nin, özellikle İran ve İsrail’e karşı kalsa, yürütmekte olduğu“bölgesel güçlü aktör”stratejisinin sonu anlamına gelmektedir.

Clinton’un tutumu, Amerikan yönetiminin, Suriyeli muhaliflere etkin silah aktarımına soğuk baktığını ortaya koydu. Anti-tank roketler ve Stinger füzeler ile savaşın koşullarını değiştirebilecek Özgür Suriye Ordusu’nun, Baas’ın ordusunu köşeye sıkıştıracağı ve kimyasal silahların depolarından çıkabileceği kaygısı yalnız Amerika’da değil, İsrail’de de güçlenmiş durumda. Ama, Türkiye’nin bu kaygıları ne kadar önemseyeceği büyük bir soru işareti…

Mezhepçi bir politika mı? 

Türk dış politikasına getirilen son eleştiri “mezhepçi” damgasını taşıyor!.. Lübnan’da Sünni ve Hıristiyan gruplar Şii Hizbullah’ın tehdidi altında. Irak’ta Sünniler, Şii çoğunluğun  baskısı altında, liderleri Tarık el-Haşimi İstanbul’da yaşıyor. Suriye’de İran destekli Nusayri yönetimi bugüne kadar 25 bin Sünni’yi katletti!..

Türkiye ne yapıyor? Saldırıya uğrayana sahip çıkıyor. Ne yapalım, bırakalım hepsini öldürsünler mi?.. “Avrupalı, demokratik-laik” bir cumhuriyet olarak burnumuzun dibinde insanlar öldürülür, ağır baskılar altında yaşarken sessiz mi kalalım?

Türk dış politikasına kolaylıkla “mezhepçi” damgasını vuranlar, nedense, İran’a uygulamakta olduğu “Şii yayılmacı” politika nedeniyle ses çıkarmıyor!.. Bu arada, Türkiye’nin, Lübnan ve Suriye’de yaşayan Hıristiyan azınlıkların “garantörü” konumuna geldiğini, Bahreyn’deki Şii sivil muhalefet hareketine askeri güç kullanılmasını en sert şekilde protesto eden ülke olduğu da unutuluyor… “Mazlum” Sünni ise, “zalime” karşı onun yanında yer almak ne zaman “mezhepçilik” oldu?

Ayıptır!..

Myanmar hassasiyeti… 

Ruslar’ın 1864 yılında gerçekleştirdiği “Çerkes soykırımı”ndan kaçıp Anadolu’ya gelmiş bir ailenin soyundan geliyorum. Çerkesler, “Osmanlı’ya sığındık” demezler, “Halife’nin topraklarına geldik” demeyi tercih ederler. Kurtuluş Savaşı sırasında Hindistanlı Müslümanlar’ın bizlere sağladığı destek, 15 bin Sancaklı Boşnak’ın Çanakkale Savaşı’nda yüreğindeki imanla İstanbul için şehit olması… Yaşadığımız toprakların, dünya ne kadar değişirse değişsin, Müslüman coğrafya açısından anlamı büyük ve derindir… Eğer ülkenizin “tarihsel birikimine” yabancılaşmışsanız, “ne işimiz var Myanmar’da” sorusunu kolay sorarsanız… Oysa, Myanmar’ın soykırıma uğrayan Müslüman’ı için durum öyle değil!.. Anadolu’dan kendisine uzanan elin anlamını, o insanlar  içimizde yaşayıp, “ne işimiz var oralarda diye geveleyenlerden” çok daha iyi biliyorlar.

Bu çerçevede, Türkiye’nin Myanmar Büyükelçisi Murat Ateş Yavuz’ u tebrik ediyorum. Emine Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin ziyaretini gerçekleştirerek büyük iş başardı…

13.08.2012

Maskeler iniyor: Hangi İran'a inanacağız

“Son sıralar İran herkesi tehdit ediyor.  İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi “Sıra Türkiye’ye gelecek” diyerek Türkiye’yi uyarıyor. Ne tesadüf Laricani’de aynı şekilde İsrail’i uyarmıştır. 

Belli ki İran’da Suriye rejimi gibi Kaide kartını oynuyor. Suriye rejiminin İsrail ve Batı için ehveni şer olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bu tespit, bir yakıştırma değil, hakikatin ta kendisidir. Sünni İslamcıların Batı’ya daha büyük düşman ve tehdit olduklarını söyleyerek dolaylı bir biçimde ve satır aralarından İran eksenini kollamalarını istiyorlar. Gizli mesajları bu.

Firuzabadi’nin ‘büyük Şeytan’ diye hitap ettiği ABD’ye Salihi, Washington Post sayfaları üzerinden selam çakıyor.”

 (MUSTAFA ÖZCAN/Yeni Akit Gazetesi)          Ankara’nın Suriye politikasını eleştiren İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi’ye göre sıra bizde. Son sıralarda İran herkesi tehdit ediyor.

Firuzabadi gibiler Türkiye ve Arabistan, Katar gibi ülkeleri Amerikan gündeminin parçası olmak ve Kaide’yi silahlandırmak ve ona alet olmakla suçluyorlar. Suriye rejimi gibi bütün muhalifleri terörist olmak ve onun ötesinde Kaide olmakla damgalıyorlar.

İran, zalim ve Selman Rüşdi tarzı rejimi desteklemenin hesabını vereceğine Türkiye gibi ülkeleri Kaide’yi desteklemekle suçluyor. Çok ilginç, İran Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Alaaddin Burucerdi, Ankara’da Meclis koridorlarında karşılaştığı Türk muhataplarını Suriye’de rejimin değişmesi halinde ‘aşırı İslamcıların’ iktidara geleceklerine dair uyarıyor. İran’ın bu uyarısı son sıralarda misyona veya bu ‘aşırı dinci’ hareketleri engelleme misyonuna dönüşmüş durumda. Suriye rejimi bölgede terör estirerek ve Lübnan’ı karıştırarak davasını ispat etmeye çalışıyor.

Michel Simaha’nın tutuklanmasıyla birlikte, onun Suriye rejimiyle beraber Nasrallah Sufeyr gibi Hıristiyan sembollerini Sünniler namına öldüreceği ve onlara suikast düzenleyeceği ortaya çıktı. Sünnilik adına ortalığı karıştıracak sonra da kurtarıcı olarak ortaya çıkacaklar. Bununla ‘Sünniler gelirse azınlıklara rahat ve uyku yüzü yok’ mesajı vermek istiyorlar. Adam yakayı ele vermiş ve İran’ın ortağı Suriye rejiminin terörist yüzü bir kez daha ortaya çıkmıştır. Daha önce de Suriye rejimi Lübnan’da intikam için al-Havadis dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Selim Luzi gibilerini kaçırıp hunharca öldürmüştür. Suriye rejimi, müseccel marka terörist bir rejimdir. Bununla birlikte İran Genelkurmay Başkanı rüzgar ekenin fırtına biçeceğini ve Suriye olaylarının bumerang gibi geri tepip Türkiye’yi vuracağını ve sırada Türkiye’nin olduğunu söylemiştir. Bunu nasıl anlamalı ve yorumlamalıyız? Uyarı mı yapıyor yoksa tehdit mi ediyor? Firuzabadi, terörizmin yayılmasında ve El Kaide’nin hareket alanı bulmasında “Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar’daki dostları” uyardıklarını söylemiştir.

Ne tesadüf Laricani de aynı şekilde İsrail’i uyarmıştır. Esat’ın halkına karşı uyguladığı şiddet ve terörü zerre kadar suçlamayan Ali Larijani de ABD’nin Akdeniz’de yaktığı ateşin panik halinde olan İsrail’e değeceğini ve İsrail’i de yakacağını söylemiştir (“The fire that you [the US] ignite in the Levant will swallow the terrified Zionists). Daha iyi değil mi? İsrail’in güvenliğinden ona ne? Ağzındaki bakla nedir ve kim yakacaktır İsrail’i? Yoksa Esat rejimi namına onu ayakta tutmak için İsrail güvenliğine mi atıfta bulunuyor? Zira aynısını Esat’ın dayıoğlu Rami Mahluf, Suriye’de ölen NTY muhabiri Antony Şedit’e söylemişti. Belli ki İran da Suriye rejimi gibi Kaide kartını oynuyor. Suriye rejiminin İsrail ve Batı için ehveni şer olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bu tespit, bir yakıştırma değil, hakikatin ta kendisidir. Sünni İslamcıların Batı’ya daha büyük düşman ve tehdit olduklarını söyleyerek dolaylı bir biçimde ve satır aralarından İran eksenini kollamalarını istiyorlar. Gizli mesajları bu.

Suudi Arabistan’da Suudlu yetkililerce tutuklanan Şii din adamı Nimr Nimr, Wikileaks belgelerine göre, 2008 yılında Amerikan elçisiyle görüşürken Şiilerin Sünnilere nazaran Amerikalılara ve yabancılara daha sadık ve dostane olduklarını söylemiştir. Suriye olayında ABD’nin kendisinden ziyade Türkiye gibi ülkelerin ABD planlarına alet olduklarını ileri sürüyorlar. Bununla birlikte ince bir politika izleyerek güya hem ABD’yi suçluyorlar hem de ‘Kaide’nin panzehiri biziz’ diyorlar. Afganistan ve Irak’ta bunu yaptık diyorlar.

Nitekim İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi nedense ABD’nin iki önemli gazetesinden biri olan The Washington Post üzerinden Amerikan yönetimine kompliman yapmış ve bir mesaj verme ihtiyacını hissetmiştir. Bu mesaj, merd-i kıptinin şecaatini arz ederken sirkatini söylemesi kabilindendir. Zira İran’ın Afganistan ve Irak’ta istikrara hizmet eden bir güç olduğunu yazmıştır. Yani işgaller sırasındaki işbirliklerini hatırlatmıştır. Halbuki, Afganistan’da istikrar 2001 sonrasında ve Irak’ta 2003 sonrasında bozulmuştur.

Belli ki Salihi, Sünnilere karşı ABD’nin yanında olduklarını hatırlatmış ve Suriye’de de Sünnilerin önünü açarak yanlış yapmamalarını istemiştir. Bu daha önce ‘Biz olmasaydık ABD Irak ve Afganistan’ı işgal edemezdi’ diyen Hatemi’nin Yardımcısı Muhammed Ali Ebtahi’nin sözlerinin tekrarından ibarettir.

Salihi, Amerikalılara ‘zımni ortaklığımız devam etsin’ demek istemiştir (Iran is part of the solution, not the problem. As the world has witnessed during the past decade, we have acted as a stabilizing force in Iraq and Afghanistan, two other Muslim countries thrown into turmoil. The stability of our region is paramount for world peace and tranquillity.) Rıdvan Seyyid’in ifadesiyle, İranlılar, ABD’nin Şam rejiminin değişmesine ve muhalefete silah yardımı yapılmasına pek istekli olmadıklarının farkındalar.

Kaide kartıyla korkularını depreştirmek niyetindeler. Bundan dolayı bu ülkelerin üzerine ürkütmek maksadıyla Kaide kartıyla geliyorlar. 

Firuzabadi’nin ‘büyük Şeytan’ diye hitap ettiği ABD’ye Salihi, Washington Post sayfaları üzerinden selam çakıyor. 

Hangi İran’a inanacağız? İrangate İran’ına mı, yoksa direnişçi İran’a mı? Larijani de İsrail’i korkutuyor. Belli ki o da Amud Gilas’ın sözlerine atıfta bulunuyor olmalı. Herkes birbirine karşı terör kartını gösteriyor. İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Liebarman da Larijani’nin kendilerine veya Salihi’nin Amerikalılara karşı kullandığı üslubu Sina saldırısından sonra Mısır’a karşı kullanmıştır. “Mısır’ın hakiki düşmanlarına karşı (teröristler) İsrail’in dostluğunun kıymetini bilin.” Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az.

13.08.2012

İran'ın Suriye desteği gerekçeleri

Yeni Şafak Gazetesi yazası Mahmut Osmanoğlu bugünkü yazısında, Suriye’de perde gerisindeki en önemli ülkenin İran olduğunu belirterek “Rusya ve Çin’in devletler oyunu içerisindeki rolleri bir tarafa İran için Esed yönetimindeki Suriye’ye destek, zaman zaman İran İslam Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan prensiplere karşı olması pahasına, dini/ideolojik/stratejik olgular taşımaktadır.” İfadelerini kullandı.

Osmanoğlu, Suriye’de Esed’in gitmesinden sonra Hizbullah karşıtı bir rejimin gelmesi ihtimali endişesini taşıyan İran’ın, bu nedenle savaşı kendi topraklarında değil “Direniş ekseni” kalkanı ile dışarıda karşılamak ya da savaşın bir şekilde kendi topraklarına taşınması durumunda elindeki kartların güçlü kalmasını istediğine vurgu yaparak, bu gerekçelerden dolayı, Esed’in iktidarda kalması için İran’ın dökülen kanlara da pek aldırmadığını belirtti.

Osmanoğlu’nun o yazısının tamamı:

Suriye’de durumların kritikleşmeye başlaması ile birlikte perde gerisindeki güçler yavaş yavaş perde önüne çıkmaya başladılar.

Bu perde gerisi ülkelerden en önde geleni İran’dır. Rusya ve Çin’in devletler oyunu içerisindeki rolleri bir tarafa İran için Beşşar Esed yönetimindeki Suriye’ye destek, zaman zaman İran İslam Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan prensiplere karşı olması pahasına, dini/ideolojik/stratejik olgular taşımaktadır. 

Esed rejiminin tüm katliamlarına rağmen İran’ın Esed rejimine adeta kayıtsız şartsız tavrı dışarıda pek anlaşılamıyor.

İran’ın tavrını anlayabilmek için İran içerisinden meseleye nasıl bakıldığını da analiz etmek gerekiyor.

İran’ın Suriye’ye desteğinin iki gerekçesi var: Birincisi ve önceliklisi İsrail ve Batı’ya karşı verilen mücadelede oluşturulmuş bulunan ve İran’dan, Suriye, Lübnan ve Hizbullah üzerinden İsrail’e ulaşan “Direniş Ekseni”nin korunması. Bu eksene Amerikan işgali sonrası Irak hükümetinin de katıldığını hatırlatmakta yarar var.

“Direniş Ekseni”nin korunması hususunda İslam Cumhuriyeti tarafından “Karşı Devrimci” olarak nitelenen “Halkın Mücahitleri” gibi örgütler hariç İran’ın büyük kesimi arasında bir ittifak olduğu anlaşılıyor.

Geçtiğimiz hafta İran’daki reformist kesimi oluşturan eski Cumhurbaşkanı Hatemi dönemi üst düzey bürokratlarından Seyyid Sadık Harazi bir gazeteye verdiği demeçte “Bizim bölgede Beşşar Esed hükümetinin varlığından daha önemli bir meselemiz var, o da direniştir” diyordu.

Harazi İran yönetiminin Suriye buhranını, yönetimini eleştiriyor ve “Biz sorunun başlangıcında Suriye devleti ile muhalifler arasında bir köprü oluşturabilirdik. Hadiselerin bu noktaya gelmesine müsaade etmemeliydik. Sorunun çözülmesi için arabuluculuk etmeli, sorunu yönetmeli idik” özeleştirisini getiriyordu.

Ama bütün bunlara rağmen şunu demeyi de ihmal etmiyordu. “Yaptığı hatalara rağmen Suriye rejiminin sürekliliği İran için stratejik bir prensiptir.”

Geçtiğimiz hafta Suriye’de temaslarda bulunan İran Ulusal Güvenlik Yüksek Şûrası Genel Sekreteri Said Celili Beşşar Esed ile görüşmesinde direnişe daha açık bir vurgu yaptı ve “Direniş ekseninin çökertilmesine müsaade etmeyiz” dedi.

İran’daki eski Devrim Muhafızları Bakanı Muhsin Refikdost gibi bazı kesimler ise işi daha da ileri götürüp Suriye rejimine desteği ideolojik zemine çekiyorlar.

Refikdost İran’ın Beşşar Esed rejimine desteğini “Bizim Suriye’yi savunmamız müstekbirler cephesine karşı mantık, ideoloji ve özgürlüğü savunmamızdır” diyerek izah ediyor.

Refikdost’a göre “Müstekbirler dünyanın Suriye’yi değiştirmek için toplanmalarının temelinde Mısır’ın Batı ve İsrail paktının dışına çıkmış olması vardır.  Suriye’de değişim getirilip İsrail yanlısı bir hükümet getirilmez ise İsrail’in ortadan kalkması mukadderdir.”

Refikdost ayrıca Beşşar Esed rejiminin kalmasının “İslami uyanışı Suudi Arabistan ve Katar gibi Körfez Arap ülkelerine kadar ulaştıracağını da” öne sürüyor.

İran’ın Suriye’ye desteğinin ikinci gerekçesi ise Suriye’ye daha doğrusu Beşşar Esed’in babası Hafız Esed’e olan minnet borcudur. 

İran İslam Devrimi sonrasında İran’a “dayatılan” Irak savaşında Hafız Esed’in İran’ın arkasında durup perde gerisinde İran’a özellikle silah yardımı yapmasıdır. 

Muhsin Refikdost Hafız Esed’in İran’a yardımlarını uzun uzun anlatıyor ve onun Suriye adının kullanılarak ambargo ortamında İran için silah alınmasına yardımcı olduğunu söylüyor. Hatta İranlıların Libya’nın o dönemde kendilerine verdiği füze sistemlerinin eğitimini Suriye’de yaptıklarını da bildiriyor.

İran Suriye’de Esed’in gitmesinden sonra Hizbullah karşıtı bir rejim gelmesi ihtimalinin endişesini yaşıyor. Savaşı kendi topraklarında değil “Direniş Ekseni” kalkanı ile dışarı da karşılamak ya da savaşın bir şekilde kendi topraklarına taşınması durumunda elindeki kartların güçlü kalmasını istiyor. 

Görünüşe göre, bu iki gerekçeden dolayı, Esed’in iktidarda kalması için dökülen kanlara da pek aldırmıyor. 

13.08.2012

İran'daki PKK kampları ne olacak

Milat Gazetesi yazarı İsmail Yaşa bugünkü yazısında, PKK’nın İran’daki kamplarını ele aldı.

Ne kadar belge sunulursa sunulsun Tahran’dan PKK’ya desteğini ve kampların varlığını itiraf etmesini beklemenin saflık olduğunu belirten Yaşa, Ankara’nın önünde “İran gerçeğini tüm çıplaklığıyla görmek ve ona göre politika geliştirmek” şeklinde tek bir seçeneğin olduğuna dikkat çekti.

O yazının tamamı:

PKK’nın Şemdinli’yi ele geçirme ve “Kürt Baharı” başlatma girişiminin ardından gözler terör örgütünün İran’daki faaliyetlerine çevrildi.

Örgütün İran’daki kolu PJAK’ın yıllarca kullandığı Şehidan kampının PKK’nın yeni merkezi haline geldiği ve sınırın 10 kilometre içerisindeki kampı “güvenli bölge” olarak gören çok sayıda örgüt yöneticisinin Hakkari, Van, Bitlis ve Şırnak’taki terör faaliyetlerini bu kamptan yönetmeye başladığı bilgisi medyada yer aldı.

Elde edilen bilgilere göre Şemdinli’ye saldıranların çoğu İran uyrukluydu.

İran güçlerinin PKK’lıların sınırı geçmesine yardımcı olduğu, Türkiye’deki çatışmalarda yaralanan teröristlerin İran hastanelerinde tedavi edildiği, teröristlerin İran ordusuna ait telsizleri kullandığı ve hatta Tahran’ın orduya ait bir karakolu PKK’ya tahsis ettiği yazıldı.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın önceki gün iftarda buluştuğu gazetecilere yaptığı açıklamalar da yine İran’a işaret ediyordu.

“İran, PJAK’a karşı şiddetli savaş gösteriyordu, ondan sonra bu savaşın olmadığı ortaya çıktı” dedi Arınç…

Şemdinli’deki olayları Kuzey Irak’tan değil İran tarafından sızan teröristlerin gerçekleştirdiğini söyledi.

Türkiye, istediği zaman Kuzey Irak’taki PKK kamplarına hava ve kara operasyonları düzenleyebiliyor.

Terör örgütünün Suriye’nin kuzeyinde yeni bir “Kandil” oluşturmasına da izin verilmeyecek ve gerekirse askeri müdahale yapılacaktır.

İran’daki kamplar içinse aynı durum söz konusu değil.

Teslim olan bir teröristin “Ben ve arkadaşlarım Şehidan kampında çok rahattık. Kimi zaman heronları görür, sinek vızıltısı gibi motor seslerini duyardık ama saklanmazdık. Çünkü Türkiye’nin İran’ı vuramayacağını iyi biliyorduk” şeklindeki sözleri de bu gerçeğe işaret ediyor.

Şimdi Ankara’nın önünde duran ve cevaplanması gereken en önemli sorulardan biri şu: 

“İran’daki kamplar ne olacak?” 

Ne kadar belge sunulursa sunulsun Tahran’ın PKK’ya desteğini ve kampların varlığını itiraf etmesini beklemek saflık olur. 

Bülent Arınç, İran’ın Suriye’deki Baas rejimine ve işlediği katliamlara verdiği destek karşısında sükut-u hayale uğradığını söylüyor.

Oysa İran’ı ve bölgeyi yakından takip edenler için Tahran’ın tavrı hiç de şaşırtıcı değil.

Bilakis Ankara’nın son dönemde İran’a yaklaşımı gereğinden fazla iyimserdi ve yanlıştı.

Hükümete yakın yazarlar da bunu itiraf ediyor.

Örneğin Yeni Şafak’tan Osman Özsoy…

“Milli Görüş’e yakın isimlerde, hatta hükümetin bazı üyelerinde, en tedirgin edici unsur olarak da bazı İslami kesimlerde yaygın olan İran sempatizanlığının ülkenin başına bir iş açmasından hep endişe duymuşumdur” diyen Özsoy, “İran’a aşırı güvenme gafleti” başlıklı köşe yazısında Tahran’a ne kadar güvenilebileceği konusunda Ankara’nın hesaplarını yeniden gözden geçirmesi ve bu ülke ile daha dengeli ilişki geliştirilmesi gerektiğini söylüyor.

Takiyye gerçeğini gözardı edip “Hamaney nükleer silahın haram olduğunu söyledi, öyleyse İran’ın nükleer silah yapmak gibi bir hedefi olamaz” mantığıyla İran’ın nükleer programının savunulması kabul edilebilecek gibi değildi.

Gerek PKK konusunda olsun ve gerekse diğer konularla ilgili olsun Ankara’nın önünde tek bir seçenek var:

İran gerçeğini tüm çıplaklığıyla görmek ve ona göre politika geliştirmek.

Tabii bunun için de öncelikle “İçimizdeki İran”ın etkisinden kurtulması gerekiyor.

13.08.2012

İran'a ilk yardım eli Türkiye'den

Fars Haber Ajansı, son bilgilere göre, Doğu Azerbaycan eyaletinde yerel saatle 16.53 ve 17.04′te meydana gelen 6,0 ve 6,2 büyüklüğündeki depremlerde, ölenlerin sayısının 180, yaralı sayısının bin 300 olduğunu duyurdu.

Fars Haber Ajansı, bon bilgilere göre, Doğu Azerbaycan eyaletinde yerel saatle 16.53 ve 17.04’te meydana gelen 6,0 ve 6,2 büyüklüğündeki depremlerde, ölenlerin sayısının 180, yaralı sayısının bin 300 olduğunu duyurdu.

Depremin merkez üsleri olarak açıklanan Eher, Verzegan ve Heris ilçelerinde 6 köyün yerle bir olduğu 60 kadar köyün de en az yüzde 50 oranında tahrip olduğu belirtildi.

Bölgede arama kurtarma çalışmalarının aralıksız sürdüğü, şu ana kadar 200’denf azla kişinin kurtarıldığı kaydedildi.

Artçı sarsıntılardan dolayı geceyi dışarıda geçirmesi istenen vatandaşların su, ekmek ve çadır ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışıldığı bildirildi.

Başkent tahran başta olmak üzere çevre kentlerden de deprem bölgesine ilk yardım ekipleri ile araç gereçlerin sevkinin sürdüğü, depremin hissedildiği Batı Azerbaycan, Erdebil, Zencan ve Gilan eyaletlerinde ilk belirlemelere göre can ve mal kaybı olmadığı açıklandı.

Sarsıntıların en çok kırsal kesimlerde yıkıma neden olduğu, ölü ve yaralı sayısının artmasından endişe edildiği belirtildi.

Davutoğlu’ndan “Geçmiş Olsun” mesajı

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi’yi telefonla arayarak, ülkesindeki depremler nedeniyle “geçmiş olsun” dileklerini ilettiği bildirildi.

Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Davutoğlu görüşmede, Türkiye’nin İran’a yardıma hazır olduğunu söyledi. Salihi’nin de Türkiye’ye yardım teklifinden dolayı teşekkür ettiği öğrenildi.

İran'dan yine küstahça tehdit: Erdoğan bu işe bulaşmasın

İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komitesi Üyesi İbrahim Aka Muhammedi, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye politikası, iktidarının sonunu getirir” iddiasında bulundu. Muhammedi, “Erdoğan ve dostlarına tavsiyem bu işe bulaşmamaları” ifadesini kullandı.

İran’ın İngilizce yayın yapan devlet televizyonu Press TV’nin haberine göre, Muhammedi Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirdi. “Erdoğan ve dostlarına tavsiyem bu işe bulaşmamaları” diyen Muhammedi, iktidar partisinin gelecek seçimlerde bu durumun kurbanı olabileceğini söyledi. 

Muhammedi, Türkiye’nin İran ve Suriye ile dostane ilişkiler kurması gerektiğine dikkat çekti. Ankara yönetiminin “Bir avuç katil ve eşkiya” olarak nitelendirdiği Suriyeli muhalifleri desteklemekten vazgeçmesi gerektiğini savundu.

Suriye’nin başkenti Şam’da 48 İranlının kaçırılmasının ardından Tahran’dan daha önce de sert açıklamalar gelmişti.

İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi Türkiye’yi kaçırma olayından sorumlu tutmuş, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesinde Katar ve Suudi Arabistan ile birlikte rol oynamakla suçlamıştı.
Kaynak: Milliyet-13.08.2012

15 Ekim 2012 Pazartesi

Görmez ve Davutoğlu’ndan önemli adım

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Iraklı Sünnilerin ve Şiilerin temsilcileriyle yaptığı görüşmede, mezhep gerilimlerine karşı ortak tavır kararı aldıklarını söyledi.

Davutoğlu, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Irak Sünni Vakıflar Divanı Başkanı Abdul Gafur El Sammari ve Şii Vakıflar Divanı Başkanı Salih Haydari ile iftar yemeğini de kapsayan bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmenin ardından misafirleriyle birlikte gazetecilere açıklama yapan Davutoğlu, Sammari ile Haydari’nin Türkiye’ye “önemli bir mesaj” ile geldiklerini belirterek, “Orta Doğu’da son dönemde çıkarılmaya çalışılan mezhep gerilimlerine karşı Sünni ve Şii alimlerin, dini mercilerin ortak tavır alması konusunda mutabakat sağladık” diye konuştu.

Suriye’deki çatışmaların bir an önce durması için güçlü bir mesajı İstanbul’dan iletmek istediklerini vurgulayan Davutoğlu, “Buradan, bütün kardeş kavgalarının son bulması için çağrıda bulunuyoruz” dedi.

Davutoğlu, Suriye’deki kutsal mekanların korunması, buralara karşı herhangi bir saldırıda bulunulmaması çağrısı yaparak, “Özellikle Halep’te süren ağır bombardımandan zarar görecek bütün kutsal mekanların korunması çağrısında bulunuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olarak Şam-ı Şerif’teki bütün kutsal mekanlara saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyoruz. Bütün bu mekanlar bizim ortak mirasımızdır” şeklinde konuştu.

Kutsal mekanların korunması için İİT zirvesinde girişim

İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) zirvesine katılmak üzere bu gece Cidde’ye hareket edeceğini belirten Davutoğlu, “İİT toplantısında da bu konuda bir girişimde bulunacağız. Bütün dini mekanlara saygı gösterilmesi ve çatışmalardan bu mekanların etkilenmesini önleyecek her türlü tedbirin alınmasını sağlayacak bir karar alınması için çalışacağız” dedi.

Irak’ın son 9 yılda mezhep gerilimi nedeniyle büyük acılar yaşadığını, hem çok büyük ölçüde insan kaybı olduğunu hem de birçok kutsal mekanın saldırılarda zarar gördüğünü belirten Davutoğlu, şunları söyledi:

“Bu kötü tecrübeyi bizzat yaşayan sayın Sammari ile Haydari’nin ülkemize gelip birlikte böyle bir teklifte bulunmalarından, Suriye’de de benzer şeylerin yaşanmaması için girişimde bulunmalarından dolayı kendilerini tebrik ediyorum. Türkiye, hangi dine veya mezhebe ait olursa olsun, kutsal mekanların korunması için her türlü girişimde bulunacaktır.”

Görmez: “Ortak mirası korumak ortak vazifemiz”

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez de 10 gün önce Türkiye’ye gelen Sammari ve Haydari ile “kardeş kavgasını durdurma konusunda din adamlarının üstüne düşen vazifeyi” tartıştıklarını söyledi.

Mabetleri korumanın, Müslümanların Hz. Muhammed’den devraldığı bir vazife olduğuna işaret eden Görmez, “İslam dini, gönülleri ayırmaya değil, birleştirmeye gelen bir dindir. Ortak mirası korumak ortak vazifemiz” diye konuştu.

Şii Vakıflar Divanı Başkanı Salih Haydari de silahlı grupların İslam dünyasındaki bazı mabetleri havaya uçurma planları yaptıklarını öğrenince Türkiye’ye geldiklerini ve Türk hükümetinden mabetlerin korunması mesajını dünyaya iletmesi için yardım istediklerini söyledi.

Haydari, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin fark gözetmeden Irak’taki ve bölgedeki herkese eşit davranması ve samimiyetle yaklaşması bizi memnun etmiştir. Sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz” diye konuştu.

 Kaynak: cnntürk.com

Arınç, “PKK’ya İran destek veriyor”

“Beşar Esad’ın yaptıklarını görmezden gelen İran, 25 bin insanın ölmesine sessiz kaldı…”

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İran’ın Esad’ın yaptıklarını görmezden geldiğini belirterek, “25 bin insanın ölmesine İran’ın sessiz kalmasını yakıştıramadım” dedi. Gazetelerin Ankara Temsilcileri ile iftar yemeğinde bir araya gelen Arınç önemli açıklamalar yaptı. Türkiye ile Suriye’nin ilişkilerinin önce dostane olduğunu hatırlatan Arınç, “İnsanlar Kandil Gecesi bile camilerde evlerde hunharca katlediliyordu. Aradaki dostluk ne aşamada olursa olsun buna duyarsız kalmak bizim için mümkün değildi’ dedi.

Teröristler İran’dan geliyor

Tahran’ı sert şekilde eleştiren Arınç, şunları söyledi: “Hem İslam Cumhuriyetisin, hem bunlara seyirci kalıp destek veriyorsun! 25 bin insanın ölmesine İran’ın sessiz kalmasını yakıştıramadım. İran Esad’ın zorda olduğunu bile bile desteğini sürdürüyor. Bu Türkiye ile İran arasındaki ilişkilere zarar verebilecek bir boyutu gösteriyor.” İran’ın Türkiye’ye yönelik tavrının da rahatsızlık verici olduğunu belirten Arınç, “Şemdinli’de İran istikametinden geçişlerin daha yoğun olduğu söyleniyor. Bu tür geçişler, eylemler geçmişte İran tarafından olmamıştı” diye konuştu.

Kaynak: Türkiye Gazetesi/Nuri Elibol-11.08.2012

İran internetin fişini çekiyor!

İran adım adım küresel internetten kendisini soyutlamaya devam ediyor. Yetkililer tarafından yapılan açıklamalara göre, ülke 2013 yılından itibaren sadece ulusal kaynakları içeren “intranet” sistemine geçecek.

Amir Kabir Üniversitesi’nde konuşan İran İletişim ve Enformasyon Bakanı Rıza Tagipur, küresel çaptaki internetin bir-iki ülke tarafından kontrol edildiğini ve bu durumun güvensizlik yarattığını belirtti. Bakan Tagipur, kendi hükümetlerinde görev alan bakanların ve üst düzey bürokratlarının geçtiğimiz Eylül ayında internette tamamen çevrimdışı olarak kendilerini soyutladıklarını açıkladı.

Bu uygulamanın İran’da vatandaşların birbirleriyle özgürce iletişim kurmasına engel teşkil etmediğini belirten Tagipur, hükümetin çalışkan İran halkının selameti ve mutluluğu için intranete geçeceklerini belirtti. Daraltımış İran interneti, tamamen ‘temizlenmiş’ ve ‘İslami’ bir web kurgulayarak daha önce iletişim teknolojilerinde bu büyüklükte görülmemiş bir ilke imza atacak.

İran’ın böyle bir sisteme geçişini hızlandıran ana nedenlerden birisi de 2010 yılında Stuxnet adlı bir virüsün İran’ın nükleer programına ait yaklaşık 1000 santrifüje zarar vermiş olması. ABD ve İsrail’li kaynakları suçlayan İran hükümeti, geçtiğimiz yıl Flame adlı bir virüsün de ülkenin bilgisayar ağına sızmasını önleyememişti.

Öte yandan, İran’ın geçmeyi planladığı sistem “intranet” olarak adlandırılıyor. İntranet, şirket gibi sadece belirli bir kuruluş içerisindeki bilgisayarları, yerel ağları (LAN) ve geniş alan ağlarını (WAN) içeren bir ağ. Böyle bir sistem ülke çapında uygulandığı zaman kullanıcılar bu ağın dışına çıkabilecek bir kapı bulamıyor. Kuzey Kore’de Kwangmyong adıyla anılan benzeri bir sistem, 2000 yılında hayata geçirilmişti. Kwangmyong’da bir kaç haber grubu, bir tarayıcı, bir e-mail programı ve arama moturu bulunuyor. Küba’da da benzer bir sistem uygulanırken, kullanıcı sayısı son zamanda yüzde 40′lık bir artış kaydederek 11 milyon kişiyi geçti.

Kaynak:Hürriyet-10.08.2012

Sıra İran’a gelecek

(AKIN ÖZÇER/Taraf Gazetesi)          İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi hafta başında Devrim Muhafızları internet sitesine yaptığı açıklamada, Esed karşıtı politika izleyen Suriye’nin komşusu bazı ülkeleri “Büyük Şeytan ABD’nin hedefleri doğrultusunda hareket ettikleri” gerekçesiyle eleştirdi. Firuzabadi, Tahran’ın eleştirilerini genelde imalarla dile getiren klasik diplomasi tarzıyla yetinmedi ve ismen zikrettiği bu ülkelere Suriye’den sonra sıranın kendilerine gelebileceği uyarısında da bulundu. Bu uyarıyı, İran Meclisi Güvenlik ve Dış politika Komisyonu üyesi Kâzım Celali’nin Suriye’de kaçırılan ve hacı oldukları öne sürülen İran vatandaşlarının güvenliğinden “teröristleri silahlandıran Türkiye’yi” sorumlu tutan açıklaması izleyince Tahran’la ilişkiler gündemin ilk sırasına oturdu.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Myanmar’a hareketi öncesinde, apartopar Ankara’ya gelen İranlı mevkidaşı Salihi ile Türkiye’nin Suriye konusundaki tutumunu da konuştuklarını açıkladı. İki ülke arasında bu konuda görüş ayrılıkları olduğunun altını çizen Davutoğlu, İranlı yetkililerin açıklamalarının sadece ikili ilişkilere değil ayrıca Tahran’ın uluslararası alandaki politikasına da zarar verdiğini belirtti. Devlet adamlarından açıklamalarını ciddi bir süzgeçten geçirdikten sonra yapmalarını beklediğimizi Salihi’ye ilettiği söyledi. Ancak Suriye’ye bakışları karşıt olan Türkiye ve İran’ın bunu köklü ikili ilişkilerine yansıtmamak için özel çaba harcamaları gerektiğine kuşku yok.

Suriye’de Esed’in ve Baas rejiminin geleceği, Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki katkılarına karşın pek parlak değil. Ülkenin nasıl bir devlet yapısına sahip olacağı belki öngörülemiyor ama kurulacak rejimin daha demokratik ve insan haklarına saygılı olması beklentilerin başında geliyor. Esed karşıtı politika izlemenin başka bir ilkesel yönü de yok. Suriye’de etnik veya dinsel, hatta mezhepsel farklılıkları öne çıkaran totaliter bir rejimin inşasının uluslararası arenada destek bulması kolay değil. O bakımdan İran’ın Suriye’de önünde sonunda kaybetmesi kaçınılmaz. Peki, ama sonra sıra kime gelecek?

İran Genelkurmay Başkanı’nın satır arasında söylediklerini Esed rejiminin yıkılmasıyla PKK’nın Türkiye’nin başına büyük dert açacağı şeklinde okumak mümkün. Bu öngörüde doğruluk payı yüksek ve konunun bu veçhesi üzerine yazan çizenler de az değil aslında. Baas rejiminin çökmesine ilkesel temelde yani daha demokratik bir rejim kurulması için destek veriyorsak, bu alandaki sicilimizi bizim de yükseltmemiz gerekiyor. İşte bu nedenle Türkiye’nin Kürt sorununu çözecek demokratik bir yeni anayasaya her zamankinden daha acil ihtiyaç duyduğunun altını kalın çizgilerle çiziyoruz.

Ne var ki Baas rejiminin yıkılmasının ardından sıranın önce İran’a geleceği genel kabul görüyor. Firuzabadi’nin ima ettiği ülkeler arasında Türkiye’den başka demokrasi sicili kötü bir Suudi Arabistan ile bu alanda daha çok adım atması gereken Katarda var ama İran’da, nükleer sorunu bir tarafa, insan hakları ihlalleri özellikle 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana ileri boyutlara ulaşmış durumda. Bu seçimleri hile karıştırıldığı iddiasıyla sokakta protesto edenlerin üstüne silah sıkılması nedeniyle ölenlerin sayısı bile sansür uygulanması nedeniyle kesin bilinmiyor.

Oysa Şah’ın diktatörlük rejimi ve sayısız insan hakları ihlalleri İslam Devrimi’nin varlık nedenlerinden birini oluşturuyordu. Ama devrimi gerçekleştirenler açısından bu ihlaller tanrıtanımaz bir rejimden kaynaklanıyordu. Bu nedenle kendi anayasalarının başlangıç bölümünde “evrensel insan haklarına” değil, yabancı ideolojilerden arındırılmış, “milli ve din?’ değerlere atıf yapıldı. İslam Devrimi lideri Ayetullah Hameney’in yıllar sonra, 27 Nisan 2005′de buyurduğu gibi, insan hakları “İslam’a karşı bir silah” olarak görüldü, Şeriat da hiyerarşik olarak insan haklarının üstünde sayıldı. Hameney’e göre, bütün temel haklar on dört yüzyıldır Kuran’da mevcuttu. İfade özgürlüğü olsun, kadın hakları olsun, temel hak ve özgürlükler Kuran’a uygun olarak, —tüm sınırlamalarıyla elbette— Batı’da Rönesans’tan sonra geliştirilen insan hakları kavramından çok daha önce vardı.

Kabul etmek gerekir ki İran’ın Şeriat’a dayalı rejimi ve BM, Avrupa Parlamentosu ve diğer uluslararası kuruluşların insan hakları ihlallerine ilişkin kararlarını yukarıdaki yaklaşımla reddetmesi önemli bir sorun oluşturuyor. Bu, İran’ın sadece gelişmiş dünyayla barışmak için çözmesi gereken bir sorun değil. Aynı zamanda yurttaşlarına karşı yerine getirmesi gereken bir görev. Ayrı bir yazı kon usu olacak kadar kapsamlı bir belge olan BM Genel Kurulu’nun 17 Şubat 2012 tarihli İran’la ilgili son kararına sadece bir göz attığımızda, bu ülkede “işkencenin yanı sıra, organ kesme, kırbaçlama gibi vahşi, aşağılayıcı ve insan onuruyla bağdaşmayan ceza ve muamelelerin olduğunu görüyoruz. Tanrıya karşı gelmek (moharabeh) gibi soyut kavramlarla insanların, suç işlediği zaman 18 yaşından küçük çocukların asıldığına, kadınlara negatif ayırımcılık yapıldığına tanık oluyoruz. Kararın maddelerini sıralayarak benzer örnekleri daha da arttırmak mümkün.

İran, devlet geleneği olan, iyi diplomasi yapan bir ülke. Ama demokrasi sicili bu kadar kötü, insan hakları bagajı ihlallerle ağzına kadar dolu bu rejimi, değişim kıvılcımı çoktan çakılmış bu bölgede siyasi manevralar ve alaturka kurnazlıklarla daha uzun süre götürmek mümkün değil. Sıranın sona kalsa bile İran’a da geleceğine kuşku yok.

11.08.2012

Türkiye, İran rekabeti

(MEHMET KOÇAK/Yeni Akit Gazetesi)        Yeni Akit Gazetesi yazarı Mehmet Koçak bugünkü yazısında İran’ı analiz etti. Koçak, Türkiye’yi Ortadoğu’da kendine rakip olarak gören İran’ın Türkiye’ye karşı, Suriye’deki Baas rejimi ile Irak merkezi Şii hükümetinin yanında PKK ile işbirliğine gittiğini ve İran’ın düşmanca tavrı yanında ikiyüzlü ve mezhepsel politikalar izlediğine vurgu yaptı.

Yazının tamamı:

Arap dünyasında yaşanan “Arap Baharı” olarak adlandırılan bana göre “Arap Uyanışı” olarak da adlandırabileceğimiz, diktatörlerden kurtulma hareketi ve devamında başlayan olaylar sadece tüm Ortadoğu’daki taşları yerinden oynattı.

Arap Uyanışı’nın Suriye ayağında, emperyalist güçlerin de devreye girmesiyle Ortadoğu’da sınırların değişmesine yol açacak yeni bir sürece girildi.

Emperyalist güçlerin yanında, bu süreci kendi lehine yönlendirme uğraşı içindeki bazı ülkeler, inanılması güç yollara ve politik oyunlara başvuruyorlar. Bu ülkeler bölgedeki farklı topluluklar aralarında varolan güven bunalımı ile dinsel ve mezhepsel değerleri istismar ettikleri gibi farklı ve beklenmedik adımlar atmaya başladıklarına şahit oluyoruz…

İran Ortadoğu’da etkin olma girişimlerinde, Türkiye’yi rakip olarak görmektedir. Bu tavır Safeviler’den beri var olmakla beraber, yaşanan son olaylarda daha da belirgin hale gelmiştir. Hatta bu tavır, İran’ın Türkiye karşıtı tavrı nedeniyle Türkiye hükümetini de politikalarını değiştirmeye mecbur etmiştir.

İran, Türkiye Hükümeti’nin diktatörlüğe karşı direnen Suriye muhalefet cephesini ve Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile Irak Şii hükümeti tarafından dışlanan Sünni kesimi tanıması ve desteklemesine karşılık; Suriye’deki Baas rejimi ile Irak merkezi Şii hükümetinin yanında PKK terör örgütü ile de işbirliğine gitmiştir.

Bütün bu gelişmeler dünya kamuoyunda “Arap dünyası ve Ortadoğu’daki değişim ve yeni yapılanmalar Türkiye ile İran’ı bölgede etkili bir güç olma uğruna karşı karşıya getirmiştir” şeklinde yorumlanmaktadır.

İran’ın yanlışları

İran, Türkiye’ye rağmen, bölgede güç olma hesapları peşinden koşarken, bazı tarihi hataları tekrar etmektedir. “Türkiye’nin önünü kesersem benim önüm açılır” yanlışından hareketle ilkesiz, tutarsız davranmaktadır. İran bu düşmanca tavırı yanında ikiyüzlü ve mezhepsel istismara dayalı yanlış politikalar izlemeye başlamıştır. Bu politikalardan bazılarını sayacak olursak:

1-İran, PKK terör örgütü konusunda Türkiye ile işbirliği görüntüsü verse de, elde edilen bilgi ve belgeler göstermektedir ki, tam aksine gizli bir işbirliği içindedir.

İran, kendi topraklarında terör örgütü PKK ve İran uzantısı PEJAK tarafından yapılan toplantıyı basarak Murat Karayılan başta olmak üzere önemli elebaşlarını ele geçirdiğini resmen önce duyurdu, sonra ise inkâr etti. (13 Ağustos 2011) Daha sonra, Türkiye’ye teslim etme yerine pazarlıklar sonucu beş gün sonra PEJAK’ın tasfiye edilmesi şartıyla Murat Karayılan ve PKK üst düzey kadrosu İran tarafından serbest bırakıldı.

2-İran, Irak’ta çoğunluğu elinde bulunduran Şiileri, kendi kontrolüne alabilmek için mezhepsel yaklaşımlarla Irak’ı bölünme noktasına sürüklemiştir. Türk hükümeti ile Irak merkezi hükümetinin karşılıklı restleşmelerinin müsebbibi de İran’dır.

3-İran, benzer bir yanlışı da, Suriye’de de sürdürmektedir. Yakın tarihin en büyük devrimini yani “İslam inkılabını” gerçekleştirmeyi başaran İranlı mollalar tarafından oluşturulan ‘İslami rejim’, “zalimlere karşı mazlumların yanında yer alma” yı temel ilke olarak benimsediğini ilan etmiş olmasına rağmen, şimdi tam zıttı bir politik tavır içinde zalim ve İslam düşmanı diktatör Beşşar Esed yönetimindeki Baas rejimini desteklemektedir.

Hâlbuki İran İslam Cumhuriyeti, dini lideri (rehberi) Ayetullah Ali Hamaney, Arap baharını destekleyen açıklamasında, İran İslam devriminden etkilendiklerini iddia ederek diktatörlere karşı, mazlum halk direnişlerini İran olarak desteklediklerini açıklamıştı.

Ancak; bölgesel güç olma adına İran, İnkılabın ruhuna ters düşen ve İslam inancının prensipleri ile bağdaşmayan çıkışları dikkati çekmektedir. Ayrıca İran, bir taraftan Bahreyn’deki Şiilerin düzenlediği göstericileri desteklerken, öte taraftan da Suriye diktatörü Beşşar Esed’in yanında yer alarak çifte standard bir tutum sergilemektedir.

4-Gerçi İran’ın, Irak, Suriye ve Lübnan’daki Hizbullah ile ilişkileri, İslami değil tamamen politik çıkarlara dayalıdır.

5-İran, mevcut yönetiminin sözde ırkçılığa karşı görünmekle birlikte, aslında Fars kültürünü üstün tutan bir düşünceden hareketle mollalar tarafından Güney Azerbaycan’daki Azeri, ve İran Kürdistan’ındaki Kürt ve diğer milliyetlere yönelik sürdürdüğü asimilasyon politikalarını içten içe gizlice ve bazen alenen yürüttüğü aşikardır.

6-Şahlığı yıkan mollalar, güç olma uğruna, İslam ve Müslümanları kullanarak tüm İslami değerleri istismar etmektedirler.

7-Son olarak İran Genelkurmay Başkanı, Tümgeneral Seyit Hasan Firuzabadi’nin “Halbuki Suriye’den sonra sıranın Türkiye’ye ve diğer ülkelere geleceğini bilmeleri gerekir” şeklindeki açıklamalarında olduğu gibi, İranlı siyasilerle askeri yetkililerin tehditkar açıklamaları diploması ve devletler hukukuna aykırıdır.

Bütün bu gerçekler ortada iken, bazı sözümona İslamcı kesilen zevatın, yazı ve yorumlarını ibretle ve hayretle okuyorum.

Ve onlara şimdi soruyorum;

Suriye’de yaşanan toplu katliamları ve o büyük yıkımı kısacası insanlık faciasını, kabullenelim mi?.

Suriye’de 1970 yılından beri Müslümanlara yapılan zulmü ve ağır baskıları görmezlikten ve bilmezlikten gelme ne derece insani ve İslamidir?.

Bu gerçekler doğrultusunda İran’ın yanlışlarını sahiplenmeye kalkanları yeniden düşünmeye davet ediyoruz…

11.08.2012