21 Mart 2012 Çarşamba

İran'lı lider Ahmet Cenneti: Sünnilerle savaşın onlar Ehli Beyt düşmanı

İran her gün yüzlerce Sünni Müslümanın katledildiği Esad yönetimdeki Suriye’ye destek vermeye, ve masum halka yapılan zulmü görmezden gelmeye devam ediyor.

Son olarak da İranın en önemli resmi-dini kurumlarından birisi olan İran Anayasa Koruyucular Derneği Başkanı  fanatik Şii Ayetullah Ahmet Cenneti son hutbesinde gayet açık bir şekilde Şii Araplara seslenerek Beşşar Esad rejimini savunmak için “cihad” edin dedi. Yani Sünni Müslümanlara karşı zulmün artırılmasını istedi.

 

“Suriyeli Sünniler Ehli Beyt düşmanı”

Ahmed Cenneti, tamamına yakını Sünni Müslümanlardan oluşan ve devrim başlatan Suriye halkını kast ederek onları rejimi yıkmak isteyen “Ehli Beyt düşmanları” terimi içine yerleştirdi. İran ve Şii dünyasından yapılan açıklamalar, kullanılan “Sünnilik” karşıtı dil ve Esed ittifakı nasıl okunmalı, ne tür bir ittifak söz konusu?

 

Uzmanlar mescidi en yetkili dini kurum

İran’daki dini kurumları ve devlet politikasını şekillendiren en stratejik kurumların başında gelen “Uzmanlar Meclisi” üyesi Cenneti’nin verdiği hutbeler gözlemciler açısından çok önem taşıyor.

Bu kurumu önemli kılan bir diğer husus ise Şii rejimin en üst düzey makamındaki dini lideri (Hamaney) azledebilme yetkisine sahip olması. Aynı zamanda resmi veya dini retoriğin, İran dış politikasının ve küresel yaklaşımlarının ipuçlarını da bu kurum üyelerinin açıklamalarında veya dini şahsiyetlerin  hutbelerinde bulmak mümkün.

Bu noktada açıklamayı anlamlı kılan bir diğer husus ise Ayetullah sıfatını taşıyan Cenneti’nin İran İslam Cumhuriyeti açısından yukarıdaki resmi üyeliklerinin dışında taşıdığı tartışılmaz konumu. Çünkü kendisi çok sayıda üst düzey resmi, dini, askeri ve bürokratik elitler üzerinde etki ve nüfuza sahip. Bu konumdaki Cenneti cuma günü verdiği hutbesinde:

“Şii Araplar Suriye rejiminin çevresinde yer alarak cihad etmek için Suriye’ye girmelidir. Ta ki böylece Suriye Ehli Beyt düşmanlarının eline düşmesin!”  diyerek açıkça ahireti inkar eden, Hz. Ali’yi ilahlaştıran, namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri inkar eden İslam dışı Nusayri rejimini destekledi.

Aynı zamanda Cenneti %90′ı Sünni olan Suriye halkını “Ehli Beyt düşmanı” diye isimlendirerek Şiiler için en temel düşünce esaslarını, anlayış, algılayış ve kendini konumlandırışını açıkça ortaya koymuş oldu.
Ali Hamaney, Mahmud Ahmedinecat ve Devrim Muhafızları komutanları da açıkça ve tüm medya organlarında yayınlandığı gibi Beşşar Esed rejimini destekliyor. Dahası devrim muhafızları ve ona bağlı Kudüs Tugayları adlı terör oluşumları Suriye halkının öldürülmesinde gerek lojistik, gerek mühimmat gerekse militanlarıyla Esed güçlerinin yanında yer alıyor.

Bu ve benzeri şekilde en üst düzey Şii din adamlarının, yetkililerinin veya İran-Şii dünyasını temsil eden şahsiyetlerin yaptığı açıklamaları, Suriye devrimi üzerinden aldıkları konum ve kullandıkları dil özellikle Türkiye açısından çok önemli bir dönüm noktası teşkil ediyor.

Zira Şii mezhebinin en temel düşünce, akide esasları iyice ve derinlemesine incelendiği bir durumda ancak Şiiliğin günlük hayata yansıyışı ve ideolojik olarak iktidara geldiği devlet, kurum, kuruluş veya oluşumlar üzerinden geliştirdikleri, yürüttükleri siyaset anlaşılabilir.

Özellikle Suriye denkleminde; İran ve destek verdiği Esed rejiminin, Irak-Lübnan’daki azınlık Şii hükümetlerinin, Türkiye’deki Şii-İran lobisinin ürettiği tüm yazılı, görsel ve sesli literatürün nerdeyse istisnasız “Sünnilik karşıtı”, “Sünnilik düşmanlığı” ve “Türkiye-Osmanlı” karşıtlığı üzerine kurulduğu çok açık, net ve bariz bir şekilde görülmektedir.

ABD İran'a el altından insansız uçak sattı

Geçtiğimiz aylarda İran’ın ABD’ye ait bir insansız hava aracını (predatör) şüpheli şekilde yere indirip ele geçirmesinden sonra, şimdi de ABD’de faaliyet gösteren bir şirketin İran’a insansız uçak sattığı ortaya çıktı.

Habere göre o şirket hakkında dava açıldığı söylense de, ABD’nin el altından İran’ı beslediği tartışmaları bir kez daha haklılığını gösterdi.

Hatırlanacağı üzere ABD en son Irak’ı da İran yanlısı Şii Nuri El Maliki yönetimine bırakmıştı.

İran, bir yandan batı karşıtı söylemlerle kendisini pazarlarken bir yandan da ABD’li şirketlerle ortaklaşa güney Amerika’da petrol aramaya devam etmesi ve bu insansız hava araçlarının İran’a sağlanması dünya kamuoyunca dikkatle izleniyor.

İhlas Haber ajansının 1 Mart tarihli haberine göre; ABD’de bir Avusturyalı ile sahibi olduğu şirket, İran’a insansız uçak ve askeri teknoloji ihracatı yapmaktan dava açıldı.

ABD’de federal büyük jüri, Avustralyalı David Levick hakkında yanlış bildirimde bulunarak İran’a askeri teknoloji ihracatı yaptığı gerekçesiyle dava açılmasına karar verdi.

ABD’nin Washington kentinde açıklanan kararda, David Levick ile sahibi bulunduğu ICM Components Inc. adlı şirketin, İran’a insansız hava araçları, torpil ve diğer askeri teknoloji aksamları ihraç ettiği iddia edildi.

‘Suçlamayı yeni öğrendim’

ABD mahkemesinin İran’a askeri teknoloji satmakla suçladığı David Levick, böyle bir suçlamayı dava açılma kararı verildikten sonra öğrendiğini söyledi. Levick, “Hakkımda dava açıldığını yeni öğrendim, ayrıntıları öğrenmeden bir açıklama yapmak istemiyorum” dedi.

İddia makamı, genellikle Avustralya’da yaşayan ve hala bu ülkede bulunduğu sanılan Levick’in Avustralya’daki şirketi aracılığıyla Mart 2007′den itibaren 2 yılı aşkın süre İran’a askeri teknolojide kullanılan aksamları ihraç ettiğini ileri sürülüyor. Olayın ortaya çıkmasında rakip firmaların etkili olduğu iddia ediliyor.

ABD’li ve İsrail’li şirketlerin taşeron şirketler vasıtasıyla İran’a askeri ve güvenlik ekipmanları sattıkları biliniyor. Daha önce Ahmedinecat’ın ofisindeki güvenlik ekipmanlarının İsrail’li bir şirketten alındığı bildirilmişti.
Geçtiğimiz aylarda İran’ın ABD’ye ait bir insansız hava aracını (predatör) şüpheli şekilde yere indirip ele geçirmesinden sonra, şimdi de ABD’de faaliyet gösteren bir şirketin İran’a insansız uçak sattığı ortaya çıktı.

Habere göre o şirket hakkında dava açıldığı söylense de, ABD’nin el altından İran’ı beslediği tartışmaları bir kez daha haklılığını gösterdi.

Hatırlanacağı üzere ABD en son Irak’ı da İran yanlısı Şii Nuri El Maliki yönetimine bırakmıştı.

İran, bir yandan batı karşıtı söylemlerle kendisini pazarlarken bir yandan da ABD’li şirketlerle ortaklaşa güney Amerika’da petrol aramaya devam etmesi ve bu insansız hava araçlarının İran’a sağlanması dünya kamuoyunca dikkatle izleniyor.

İhlas Haber ajansının 1 Mart tarihli haberine göre; ABD’de bir Avusturyalı ile sahibi olduğu şirket, İran’a insansız uçak ve askeri teknoloji ihracatı yapmaktan dava açıldı.

ABD’de federal büyük jüri, Avustralyalı David Levick hakkında yanlış bildirimde bulunarak İran’a askeri teknoloji ihracatı yaptığı gerekçesiyle dava açılmasına karar verdi.

ABD’nin Washington kentinde açıklanan kararda, David Levick ile sahibi bulunduğu ICM Components Inc. adlı şirketin, İran’a insansız hava araçları, torpil ve diğer askeri teknoloji aksamları ihraç ettiği iddia edildi.

‘Suçlamayı yeni öğrendim’

ABD mahkemesinin İran’a askeri teknoloji satmakla suçladığı David Levick, böyle bir suçlamayı dava açılma kararı verildikten sonra öğrendiğini söyledi. Levick, “Hakkımda dava açıldığını yeni öğrendim, ayrıntıları öğrenmeden bir açıklama yapmak istemiyorum” dedi.

İddia makamı, genellikle Avustralya’da yaşayan ve hala bu ülkede bulunduğu sanılan Levick’in Avustralya’daki şirketi aracılığıyla Mart 2007′den itibaren 2 yılı aşkın süre İran’a askeri teknolojide kullanılan aksamları ihraç ettiğini ileri sürülüyor. Olayın ortaya çıkmasında rakip firmaların etkili olduğu iddia ediliyor.

ABD’li ve İsrail’li şirketlerin taşeron şirketler vasıtasıyla İran’a askeri ve güvenlik ekipmanları sattıkları biliniyor. Daha önce Ahmedinecat’ın ofisindeki güvenlik ekipmanlarının İsrail’li bir şirketten alındığı bildirilmişti.

Fars haber ajansından 'Türk malını boykot' haberi

ABD’nin çekildikten sonra İran yanlısı Şii Nuri El Maliki yönetimine devrettiği Irak’tan Sünnilik ve Türkiye karşıtı söylemler hız kesmiyor. 

Son olarak Şii uzman Şeyh Ahmet Ramazan Sendid Türkiye hakkında boykot çağrısında bulundu. 

Hatırlanacağı üzere Maliki yönetiminde Irak’ta Sünni Müslümanlara ve Türkiye yanlılarına yaşam şansı tanınmıyor. Bu süreçte, Nuri el Maliki Türkiye’yi iç işlerine karışıyor diye ABD’ye şikayet etmişti. Yine bilindiği gibi Türkiye yanlısı Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkartılmıştı. 

Bu sefer ise Irak’lı Şii liderden Türkiye’ye boykot çağrısı yapıldı. Haberi yayınlayan ve dünyaya duyuran ise yine İran’ın resmi haber ajansı. Fars Haber Ajansının haberi ise aynen şu şekilde; 

Iraklı uzman Şeyh Ahmet Ramazan Sendid, Ankara’nın Irak’ın içişlerine karışmasının ardından Irak halkının0 Türk ürünlerini boykot etmeye başladığını belirtti.

Türkiye’nin Irak’ın içişlerine karışmasını sert bir dille eleştiren Sendid, deneyimlerin Erdoğan’ın hiç bir müttefiki olmadığını gösterdiğini, nitekim Şam’a karşı hızla U dönüşü yaptıktan sonra şimdi de Ankara Bağdat ilişkilerini heba ettiğini kaydetti.

Sendid, Türkiye’nin politikaları Irak’ın milli vahdetini hedef aldığını ve anlaşılan Ankara’nın Irak’ta Şii Sünni savaşı çıkarma peşinde olduğunu vurguladı.

Iraklı Şii ve Sünni müslümanların arasında hiç bir ihtilaf olmadığının altını çizen Sendid, Irak halkının Ankara’nın müdahalelerini şiddetle kınadığını ve şimdiden Türk mallarını boykot etmeye başladığını ifade etti.

Sendid ayrıca Irak halkının başbakan Maliki’den Türk ürünlerine ambargo uygulamasını istediğini de sözlerine ekledi.

Türkiye Suriye için milyonlarca dolar aldı

Hamaney’in askeri danışmanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi Türkiye hakkında yalan açıklamalarda bulunmaktan kaçınmıyor. İran resmi haber ajansının 31 Ocak tarihinde haberleştirdiği açıklama ithamlarla ve iftiralarla dolu. 

Uluslar arası arenada Türkiye’nin İran’a gösterdiği iyimser politikaya rağmen her fırsatta Türkiye  karşıtı açıklama yapan İranlı üst düzey yetkililer açıklamalarıyla dikkat çekiyorlar.

Hamaney’in askeri danışmanı Yahya Rahim Safevi  Türkiye’yi Suriye için rüşvet almakla suçladı. Diğer pekçok İranlı yönetici gibi Türkiye Hükümetine  iftira atmaktan çekinmeyen Safevi,  Esad’ın binlerce Sünni Müslümanı katletmesine emsalleri gibi sessiz kaldı.

İran’da dini lider Ayetullah Ali Hamaney‘in askeri danışmanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi, yaptığı açıklamada Türkiye’nin Suriye’ye sorun yaratması için Katar yönetiminden milyarlarca dolar para aldığını iddia etti.

İran’ın resmi haber ajansı Fars Haber ajansına demeç veren Safevi, Suriye’ye karşı Türkiye ve bazı, Arap ülkelerinin tutumunu ağır bir şekilde eleştirerek, ABD’nin kendi çıkarları için bu ülkelere rol tayin ettiğini ileri sürdü.

İran’ın resmi haber ajansından Türkiye’ye yapılan iftira dolu açıklamada Safevi, “ABD, bölgedeki gelişmelerin İran’a karşı, kendi çıkarları doğrultusunda olması için Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar için rol vermiş. Bazı raporlara göre, Katar yönetimi Ankara’ya Suriye’ye sorun çıkarması için milyarlarca dolar yardım etmiş” diye konuştu. Safevi açıklamasında Türkiye hükümeti adeta güvenilmez, çıkacı ve paragöz olarak lanse ediliyor.

Hamaney’in sözcüsü  Türkiye ve Arap ülkelerinin Suriye’ye karşı yürüttüğü politikanın onlar için gelecekte sorun oluşturacağını belirterek, Türkiye’yi üstü örtülü tehdit etmekten de çekinmedi.

İran haber ajansı Abdullah Gül'ü hedef aldı

Abdullah Gül’ün Hamas’a destek veren sözleri İran yanlılarını rahatsız etti. 

İran yanlısı Şii Nuri el Maliki yönetimindeki Irak’taki Filistin mülteci kamplarında öldürülen Filistinli sayısının, İsrail’in katlettiği Filistinli insan sayısından fazla olmasına hiç ses çıkarmayan İran yönetimi, Filistinlilere sahip çıkıyor görünerek İslam dünyası liderliğine oynamaya devam ediyor.

Ancak Filistin’liler gerçeği görmüş durumdalar. Bilindiği üzere en son Hamas yönetimi de Suriye’deki Esad yönetimine ve başta İran olmak üzere destekçisi ülkelere sert şekilde tepki göstermişti.

İşte İran yanlısı ABNA.ir haber ajansının Abdullah Gül’ü hedef alan haberi;

Abdullah Gül’den Hamas’a destek

Abdullah Gül Birleşik Arap Emirlikleri ziyaret öncesinde gündemdeki konuları değerlendirdi.

Abdullah Gül şöyle konuştu:

“Türkiye, Filistin davasının en güçlü destekçilerinden biridir. Hamas da Filistin’de özellikle Gazze bölgesinde seçimlere girmiş ve halkın oyuyla seçimleri kazanmış, ordaki önemli bir siyasi oluşumdur. Türkiye’nin temasları eskiden beri bildiğiniz gibi devam etmektedir. Bu çerçevede çeşitli ziyaretler de olmaktadır. Bu ziyaretlerin neticesinde işbirliğinin boyutları nereye varır, bu ileride görülecek bir şeydir.”

Abdullah Gül’ün bu girişimi Filistin davasına canıyla, malıyla, parasıyla… sahip çıkan İran’ın bölgedeki egemenliğini Hamas üzerinden kırma girişimi olarak değerlendirildi. (29.01.2012)

Yeraltı faaliyetleri

Pers yayılmacılığının önemli ayaklarından birisi de yeraltı faaliyetleridir. Yönetimi ya da rejimi ne olursa olsun, İran, tarihi boyunca bu faaliyetlerinden vazgeçmemiştir. Günümüzde de devam eden yeraltı faaliyetlerinin belli başlıları şu şekilde sıralanabilir:

Ahunt Örgütlenmesi

İran’ın Pers yayılmacılığını bugüne kadar sürdürebilmesinin en önemli enstrümanı şüphesiz Şiiliktir. Zaten İranlılar, Şiilik dinini, tamamen Müslümanlaşan bölgede Pers yayılmacılığına devam edebilmek için uydurmuştur. Şiiliğin bölgede canlı tutulması ve güçlendirilmesi İran’ın temel stratejisidir.

Günümüzde İran’ın yeraltı faaliyetlerini kamufle etmek için kullandığı en başarılı örgütlenme, mensuplarını din görevlisi kisvesi altında kullandığı Ahunt Örgütlenmesidir. Bu örgütlenme modeli sadece bugüne has bir vasıta değildir. Haçlı Seferleri esnasında ve Osmanlı Devleti’nin Batılılarla mücadele ettiği dönemde, İran’ın Anadolu’ya sızdırdığı mollalar aracılığıyla nasıl ayaklanmalar çıkardığı ve İslam topraklarında Batılıların işini kolaylaştıracak istikrarsızlığa nasıl zemin hazırladığı ilgili bölümde detaylı olarak anlatılmıştır.

Bu olaylar, günümüzde İran ile emperyalist ülkelerin ilişkileri ve İran’a entegre Şii grupların faaliyetleri hakkında ipucu vermektedir. İran, bütün komşuları ve bölge ülkelerinde, Şii din görevlisi adı altında İran ile bağlantılı çalışan Ahuntları kullanmaya özen göstermektedir.

Bu görevliler, aslında İran istihbaratının birer üyesidir. Gerektiğinde istihbarat toplamaktan yeni ajanlar devşirmeye, gerektiğinde ise silahlı saldırıdan her türlü sabotaj faaliyetinin planlaması ve icrasına kadar geniş bir yelpazede kullanılmaktadır.

İran Ahuntları ortaçağ misyonerleri gibidir. Ortaçağ misyonerleri, para veya menfaat vaadiyle Hıristiyan bir kitle oluşturuyor, ardından bunlar üzerinden Haçlı Orduları ya da bağlı bulundukları kiliseleri destekleyen ülkeler adına istihbarat topluyorlardı.

Bu örgüt, Şiilerden humus adı altında para toplanmasından, desteklenecek kişi ve gruplara para aktarımına kadar etkili bir finansal networkü işletmektedir. İran, desteklediği kişi veya gruplara ciddi meblağlarda para aktarmaktadır.  Ahunt örgütlenmesi, para ve çıkar vaadiyle inanç ticareti (prozelitizm) de yapmaktadır. Hatta Şiileştirilen kimselere bedel olarak İran’ın ödediği ücretin paylaşımında, Şii Ahunt grupları arasında sorunlar yaşandığı da bilinmektedir.

Gerek açıktan Şiilik yaparak, gerekse “muvahhid” yani “mezheplerin birliğini ve kardeşliğini savunuyormuş gibi görünerek”, İran’ın tezlerini savunan kişilere etkili biçimde finansal destek sağlanmaktadır. Bu örgütlenmeler, Persçiliğin ve Şiiliğin yayılması için, televizyon yayını dahil her türlü propaganda aracını kurmaları ve işletmeleri konusunda desteklenmektedir.

Şii Terör Örgütlenmeleri

İran terör örgütlerini tarihte çok etkili kullanmıştır; yakın tarih ve günümüzde de etkili kullanmaya devam etmektedir. Selçuklu ve Osmanlı döneminde Anadolu topraklarında Müslümanların katledilmesini örgütleyen Şii terör organizasyonları vardır.

Son dönemde İran, bizzat Şii terör örgütleri kurup yönetmek veya İslam’ın adını karalamak, Müslümanları marjinalleştirmek ve devletleriyle kavgalı hale getirmek için (Müslüman tabana sahip) dinci terör örgütlerini desteklemek şeklinde, iki tür ilişki geliştirmiştir.

İran, İslam ülkelerinde kurduğu Şii terör örgütleriyle birçok eylem ve saldırı gerçekleştirmiştir. Türkiye’de faaliyet gösteren Şii Hareket Örgütü ve Kudüs Örgütü bu terör örgütleri arasında yer almaktadır.

Bu iki örgüt 90’lı yıllarda, Türkiye’de Müslümanları zan altında bırakan ve Devletin Müslümanlar üzerinde baskıcı uygulamalar başlatmasına sebep olan terör eylemleri gerçekleştirmiştir. Devletin ve laik kesimlerin, Müslümanları terör şüphelisi olarak görmeleri ve İslami kesimlerin meşruiyet kaybetmesi için tahrik edici terör eylemleri gerçekleşmiştir.

Lübnan Hizbullahı ve Kudüs Ordusu da Ortadoğu coğrafyasında benzer fonksiyon üstlenmiş ve İsrail’in Müslümanlara ve Filistinlilere yönelik izlediği zulüm politikalarına gerekçe oluşturacak tarzda illegal tahrik edici eylemler gerçekleştirmişlerdir.

İran’ın (sözde) Sünnilere kurdurduğu en önemli örgüt ise Türkiye Hizbullahı’dır. Örgüt, Türkiye’de İslam’ı şiddet ve terör dini olarak lekeleyecek eylemler yapmış; özellikle 28 Şubat döneminde Müslümanları istihbarat teşkilatları ve güvenlik güçlerinin hedefi haline getirmiştir.

İran El-Kaide’ye destek veriyor

Kirli terör oyunları oynayan ve taşeronlar kullanan İran, El-Kaide Terör Örgütüyle de ilişki halindedir. İran, Amerika’nın İslam ülkelerinde askeri üsler açmasına gerekçe sağlayan ve tüm dünya nezdinde İslam’ın terör dini gibi gösterilmesine sebep olacak eylemler yapan El-Kaide Terör Örgütü’nü alttan alta desteklemektedir. Üstelik bu örgüt, görünüşte en sert Şii karşıtlığı yapan Selefi anlayışa yakındır.

İran,  Amerika’nın Afganistan’ı işgali sonrasında Usame Bin Ladin, oğlu Saad bin Ladin ile El-Kaide’nin üst düzey sorumluları Seyf El-Adel ve Zerkavi’yi İran’da barındırmıştır. Bu şahısları,  ABD’nin Afganistan’ı bombalamasından bir süre önce Devrim Muhafızlarının koruması eşliğinde İran’a getirmiştir. El-Kaide’nin lojistik sorumlusu Yasin El-Suri’nin de İran’da yaşadığı bilinmektedir. El-Kaide, Türkiye’nin de aralarında olduğu birçok Müslüman ülkede terör eylemi yapmasına rağmen, mezhepsel açıdan en uzak olduğu İran’da hiçbir eylem gerçekleştirmemesi bu ilişki sebebiyledir.

El-Kaide’nin merkezi olan Pakistan’ın Kabileler Bölgesi’ne gidebilmek için dünyanın dört bir yanından gelen El-Kaide gönüllüleri, İran’ın Zahedan bölgesindeki Mekki Mescidi’nde bir araya gelmekte ve oradan El-Kaide kamplarına geçiş yapmaktadır.

İran benzeri teröre destek faaliyetlerini Irak, Keşmir, Pakistan, Afganistan’da da yürütmektedir. Çok ilginçtir ki, bu bölgelerdeki Şii merkezlerine yönelik büyük saldırıların arkasında yine İran’ın olduğuna dair emareler bulunmaktadır. Bu saldırılarla İran, Şii kitleyi bir arada ve canlı tutmaktadır; iç eleştirileri ve yumuşama arayışlarını bloke etmektedir.

Sızma, Suikast, Şantaj ve Komplo

İran propaganda ve istihbarat yapmak amacıyla sivil toplum örgütleri ve baskı gruplarına sızmaktadır. Bu konuda özellikle masum bir imaja sahip olan yardım ve dayanışma örgütleri, İslami basın kuruluşları ve diğer İslami teşekküller İran’ın sızma hedefleri arasında en önde gelenleridir. İran, bu kuruluş ve merkezlerin “Ümmeti kucaklama ve kapsayıcı olma” söylemlerini, Şii propagandası ve İran siyasetine alan açmak için çok iyi kullanmaktadır.

Şii Hasan Sabbah’ın, kadınların kullanıldığı cennet bahçeleri kurarak gençleri nasıl avladığı ve elde ettiği Haşhaşi suikastçılarını İslam dünyası liderleri üzerine nasıl saldığı tarihi kaynaklarda anlatılmaktadır. İran’ın diğer İslam ülkelerinde farklı noktalara sızma yaparak yerleştirdiği, gerektiğinde suikast ve eylemler yapabilecek ajan ve teröristlerini uyuyan hücreler olarak beklettiği, bizzat İranlı ordu yetkilileri tarafından itiraf edilmektedir.

Bilindiği üzere, yakın zamanda, Şii Suriye rejimi, ülkesinde yaptığı katliamlara müdahil olmak isteyen Arap ülke liderlerini seks kasetlerini yayınlamakla açıkça tehdit etmiştir. Şiiliğin mutayı meşru gösterip desteklemesinin önemli sebeplerinden birisi de, İran’a sempati duyan ya da İran’a gelip giden kişilere muta vasıtasıyla yaklaşılması, gerektiğinde ileride kullanmak üzere şantaj tuzağı kurulmasıdır.

İran ve Şiiler, komplo kurma konusunda da oldukça mahirdirler. Doğrudan ve dolaylı kullandığı Şii terör örgütleri vasıtasıyla, Irak’ta binlerce Müslümanı katleden ve göçe zorlayan İran ve kuklası Maliki’nin, Amerika’nın Irak’tan çekilmesinin hemen ardından Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi hakkında “terörist gruplarla işbirliği yaptığı” bahanesiyle tutuklama kararı çıkarması, Pers komploculuğunun en son ve en açık örneğidir.

Demografik strateji

İran, Safevilerden bu yana devlet gücünü kullanarak, tüm bölgede Şii grupların büyümesi ve korunması için çalışmıştır. Yaklaşık altı yüz yıla varan devlet gücü destekli Şii yayılmacılığı, Pers yayılmacılığının ana motorunu oluşturmaktadır. Bugün İran, tüm İslam topraklarının demografik yapısını, Şii nüfusu artırarak ve belli bölgelerde yoğunlaştırarak oluşturduğu Şii peykleri ile kontrol etmek istemektedir.

Şiilik inancının tesisi, Pers yayılmacılığına tarihi olanaklar sunmuştur. Bu sayede İran tüm İslam coğrafyasını yayılma sahası içine katmıştır. İslam dünyasının içindeki Şii gruplar, İran’ın uydusu görevini yürütmektedir. İran Şii peyklerini kullanarak, İslam ülkelerini istikrarsızlaştırma imkânı bulmuştur.

Şii peyklerin bulunduğu İslam ülkelerinin son elli yıllık tarihine bakmak bile, İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştırma politikasının neticeleri ile İran’ın bölgenin tek istikrarlı ülkesi olmak adına nasıl çalıştığını görmek için yeterli olacaktır.

Özellikle Osmanlının çöküşünden sonra, Lübnan’dan Yemen’e, Afganistan’dan Keşmir’e kadar Şii nüfusun bulunduğu tüm İslam coğrafyasında, Şiilerin iç karışıklık ve iç savaş çıkaran kalkışmalarına şahit olunmuştur. İran, İslam ülkelerini bütün gücüyle Şii gruplar üzerinden karıştırma çabasındadır.

İran’ın Şii peykler oluşturarak ülkelere müdahale stratejisini kavramak için, SSCB’nin Doğu Bloku Ülkelerine müdahale modeline göz atmak gerekir:

SSCB iki kutuplu dünyanın kurulduğu İkinci Dünya Savaşı sonrasında, demokrasiyi gerekçe göstererek Doğu Avrupa ülkelerinde Komünist Partilerin kurulmasını zorlamıştır. Bu partiler kurulup toplumda kısmi temsil oranına ulaştığında ise, SSCB, bu partilerin ve onlara destek veren kitlelerin, ülkelerinde baskı altında olduğunu ve imha edilmekle karşı karşıya bulunduklarını ileri sürerek, onları koruma bahanesiyle tüm Doğu Avrupa’yı işgal etmiştir.

İran, bölgede görülen her türlü karma inancı Şii ailesi içinde sayarak ve bu gruplarla ilişkilerini her dönem canlı tutarak, yayılma imkânını olabildiğince geniş tutmaya çalışmaktadır. İran’ın yalnız bu tutumu bile, Şiiliğin, Pers yayılmacılığının en önemli mekanizması olduğunu göstermektedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan çift kutuplu dünyaya benzer bir sistem, Ortadoğu bölgesi için İran – İsrail arasında kurgulanmıştır. Bölge ülkeleri, İran – İsrail arasında çıkarılan göstermelik gerilim ve çatışmada kutuplaştırılarak, bir tarafa yamanmak zorunda bırakılmaya çalışılmaktadır.

Emperyal güce kavuşmaya hevesli İran, bugünkü Ortadoğu haritasını çizen batılı ülkelerden aldığı örtülü destek sürdüğü müddetçe, kontrolündeki Şii peykler sayesinde, İslam ülkelerini kaçınılmaz olarak iç savaş ve darbelere sürükleyecektir. Lübnan’da, Yemen’de, Suriye’de, Pakistan’da ve son olarak günümüzde Irak’ta Şii grupların üstlendiği rol tamamıyla bu çizgidedir. Adı geçen ülkelerde, Şii terör örgütlerinin de desteğiyle, Sünnilerin katledildiği ve göçe zorlandığı, Şiiler için ise güvenli kurtarılmış bölgeler oluşturulduğu, bu şekilde bölge demografisiyle nasıl oynandığı ilgili başlıklar altında geniş olarak anlatılmıştır.

Dinsel devşirme stratejisi

Şii Devrimi’ne İslam Devrimi adını veren İran, İslam coğrafyasında etkin aktörlük fırsatı yakalamıştır. İran Devrimi, İslam ülkelerinin totaliter baskı altında ezildiği, materyalizm ve ideolojilerin İslami yaşamı zorladığı yıllarda gerçekleşmiştir. Dolayısıyla İslami kimlik ve çıkış arayışı içindeki kitleler açısından, İran Devrimi dış görünüşü itibariyle bariz bir adres olarak ortaya çıkmıştır.

Dinsel Devşirme (Şiileştirme) Stratejisi, aslında İran için tarihi derinliği olan bir konudur. İran’ın geçmişten bu yana, Şii peykler kurmak, ayaklanmalar çıkarmak ve ajanlık faaliyetlerinde bulunmak için, Anadolu ve diğer İslam ülkelerine Şii mollalar ihraç ettiği bilinen bir husustur. Mesela Şii mollalar, Moğolların sebep olduğu fetret döneminde Timur ile anlaşarak, Anadolu ve İran’da İslam medreselerini kapattırmış; sadece kendileri için genel bir izin çıkararak, tüm Anadolu ve İran’da yoğun Şiileştirme faaliyeti yürütmüştür. Büyümemizi ve istikrarımızı asırlarca baltalayan Anadolu ayaklanmalarının altında, köylere kadar sızan Şii mollaların gizli faaliyetleri yatmaktadır.

Yakın tarihe kadar, Ortadoğu, Kafkas ve Asya halklarına İslami yaşam alanından kaçış yolu olarak sunulan Şiilik, ne hikmetse, 1979 Şii Devrimi’nden sonra emperyalizm, materyalizm ve diktatörlüklerle boğuşan bölge halkına İslami bir çıkış yolu olarak yutturulmaya çalışılmıştır.

Devrim sonrası, İran merkezli yayınlar tercüme edilerek İslam coğrafyasında dolaştırılmış; İslam dünyasında içeriği bilinmeyen İran Devrimi hakkında sempatizan bir merak ve ilgi uyandırılmıştır. Özellikle siyasal çözümleri benimseyen jenerasyon arasında, ilk etapta siyasal bir örnek olarak temayüz eden İrancılık, zamanla ve etkileşimle inanç açısından menfi neticeler doğurmuştur. İrancılığa siyasal düşünceyle yakınlık duyanlar, İran’ın Şiilik propagandalarına açık hale gelmişlerdir. Politik bir arayış, zamanla imani ve ameli meselelerde Şia dinine doğru kaymalar meydana getirmiştir.

Bu kayma, öncelikle müminlerin samimi duygular beslediği Ehl-i Beyt’in yaşadığı mağduriyet ve haksızlıkların istismarı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Kerbela olayında Sünnileri de derinden üzen mağduriyet, Şia dininin Sünni İslam karşısında farklığı ve üstünlüğü gibi gösterilmiştir. Ehl-i Beyt’i gerçek anlamda seven, fakat Şia propagandasına alet olacak ölçüde bu olayın istismarına sıcak bakmayan Müslümanlar, Yezit zihniyetli kimseler olarak karalanmıştır.

Sonrasında ise, propagandadan etkilenmeye başlayan Müslüman kitlelere, Sünni İslam içinde olmayan, mesela, Humeyni’yi kutsallaştıran “velayet-i fakih” inancı ve İran’ı İslam dünyasının lideri kabul etme, İslam ilmihali ve hak mezhepler yerine tabii olunacak “imamet” uygulaması, Şiilerin işine gelmeyen kimi ayetlerin ve sahih hadislerin inkârı, fuhuş maksatlı yapılan “mut’a nikâhı” ve büyük sahabelere hakaret etme gibi, yüzlerce imani ve ameli sapkınlık empoze edilmiştir. O dönemdeki kaymaların etkisini, günümüzün İslami bilinen bazı isimlerinde ve akımlarında görmek, maalesef halen mümkündür.

İran diğer yandan özellikle Batı ülkelerinde İslam’ı tanımaya / tanıtmaya yönelik çalışma grupları ve araştırma merkezleri üzerinde etkilidir. Batıdaki İslami Araştırma Merkezlerinin yönetim ve kadrolarında, -göstermelik düşmanlıklarının tam aksine- Yahudilerle birlikte söz sahibi olan ve ortak hareket eden İranlı Şiiler,  hem kendilerini İslam dünyası içinde göstermekte, hem de dünyaya İslam diyerek Şiiliği tanıtmaktadır. Bu merkezler, gayrimüslimlere İslam’ı ve güzelliklerini tanıtmak yerine, hem oralardaki saf Müslümanları iğfal etme, hem de dinimizi tanımak isteyen Batılıları İslam’dan soğutma fonksiyonu görmektedir.

Yine İnternette, İslami terim ve kavramların içeriğinin bir kısmı Şiilerin çarpıtma ve yalanlarıyla doldurulmuş durumdadır. Pek çok Sünni Müslüman veya İslam’ı tanımak isteyenler, İnternette yaptıkları aramalarda, farkına varmadan Şiiliğe ilişkin hususları İslam diye öğrenmektedir. Aynı şekilde, ülkemizde dini eğitim ve kültürden uzak bazı bölgelerde, halka Şafii mezhebi adı altında Şiiliğin anlatıldığı da bilinmektedir. Oysa Şiiler, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam-ı Şafi Hazretlerini kadim düşman, Hanefi ve Şafileri ilelebet kafir olarak görmektedirler.

Siyasal devşirme stratejisi

Osmanlı Devleti’nin gerilemesiyle birlikte, kendilerine özgür ülkeler vaat edilen İslam topraklarında sömürgecilik dönemi başlamıştır. Ortadoğu ülkeleri, ağırlıklı olarak İngiltere’nin ve kısmen Fransa ve İtalya’nın fiili işgali altında kalmıştır.

Sömürge döneminin bitiminde ise, emperyalist devletlerce Ortadoğu ve İslam coğrafyasında siyasal açıdan iki temel politika izlenmiştir. Birincisi, sınırları realite ile uyuşmayan, dinsel ve etnik sorunlara gebe suni devletler kurulmuştur. İkincisi de, İslam ortak paydasına dayanan bu coğrafyanın yönetimleri, dinsel ve etnik açıdan marjinal gruplara bırakılmıştır.

Bu yönetimler, sömürgecilik sonrası yıllardan bugüne kadar karşılıklı darbelerle, farklı elitist yönetimler arasında gidip gelmiştir. Halkın çoğunluğuna ve dokusuna dayanmayan yönetimler, doğaları gereği despot idare yöntemlerini benimsemişlerdir. Dünyayla birlikte bölge de, aynı dönemlerde ideolojik soğuk savaşları yaşamıştır.

Tüm bu karmaşanın ortasında, devlet tecrübesi bulunmayan, totaliter azınlık yönetimleri altında ezilen, din karşıtı ideolojilerin hayatı biçimlendirmesi karşısında ne yapacağını bilemeyen Müslüman toplumlarda, İslam’ın siyasi bir ideoloji gibi okunması yönünde eğilimler ortaya çıkmıştır. Altmış yılı aşan bu buhran dönemi, İslam ülkelerinde siyasal çıkış yolları aranmasına sebep olmuştur.

Bu durum, geçmişinde yayılmacılık maksadıyla dini siyasallaştıran İran açısından ise müthiş bir fırsat doğurmuştur. İran, İslam coğrafyasında sınıf atlayarak bir aktör haline gelmiştir. İran, zaten politik bir tartışmadan hareketle alternatif bir İslam üretme eğiliminde olduğu için, İslam’ın siyasal bir ideoloji olarak sunulmasında da ön ayak olmuştur. Müminleri adeta birer parti üyesine ve rejim destekçisine dönüştüren zihniyeti tüm İslam ülkelerine servis etmiştir.

İran, ülkelerinde sorunlar çeken kimi Müslüman grupları finansal ya da organizasyonel olarak destekleyerek geniş bir etki alanı kazanmıştır. Devletlerinden dini kaygılarla rahatsız olan ve İslami duyarlılıkla yönetilen bir devlette yaşamak isteyen birey ve grupların İran tarafından devşirilmesine fırsat doğmuştur. İran bu dönemde en hafif tabiriyle siyasi sempatizanlar kazanmıştır. Elbette bu ilişkinin İran lehine sempatiden daha fazlasını getirdiğini kabul etmek gerekir. Ülkemiz dahil pek çok bölge ülkesinde, maalesef Sünniler arasında İrancılık eksenli siyasi akımlar ve destekçiler ortaya çıkmıştır.

En bariz örneklerden biri Lübnan Hizbullahı’dır. İsrail karşısında Lübnanlı Müslümanlara destek için ülkeye giren Kudüs Ordusu ajan ve birlikleri, Şii Lübnan Hizbullahı’nı kurarak, Lübnan’ı İran için bir üs haline getirmiştir. Müdahaleye başta sıcak bakan Sünni gruplar bin pişman olmuştur. Ancak, Filistin sorununu bölgede nüfuz kazanmak için istismar eden İran’ın, Hama ve Humus katliamlarına sessiz kalması, hatta katliamları gerçekleştiren Nusayri Suriye yönetimini desteklemesi, Müslüman gruplardan bazılarının zamanla uyanmasına sebep olmuştur.

İslam topraklarında kısır döngü haline gelen dramatik sorunların istismarıyla bölge aktörleri arasına giren İran, bu avantajı koruma adına sorunların çözümsüzlüğünü desteklemektedir. Ajanları ve kurduğu terör örgütleri vasıtasıyla, bölge devletleri ile halkları arasındaki bağları zayıflatmaya ve devlet – halk arasındaki çatışmaları körüklemeye çalışmaktadır. Bu şekilde bir yandan komşu devletleri zayıflatırken, diğer yandan radikalleştirdiği ve terörize ettiği Sünni kesimleri devletlerin ve uluslararası camianın hedefi haline getirmektedir.

Özetle, İran Yirminci yüzyılda İslam coğrafyasının maruz kaldığı bu kaostan karlı çıkan tek Ortadoğu ülkesi olmuştur. Hz. Ömer’in İran’ı fethinden bu yana Persçilik ilk defa bu kadar etkin hale gelmiştir. İslam ordularının yıktığı Persçilik günümüzde tekrar altın çağını yaşamaktadır.

Propaganda dini: Şia

Şia dininin özü propagandadır ve amacı siyasi Pers yayılmacılığı stratejisine hizmet etmektir. Günümüzün propaganda uzmanlarının, Şii mollalardan öğreneceği çok şeyler vardır. Bütün Müslümanların saygı duyduğu Ehl-i Beyt’in, İslam’a saldırmak için bir kılıf ve gerekçe olarak kullanılması bile, tek başına, Pers propagandacılığının gücünü ve kıvraklığını ortaya koyar. Hz. Ali ve torunlarının acılarını istismar eden Şiilik, bu istismarı, asırlarca Müslüman milletlere karşı kullanabileceği politik bir enstrümana dönüştürmüştür.

Siyasi karakteri sebebiyle Şia’da, iman, ilim ve irfan yerine, propaganda ve slogan kültürü öne çıkar. Şiiliğin tarihi süreci içinde, propaganda amaçlı yüzlerce söylem, ritüel ve tören tasarlanmıştır:

Şiiler günde üç vakte indirdikleri namazlarında, kısa bir girişten sonra, ellerini kaldırıp başta Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Aişe olmak üzere büyük sahabelere lanetler okumaya, hakaretler etmeye başlarlar. Namaz Allah’ı hatırlamanın ve O’na yönelmenin değil, adeta büyük sahabelere lanet ve hakaret etmenin aracı haline getirilmiştir.

Şiiler namazlarında secde yerine Kerbela toprağından yapılmış bir tuğla parçası koyarak ona secde ederler. Üzerine secde edilen bu Kerbela taşıyla, Şiilerin Allah’ı değil, Müslümanlara duyulan kinlerini hatırlamaları sağlanır; adeta siyasi bir nefret üzerine secde edilir.

Şia ezana, gerçek ezanda olmayan bazı cümleleri sonradan eklemiştir ve ezanın sözlerinin arasında Kerbela olayına ilişkin ağıtlar okunur. Bu şekilde ezanın mahiyeti değiştirilmiş, tevhide, dine ve namaza davet yerine, günde üç vakit okunan Şia propagandasına dönüştürülmüştür. Zaten Şiiler İran’da ezanı kendine mahsus lahuti makamıyla değil, Kerbela’yı hatırlatan bir ağıt havasında okurlar.

Şia’da zikirlerin, tespihlerin ve duaların yerini, Şii ibadethanelerinde yumruklar sıkılarak söylenen siyasi içerikli sloganlar ve lanetlemeler alır. İbadethanelerde ve molla sohbetlerinde, iman, ibadet ve ahlak kuralları yerine, sürekli olarak Şia imamlarına yapılan zulümler işlenerek dinleyicilerin nefretleri körüklenir.

Şii ibadethaneleri, müminlerin huşu ile ibadet ettikleri camilerden çok farklıdır. Müslümanları / sahabeleri lanetleyen siyasi içerikli vaazlar, sık sık dinleyici Şiilerin öfkeyle savrulan sloganlarıyla bölünür. İbadethanelerin duvarlarını liderlerin posterleri ve siyasi içerikli pankartlar süsler.

Şii ibadethane ve türbelerine bakıldığında, manevi olarak ulaşılamayan etkileyiciliğin maddi olarak sağlanması için, inşasında ve süslemelerinde bol miktarda altın ve gümüş kullanıldığı göze çarpar. Halk fakirlik içinde yüzerken, türbeler altın ve gümüş kaplamalarla donatılmıştır.

Şii ibadethaneleri arasında ağırlığı teşkil eden Şii türbelerine, dinimizdeki haccın yerine periyodik ziyaretler yapılması da propagandasının bir parçasıdır. Düzenli aralıklarla bu türbeleri tavaf eden Şiiler, her defasında Şiiliğe ve İran’a bağlılıklarını tazeler. Türbe ziyaretleri Ayetullah fetvalarıyla hacdan daha üstün tutulmuştur. Öyle ki, ziyareti aksatan Şiiler, gidemedikleri türbenin yanı başındaki santrale telefon ederek, ahizeyi türbeye doğru uzattırır ve kendilerince seslerini türbeye duyurmaya çalışırlar. Aslında salt bu örnek bile, aklı gözüne inmiş Pers anlayışının ürünüdür. Oysa Hakk’a edilen ve arşa ulaşan samimi duaların, ne telefona, ne de ahizeye ihtiyacı yoktur.

Türbeler üzerinden bir diğer propaganda yöntemi ise, Şiileştirilecek coğrafyalarda, gerçekte orada defnedilmiş bir Şii büyüğü varmış gibi söylenti çıkararak türbe inşa ettirmektir. Bu türbe zamanla gerçek türbe olarak algılanmaya başlar ve Şiiler daha sonra o topraklarda hak iddia ederler.

Kişisel hata ve günahlar için üzülme ve ağlama yerine, azınlık psikolojisini pekiştirecek ağlama ve dövünme törenleri yapılır. Kitlesel mazoşizmin tavan yaptığı bu törenler, Şiilerin ideolojik aidiyet duygularını artırmaya ve diğer bütün Müslümanları kendilerine kastetmek isteyen birer “Yezit” gibi görmelerine hizmet eder.

Müslüman düşmanlığının zamanla azalmaması için, kanlı Aşura törenlerinde kendilerine her yıl işkence yapan Şiilerin, periyodik olarak acı hissetmeleri ve kinlerini canlı tutmaları temin edilir. Diğer ideolojik rejimlerde olduğu gibi, Şiilikte de hemen her hafta, propaganda maksatlı üretilmiş bir dini tören ve kutlamaya rastlamak mümkündür.

Kara propagandanın temelini oluşturan yalan, hilekârlık ve iki yüzlülük, Şiilikte takiyye kültürü çerçevesinde kutsallaştırılmıştır. Şia’da maksada ulaşmak için, hele muhatap kafir olarak görülen Müslüman kişiler ise, yalan söylemek ve takiyye yapmak ibadet gibi görülür.

İslam’ın esasını olan ayetler ve hadisler çürütülmeye teşebbüs edilir; yerlerine Pers ve Şii olmanın faziletini işleyen ayet ve hadisler uydurulur. Bu uyduruk ayet ve hadisler bazı destansı hikâyelerle birlikte örgülenir ve halk arasında yaygınlaştırılır.

Şia’da, inançlar ve kültür, gerçeğe dayanmayan, kurgusal ve masalsı efsanelere dayalı inşa edilir. Mitolojik bir anlatım diliyle söylenen destanlar ve abartılı hikâyeler, Şia inancının önemli bölümünü oluşturur. Aslında Şia, tarihsel süreç içinde semavi dinlerin nasıl zamanla Yunan mitolojisi veya Budizm gibi batıl inançlara doğru tahrif edildiğinin yaşayan örneğidir. Pers siyasi aklı, halk yığınlarını etkilemenin yolu olarak bu efsane kültürünü keşfetmiştir.

Şiilerin propaganda üreten sisteme bağlılığını artırmak için, muta nikâhı adı altında, halkın erkekleri bilhassa gençler fuhşa itilerek ödüllendirilir. İran’da özellikle rejimin militeri olarak kullanılan muhafızlar ve terörize eylemleri organize eden militanlar muta ile ödüllendirilirler.

Suiistimal edilen Ehl-i Beyt sevgisi, propagandalar sonunda yerini Müslüman ve Sünni düşmanlığına terk eder. Bu açıdan geneline bakıldığında, Şia’nın bir propaganda dini olması yanı sıra, bir “nefret dini” olduğu da söylenebilir.

Yukarıda ve diğer yazılarda zikredilen bazı hususlar için Şiiler “Ne var bunlarda? Bunların benzeri bazı davranışları Sünniler yapmıyor mu?”, mesela “Siz muta hakkında olumsuz konuşuyorsunuz, oysa sizin ülkenizde genelevler var, onu niye konuşmuyorsunuz” derler. Buradaki temel ayrım şudur: Eğer bir Müslüman, dine uymayan bir davranış, inanış veya günah içindeyse bu sadece o şahsı bağlar. Çünkü Müslüman âlimleri ve Müslüman halk, bu davranışı kabul etmez, günah olarak görür ve dine uydurmaya çalışmaz. Oysa Şiilikte yukarıda ve diğer yazılarda saydığımız sapkınlıklar, Şiilik dinine mal olmuş ve Şii din adamları ve İran halkı tarafından din adına kabullenilmiş hususlardır.

Persçilik stratejileri

Milletlerin ana stratejileri

Tarihte büyük milletlerin –onların- karakterlerini belirleyen temel eğilimleri ya da stratejileri vardır. Bu stratejiler bazen coğrafya, bazen kültür, bazen din, bazen de başka sebeplerle dönemin şartlarına göre şekil kazanabilir; ancak ana strateji ve eğilimler genellikle baki kalır.

Mesela Çin, kapalı bir coğrafya olarak dünyanın geri kalanına karşı gelişmiş alternatif bir uygarlık görünümü vermiştir. Rusya, yüzyıllar boyunca soğuk ve verimsiz steplerden, sıcak sulara ve verimli topraklara ulaşmak için hareket etmiştir. İngiltere, Avrupa’dan izoledir; ağırlık birimine kadar Avrupa’dan farklı olmak ve güç odağını elinde tutmak ister. Almanya, muktedir olduğu her dönem tüm Avrupa’yı istilaya eğilimlidir. Türkler, tarihin en büyük göçünü İslamiyet’in verdiği misyon için değerlendirmiş muhafız / savaşçı bir millettir.

Yukarıda sayılanlar bu ülkelerin ana stratejileridir. Kurdukları devletlerin ya da rejimlerin, adı ya da şekli ne olursa olsun, ana stratejileri değişmemektedir. Mesela Rusya, dindar Çarlık Rusya’sında da, dinsiz / komünist SSCB döneminde de, bugünkü liberal Federasyon Rusya’sında da aynı politikayı yürütmektedir. Almanya, iki defa dünya savaşına neden olmasına ve bu savaşlardan mağlup çıkmasına rağmen, Avrupa Birliği’ni zorlamasının arkasında yine aynı güdü yatmaktadır.

 

İran'ın ana stratejisi

İran da en az bu milletler kadar tarihi ve coğrafi derinliği olan stratejiye sahip bir millettir. Beş bin yıla uzanan İran tarihinde Pers nüfuzu sürekli kalıcı olmuştur. Bu coğrafya, her dönem Hindistan kökenli Aryan (Ari) ırkından ve Pers (Fars) olarak anılmıştır. Rejimin Pehlevi yönetimi, Molla rejimi, cumhuriyet veya teokratik diktatörlük olması, İran’ın Persçilik politikasında bir değişikliğe neden olmaz.

İran, 1935’e kadar Pers Ülkesi olarak anılmış, 35’te yani Pehlevi rejiminde bu isimle birlikte Aryan halkı anlamındaki İran ismi kabul edilmiştir. Ne kadar ilginçtir ki, Şii devrimi de Aryan ırkının ülkesi anlamına gelen “İran”ı ülke ismi olarak kabul etmiştir. Devletler ve rejimler gelip geçmiş; ama Persçilik baki kalmıştır.

Bu bağlamda örneğin, İran’ın kadim dinlerinden olan Mecusilik İran’da ehl-i kitap dinleri ile aynı statüde kabul edilerek yüceltilir. Ama Azerice’nin Farsça’nın bozuk bir şivesi olduğu ileri sürülür ve Azerilik reddedilir. Bu iki uygulamanın, ne İslam’la, ne de ümmet anlayışıyla izah edilebilir tarafı yoktur. Bu durumun tek izahı, İslam ile 1300 yıl önce muhatap olmalarına ve ülkelerinde sözde dini bir rejim kurulmasına rağmen, aslında İran’ın Persçilik politikasının içten içe yürüdüğü gerçeğidir. Pers stratejisinin, İslam öncesi dönemdeki gücünden ve kararlılığından hiçbir şey kaybetmediği ortadadır.

İslam’ın fethettiği milyonlarca kilometrekare topraklarda yaşayan onlarca millet içinde, İslami değerleri istismar ve tahrif ederek kendi ulusal dinlerini üreten tek milletin Persler olması, İran’ın yürüttüğü stratejinin bir başka göstergesidir.

İran, İslam öncesinde askeri güçle ulaşabildiği sınırlara, İslam sonrasında ürettiği Şiilik diniyle tekrar ulaşmıştır. Yani geçmişte Med, Ahameniş, Sasani imparatorluklarının silahlı güçle denetim altına almaya çalıştığı coğrafyada bugün, İran’ın temsilcisi haline gelmiş (Şiileşmiş/Şiileştirilmiş) kitleler bulunmaktadır. Şüphesiz bu durum Pers Yayılmacılığı açısından bir zaferdir. Persler, binlerce yıl öncesinin askeri karakolları yerine, artık bölgeye Şii peykleri üzerinden hükmetme yolunu seçmiştir.

 

Pers yayılmacılığı vasıtası: Şiilik

İran, M.Ö. 3000 yılına kadar uzanan bir tarihe sahiptir. Tıpkı Çin gibi coğrafi olarak korunaklı bir havzada bulunan İran’ın tarihinde, Pers (Fars) kültürüne dayanan ve birbirinin devamı niteliğinde birçok devlet kurulmuş ve yıkılmıştır. İskender dâhil, İran coğrafyasını fetheden hiçbir kral, bu topraklardaki Perslerin kültürel hegemonyasını kıramamış ve kalıcı olamamıştır. Örneğin, Selçuklu Devleti, bu coğrafyayı uzun süre elinde tutabilmek için İran kültürünü sarayda baskın hale getirmek zorunda kalmıştır.

İran’ın İslam’la olan ilişkisi de, Pers yayılmacılığı maksadıyla İslam’ı istismar etme kurnazlığına dönüşmüştür. Kendisini, Sahabe orduları tarafından yıkılan Sasani İmparatorluğu’nun varisi olarak gören İran, Müslümanlara kaptırdığı eski topraklarına Şiilik üzerinden tekrar hakim olmaya dayalı bir ana strateji yürütmektedir.

Şiilik, İslam’a direnmenin ve Pers kalabilmenin bir yolu olarak, Acem aklı tarafından üretilmiş batıl bir dindir. Pers kültürü ve Acem siyaseti, İslam fethinin ardından önce Şiiliği üretmiş, sonra da Şia üzerinden yayılma politikasına devam etmiştir. Zira tamamen Müslümanlaşan bölgede, Persler için, artık eski dinlere dayanarak nüfuz sağlama ve eski topraklarına kavuşma imkânı kalmamıştır.

İran, Persçi yayılma stratejisini günümüzde siyasi, ekonomik, askeri, dini, demografik, lengüistik (dilcilik) ve sosyolojik aygıtlarla yürütmektedir. İsrail’le karşılıklı olarak birbirlerine nüfuz kazandıran İran, bölgede İsrail’i bahane ederek sürekli olarak diğer İslam ülkelerinin aleyhine alan kazanmaktadır. Gerilimli ortamdan beslenerek, komşu ülkelerdeki Şii ve radikal İslamcı grupları kendi emelleri doğrultusunda kullanmaktadır.

İslam dünyasının küresel ölçekte aktör olamadığı günümüzde, Persçilik Stratejisi altın çağını yaşamaktadır. İslam dünyasında, dini, tarihi ve milli bilinçten yoksun biçimde İran’a yaklaşanlar, kaçınılmaz biçimde yörüngesine girmektedir. Pers yayılmacılığının temel dinamiklerini anlamak, Acem oyununu çözmek anlamına gelmektedir. Site olarak, İran’ın bölgede alttan alta yürüttüğü demografik, siyasal, teolojik devşirme stratejileri ile yeraltı faaliyetlerini ele alacağız.

Osmanlı ihtişamı mı, işbirliği mi?

Türkiye’de bazı kişiler, “Osmanlı ihtişamını” yeniden canlandırma fikriyle vakit geçirmek isteyebilir. Ancak istememeliler. Türkiye, iş birliği yaparak ve diğerlerine yardım ederek bölgemizin istikrarı ve refahına katkıda bulunma sorumluluğuna sahip önemli bir devlet. Bu rol kesinlikle, İran gibi diğer bir bölgesel güç tarafından oluşturulan şüpheli müttefikliklerden sakınan tüm Arap devletleri tarafından memnuniyetle karşılanacaktır.

Türkiye Cumhurbaşkanının Birleşik Arap Emirliklerini (BAE) ziyareti için daha uygun bir zaman olamazdı. Türkiye, bölgede önemli bir oyuncu ve giderek daha etkin bir rol oynuyor. Her iki ülkenin de sunacağı çok şey var. Her ikisi de Müslüman dünyasında diğerlerinin özenebileceği mükemmel örnekler teşkil ediyor. Türkiye, İslami geleneklerini laik eğilimleriyle birleştirmede başarılı bir tecrübeye sahip. Türkiye her zaman, başta Arap Baharı’nın yaşandığı ülkeler olmak üzere Arap devletlerine esin kaynağı olan başarılı bir Müslüman demokrasi olarak nitelendiriliyor.

Türkiye, ekonomik olarak makul bir büyümeye sahip olacak şekilde şansını döndürmeyi başardı. Özel sektörü rekor derecede verimli. Diğer yandan BAE, küresel olarak başarılı bir kalkınma hikâyesi olarak kabul görmüş olan ve yatırım şirketleri, çok uluslu şirketler ve turistler için cazip modern bir devlet. En önemlisi de iki ülke, istikrarı korumaya çalışarak ve gereksiz ihtilaflardan kaçınarak bölgede aktif bir rol oynuyor.
Ankara, Suriye krizinin başlangıcında agresif bir tutum takınması için kışkırtılsa da BAE ve Türkiye’nin Suriye’de tırmanan durumda aldığı rol, ülkenin geleceğinde önemli bir yere sahip. Türkiye’nin, askerî müdahale üzerinde düşündüğüne dair bazı belirtiler mevcuttu. Böyle bir müdahale hata olurdu. Türkiye bölgeye, Osmanlı İmparatorluğu döneminde bölgede yüzyıllarca süren demir yumruk yönetimi gibi ağır bir yükle geldiğini unutmamalıdır. Türkiye’de bazı kişiler, “Osmanlı ihtişamını” yeniden canlandırma fikriyle vakit geçirmek isteyebilir. Ancak istememeliler.

Türkiye, iş birliği yaparak ve diğerlerine yardım ederek bölgemizin istikrarı ve refahına katkıda bulunma sorumluluğuna sahip önemli bir devlet. Bu rol kesinlikle, İran gibi diğer bir bölgesel güç tarafından oluşturulan şüpheli müttefikliklerden sakınan tüm Arap devletleri tarafından memnuniyetle karşılanacaktır.

Esad'dan Firavun taklidi

Suriye’yi adeta bir mezbaneye çeviren Esad güçleri katliamda sınır tanımıyor. Ülke genelinde önceki gün 96′sı Humus’un Bab-ı Amr semtinden olmak üzere 138 kişi öldürüldü. Öldürülenlerin 64’ünün, bombardıman altındaki Humus’tan kaçmaya çalışan sivillerin içerisinde bulunduğu otobüsten indirilen gençler olduğu belirtildi.
 
Suriye’de önceki gün 96′sı Humus’un Bab-ı Amr semtinden olmak üzere 138 kişinin öldürüldüğü belirtildi. Humus’ta içinde bombardımandan kaçan sivillerin olduğu bir arabayı durduran Suriye ordusunun 64 kişiyi katlettiği iddia edildi. Suriye ordusunun direnişin kalesi olan Humus başta olmak üzere birçok şehre yönelik saldırıları sürüyor. Ordunun roket, tank ve top atışları ile bombardımana tuttuğu Humus’ta her gün onlarca kişi ölürken, halkın şehirden kaçmaya çalıştığı ifade ediliyor. El Arabiya televizyonunda yer alan habere göre Suriye ordusu önceki gün Humus’tan kaçmaya çalışan sivilleri vurarak büyük bir katliama imza attı. Kaçmaya çalışanların içerisinde bulundukları bir otobüs şehrin çıkışında Suriye ordusuna ait bir kontrol noktasında durduruldu. Grup daha sonra güvenli bir bölgeye götürülmek üzere 4 ayrı otobüse bindirildi. Daha sonra otobüslerin içindeki yaşlılar yolda indirildi ve ardından kalan 64 genç öldürüldü. Kadınların ise bilinmeyen bir yere götürüldüğü belirtildi. Al Arabiya’nın haberinde hastaneye getirilen 47 cesedin boğazlarının kesik olduğu ifade edildi. Ayrıca Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, olayı Suriye yönetiminden bağımsız olarak araştırmak üzere iki kişiyi görevlendirdiğini açıkladı.

Durum kötüleşiyor

Öte yandan BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay, son haftalarda Suriye’deki durumun hızla kötüleştiğini kaydetti. Navi Pillay, BM İnsan Hakları Konseyi’nde yapılan acil toplantıda, Suriye ordusu ve güvenlik güçlerinin ”toplu tutuklama operasyonları” ve hükümet karşıtlarına yönelik saldırılar başlattığına ilişkin kendisine raporlar ulaştığını belirtti. Pillay, ”2012 yılının Şubat ayı başında başlayan saldırılardan bu yana yüzlerce kişinin öldüğünün bildirildiğini” söyledi. Navi Pillay, Suriye’ye tüm çatışmaları durdurması, uluslararası gözlemcilerin ülkeye girmesine izin vermesi ve yardım kuruluşlarına engelsiz giriş sağlanması çağrısında bulundu.

Dışişlerinden yalanlama

Türkiye üzerinden Suriye rejimine silah ulaştırılmasına göz yumulduğuna ilişkin haberlere Dışişleri’nden yalanlama geldi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal, The Times gazetesinin, Türkiye üzerinden Suriye rejimine silah ulaştırılmasına göz yumulduğuna ilişkin haberinin gerçeği yansıtmadığını söyledi. İngiliz The Times Gazetesi’nde yer alan habere ilişkin bir soruyu yanıtlayan Ünal, “Türkiye’nin Suriye politikası gayet açık ve net olarak bilinmektedir. Sözkonusu haber gerçeği yansıtmamaktadır” dedi. The Times Gazetesi’nde Richard Beeston ve Charles Bremner imzasıyla önceki gün yayımlanan haberde, Suriye rejimine gönderilen silahların Türkiye üzerinden geçirildiği ve Türk yetkililerin buna göz yumduğu ileri sürülmüştü.

7 bin Suriyeli Lübnan’da mülteci

Suriye’deki olaylardan kaçan 6916 kişinin Lübnan’da misafir edildiği belirtildi. Lübnan’da yayınlanan En Nahar gazetesinde yer alan habere göre, Lübnan Sosyal İşler Bakanı Vael Abu Faur, Birleşmiş Milletler’in Lübnan’daki mültecilerle ilgili temsilci yardımcısı Kelly Clement ile bir araya gelerek konu hakkında görüş alışverişinde bulundu. Bakan Faur, görüşmenin ardından açıklama yaparak, “Biz Suriyeliler için Türkiye’nin yaptığı gibi kamplar yapmayı düşünmüyoruz. Biz kuzey Lübnan’daki ailelerin onları misafir etmesini ve bu ailelere yapabileceğimiz kadar yardım yapmayı planlıyoruz” dedi. Faur, haftada 200 kişilik Suriyeli grupların Lübnan’a girdiğini ve bunların yabancı fonlar ve bağışlarla desteklenen bölgedeki sivil toplum kuruluşları tarafından misafir edildiğini sözlerine ekledi.

Kaynak: Milat gazetesi

İran'dan yeni yasaklar

Cuma günü yapılacak parlamento seçimleri öncesi İran sokaklarında seçim havası yok. Nüfusun üçte ikisini 30 yaşın altındakilerin oluşturduğu ve batı medyasının Facebook kuşağı olarak adlandırdığı gençler seçimden umutsuz.

Uluslararası Af Örgütü seçime çok az bir süre kala İran’ın ifade özgürlüğüne yönelik baskılarının çarpıcı bir biçimde arttığını belirtti. Ülkede sosyal paylaşım siteleri yasaklandı. Tahran’ın, rejim karşıtlarının haberleşmesini önlemek için bu siteleri yasakladığı belirtiliyor.

Yüzlerce polis kafelerde bekliyor

Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre, İran’da internet kafelerde yüzlerce polis görevlendirildi, izinsiz ve onaysız haberleşebilme imkansız hale geldi. İran’da 2009′da Mahmud Ahmedinejad’ın kazandığı cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından seçime hile karıştırıldığı iddiası ile gösteriler düzenlenmiş, can kayıpları olmuştu.

Seçimde Ahmedinejad’ın rakipleri Mir Hüseyin Musavi ile Mehdi Kerrubi ev hapsinde tutuluyor. Cuma günkü seçimin dini lider Ayetullah Ali Hamaney ile Ahmedinejad arasındaki güç dengesinin belirlenmesinde önemli rol oynayacağı belirtiliyor.

Kaynak:iranbriefing

19 Mart 2012 Pazartesi

Beşar Esad'ın payandaları

Suriyelinin 3 kâbusu

El Muhaberat

Muhaberat Suriyelilerin duyunca titredikleri bir kelimedir. Ev basar, adam alır, işkence yapar. Suriye’de dört ayrı istihbarat örgütü vardır,
rejim hiç birine güvenmez, onları da birbirine takar. En şeditleri Hava İstihbarattır (Malum Hafız Esad havacıydı) bu kurum ailenin özel (!) işlerini de kovalar. Yapılanma şemalarında başka isimler görünse de teşkilatı Hafız Mahluf’dan sorarlar.

Şebbiha

Rejim tarafından korunup kollanan suç örgütüdür. Her türlü kirli işin altından çıkar. Şebbihanın kelime manası hortlaktır… Bu ismi bilhassa kullanır, korku salarlar.

Teşkilat bizzat hanedan tarafından yönetilir, komutanların ekseri Esad soyadı taşır. Mensupları %100 Nusayri’dir, araya adam almazlar. Azılı mahkumlar Şebbiha için çalışmayı kabul edince hapisten kurtulurlar. Sayılarının 10 bin civarında olduğu sanılır. Evleri ve köyleri basar, mütecaviz ve yağmacıdırlar. Zamanında Rıfat Esad tarafından kullanılan teşkilat şimdi Beşar’a çalışmakta…

Baas Partisi

Baas, teorisini Mişel Eflak adlı bir Hıristiyan’ın yazdığı ırkçı ve sosyalist bir partidir. Suriye meclisinde daima üçte iki çoğunluğu elinde tutar. Komünist, sosyalist ve ırkçı partilerle (bunlar rejime sadıktırlar) göstermelik bir koalisyon yapar. Böylece çok partili görüntüsü verir, yabancıları kandırırlar. Suriye Anayasasının 8. Maddesinde “Devletin ve cemiyetin tek hakimi Baas Partisidir” cümlesi geçer ki, pazar günü yapılan ısmarlama referandumla bu madde ortadan kalkmaz. Aksine Beşar’a 2028’e kadar iktidar imkanı sunar.

Baas şebeke gibi çalışır, piramidin tepesinde Milli Komite vardır, mahalli komiteler ve şubeler tabana yayılırlar. Şubeler hücreler şeklinde çalışır, birbirlerini de izler rapor tutarlar.

Suriye’de henüz okula başlayan çocuk Baas’la tanışır, rejime sadakat dersleri alır. Yaz kamplarına çağrılan talebelerin hanedana bağlılıkları sınanır.

Baas kışlada da müessirdir, Parti içinde sivrilenlerin apoletleri artar.

Çocuklardan protesto

Suriye’de dün de 50 kişi öldürülürken, çocuklar ordunun operasyonlarını protesto etti. Bu arada Esad, Humus’taki direnişi kırmak için kardeşi Mahir’i görevlendirdi.

 

Suriye liderinin iktidarı bırakmasını istemeyen hanedan üyeleri kimler?

Beşar Esad 11 Eylül 1965’te Şam’da doğar. Ablası Büşra, abisi Basil ve kardeşi Mahir’in yanında silik bir çocukluk yaşar. Devlet işlerine meraklı değildir, hal böyle olunca Londra’ya gider, tıp okur, hekim olarak kariyer yapmaya bakar.

Ancak abisi Basil trafik kazasında ölünce (1994) apar topar çağrılır. Zırhlı Birlikler Okulu’nda kurmay binbaşı olur, yarbay, albay derken Muhafız Alayı’nın başına oturturlar. Babası Hafız Esad öldüğünde sadece 34 yaşındadır, sırf onun hatırına cumhurbaşkanlığı için gerekli 40 yaş sınırını kaldırırlar.

Suriyeliler önceleri ümitvardırlar, Beşar reformlardan söz açar, Türkiye’ye gelir gider, vizeler kalkar. İki tarafın esnafı da kazanır, halklar kaynaşırlar.

Zaman zaman saldırganlaştığı da olur, Lübnan Başbakanı Refik Hariri suikastine adı karışır mesela.

Bir hekime insan sevgisi yakışır ama saltanatı söz konusu olunca değişir, çekinmeden elini kana bular. Kandil gecesi katliam yapacak kadar…


İyi Tabip kötü Hatip

Babası Hafız Esad kurt politikacıdır, işin bu günlere geleceğini düşünmüş olmalıdır. Sağlığında hem Arap milliyetçiliğinden dem vurur, hem Sovyetlere yaslanır. En mümeyyiz vasfı Nusayri (aşırı Şii) olmasıdır, etrafına Nusayrileri toplar. Şu an orduda 100 rütbeli subaydan 90’nı Nusayri asıllıdır. Bu yüzden iktidarın ihtilalle devrilme şansı bulunmaz.

Ayrıca Nusayri gençlerinden milis güçleri kurar (Şebbiha). Bunlar hukuka tabi değildir, yağma, tecavüz ve cinayete karışsalar dahi yargılanamazlar. İktidar hedefi gösterir, onlar saldırırlar.

Beşar Esad, karizmatik bir lider değildir, olamaz da. Hitabetten yana nasipsizdir, konuştuklarını kendi bile anlamaz. Peki onu orada kim ya da kimler tutar?..


Esma Ahras Esad

Beşar ile Londra’da bankacılık yaparken tanışır evlenir. Ünlü kalp mütehassısı Fevaz el-Ahras’ın kızıdır. İngiltere’de doğmuş, büyümüştür, sünni asıllı olmasına rağmen halkına ve kültürüne yabancıdır. Humuslu bir aileye mensuptur ama Humus’ta hemşehrilerinin katliamına ses çıkaramaz.

Ülkede first leydi kesinlikle Beşar’ın annesi Enise’dir… Esma’nın kayınvalidesinden ödü kopar.


Enise Mahluf Esad

1934 Lazkiye doğumlu bir Nusayri’dir. 1958 yılında Hafız Esad ile evlenince iktidarın imkânlarını yakınlarına açar. Küçük kardeşi M. Mahluf hem ordu içerisinde sivrilir, hem de devlet şirketlerinde ve özel sektörde yöneticilik yapar. Yeğeni Rami Mahluf Suriye’nin en büyük iş adamıdır, servetine servet katar..

Enise Mahluf Esad , tartışmasız ailenin reisidir, sözü kanun sayılır. Protestoların şiddetle bastırılmasından yanadır, muhaliflere zerre kadar acımaz.


Mahir Esad

Beşar’ın küçük kardeşi. 1968’de Şam doğar. Abisi Beşar gibi Sünni bir kız alır (Deyri Zor’dan Manal) bir bakıma azınlık refleksi ile çoğunluğa sığınır.

Makine mühendisi olmasına rağmen subaylık yapar. Dengesizdir, fevri ve gaddardır. Cumhurbaşkanlığı için adı geçse de yanındakiler bile cesaret edemez, başlarına iş açmazlar.

Mahir, ordu ve parti içinde (Baas) hayli müessirdir, eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesinde rol oynadığı BM raporları ile sabittir.

General Mahir Esad, Golan sınırındaki birlikleri gösterilerin yaşandığı şehirlere sevk etmekle kalmaz, Lazkiye, Tartus, Cable ve Banyas şehirlerinde Şebbihaları halkın üstüne salar.


Asif Şevket

1950 Tartus doğumlu bir Nusayri’dir. Şam Üniversitesi’nde hukuk okuduktan sonra orduya katılır. Hafız Esad’ın kızı Büşra’nın özel korumalığını yapar. Sıradan bir asker olan Şevket, Büşra ile evlenince ikbal basamaklarını tırmanmaya başlar ve Genelkurmay Başkan Yardımcısı olur. Adı bir çok suikaste karışan karanlık bir isimdir.


Rami Mahluf

Enise Esad’ın yeğenidir, yaşı henüz 43 olmasına rağmen Suriye’nin en güçlü iş adamıdır. Devlet ihalelerinde tek kale maç yapar. Telefon ve inşaat şirketleri, bankaları, havayolu, duty freeleri, özel televizyonları vardır. Lüks araba ve sigara ithalatı yapar. Suriye’de bulunmak isteyen yabancı şirketler ona haraç vermek zorundadırlar, bu yüzden “Mr. % 10” adıyla anılır. Rejimi ayakta tutmak için militan besler, hukuk dışı yolları kullanır.


Ve diğerleri

Rejimin payandaları içinde Muhaberat Başkanı Ali Memlük’u, Başkan Yardımcısı Nasıf Hayırbek’i, İstihbarat şefi Kudsiyye ve General Behçet Süleyman’ı Güvenlik Konseyi Başkanı Hişam Bahtiyar’ı, Eski Savunma Bakanı Ali Habib ve Mustafa Talas’ı Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Faruk el Şara’yı, Dışişleri Bakanı Velid Muallim’i, medya danışmanı Buseyne Şaban’ı (Büşra Esad’in bayan arkadaşıdır) saymak lazım.

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecat, Lübnanlı Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Çin Başbakanı Wen Jiabo, Rusya Başbakanı Vladimir Putin ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu bunca kana rağmen açık seçik Suriye Devlet?Başkanı Beşar Esad’ın arkasında dururlar.

İrfan Özfatura-Türkiye Gazetesi

İran'ın en büyük hayali Akdeniz'de yer almak

(RAHİM ER-Türkiye)          Türkiye ve Fransa Tunus’ta Suriye Dostluk Toplantısı’na eş başkanlık yaptılar. Diğer taraftan Suriye’de artık sadece sivil insanlar değil, yabancı gazeteciler de ölmekte. Zaten ölenler de sayılamaz oldu. Katliamda sayım olsa ne çıkar ki. Humus’tan esaslı bir tahliye de yapılamıyor…

Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti, hiçbir mahcubiyet duymadan Beşar Esad zulmüne destek olmaktalar. Eski süper güç ve onun yerini almak isteyen Çin’in hesapları farklı. Rusya, Suriye’de kanlı diktatörlüğe arka çıkmanın yanı sıra muhaliflerle hükümeti bir masa etrafına toplayarak ‘barışı tesis eden devlet’ diye göze girme çabasında. Moskova için Suriye demek aynı zamanda Akdeniz demektir. Rusya’nın Deli Petro’dan bu yana Akdeniz’de yer alma hulyası vardır. Aynı hulya İran için de varittir. İran, Basra Körfezi ve İskenderun Körfezi arasında nüfuzlu konuma gelmek istemekte. Hizbullah yoluyla Lübnan’da kısmen olsun muvaffak olduğu söylenebilir.

Bunlar olurken ne Türkiye ve ne de ABD seyircidir. Hillary Clinton, hem Rusya ve hem de Çin’e zehir zemberek laflar etti. Ama hakaret iş görmüyor. BM’nin kokuşmuş soğuk savaş yapısını değiştirmek daha isabetli olur. Amerikan yönetimleri nasıl ki yeri geldiğinde İsrail zulmüne arka çıkmakta iseler diğer patron devletler de Suriye için aynısını yapıyorlar.

ABD hızla diplomasiden ümidini kesiyor. Ama ABD, Türkiye olmadan Suriye’ye askerî müdahaleye girişemez. Türkiye ise buna kolay kolay razı olmaz. Ankara, putun etrafını oyarak devirme titizliğinde. Sıcak bir çatışma Suriye halkını rahatsız edebilir. Bir başka husus daha var. O takdirde Şam yönetimi de bölücü örgütü büyük Suriye’ye çekip Türkiye sınırına yığar. TSK açılacak bu cepheye tavizsiz şekilde müdahale eder. O zaman Türkiye Kürtleri de yüksek miktardaki militan kaybı karşısında rahatsız olacaktır. Tunus’tan bir şey çıkar mı, çıktı mı? Sarkozy’nin beyin fırtınasında yer aldığı bir arayıştan tahmin etmeyiz ki sadra şifa bir karar elde edilsin.

Akıl için yol birdir.

‘Muhalif’ denen Milli Kuvvetleri sür’atle silahlandırmak en doğru yol budur. Her türlü lojistik destek ve gıda yardımı da yapılmalı. Türkiye hududunda tampon bölge de acilen hayata geçmelidir. Bunu İslam Barış Gücü tesis edebilir.

Dünya, kıtlığa ve katliama seyirci kalırsa ortak olur.

Suçlu dünyanın sicili daha da kötüleşir.

"Şiiler Sünnileri eziyor"

(MEHMET ŞEVKET EYGİ-Milli Gazete)           Suriye halkının yüzde sekseni Sünnîdir.

Suriye’de, sayıları en fazla yüzde on olan Nuseyrî azınlığı egemendir.

Suriye Sünnîleri ağır baskılar, zulümler, işkenceler, kıyımlar altında inlemektedir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin Suriye’deki Nuseyrî azınlık diktatörlüğünü desteklemesi üzüntü vericidir.

Türkiye’deki bazı radikal ve aktivist Müslümanların Suriye’deki Esed rejimini desteklemeleri de dikkat çekicidir.

Din bir bayrak olarak kullanılmaktadır ama iş mezhebe gelince, öncelik ona verilmektedir.

Ortadoğu’da dehşetli rekabetler vardır.

İran, Irak, Suriye Şiî grubu.

Türkiye, Suudî Arabistan Sünnî grubu.

ABD, İsrail, AB satrançta Sünnîleri, bu arada Suriye’deki halk isyanını destekliyor.

İran’ın isminin İslam Cumhuriyeti, Türkiye’nin laik cumhuriyet olması Suriye rejiminin haksızlığını değiştirmez.

ABD ve İsrail’in Türkiye ile İran’ı savaştırmak istediğini anlamak için strateji uzmanı olmak gerekmez.

Böyle bir savaş iki ülke için felaket, Ortadoğu için dehşet, insanlık için kıyamet olacaktır.

Yakın tarihte ABD ve İsrail, İran ile Irak’ı sekiz sene boyunca savaştırmış, hem iki İslam ülkesine büyük zarar verdirtmiş, hem de yüz milyarlarca dolarlık savaş rantı elde etmişti.

Şu anda Irak parçalanmıştır, Kuzey’de, bağımsızlığını yakında ilan etmeye hazırlanan bir Kürt devleti fiilen kurulmuştur.

Irak’taki Şiî rejimi Sünnîleri ezmektedir.

Ortadoğu’daki Sünnî Şiî (Bizans Sasanî, Osmanlı Safevî) mücadele ve rekabeti yeni değildir, iki bin senelik bir kutuplaşmadır.

Türkiye rejimi Sünnîlik fanatizmi yapmamaktadır.

İran’da 20 milyan Sünnî yaşamaktadır, başkent Tahran’da en az bir milyon Sünnî vardır ama onların, bilhassa Cuma namazı kılabilecekleri bir tek mescid ve camileri yoktur, rejim buna izin vermemektedir.

Son yıllarda Türkiye’de üç yüzden fazla Şiî camii yapılmış, ibadete açılmıştır. Yeni Şiî camilerinin de inşaatı devam etmektedir.

İran’ın yarısından fazlası Türkçe konuşmaktadır.

İran Şiî bir İslam cumhuriyetidir.

Laik Türkiye (sosyolojik açıdan, dinî açıdan değil) Sünnî bir cumhuriyettir.

Heterojen bir yapıya sahip Türkiye Alevileri Câferileştirilmek isteniyor.

Kripto Hıristiyanların ve Kripto Yahudilerin bir kısmı iğreti Alevî kimliği postu altında gizlenmektedir.

Ne Türkiye, ne İran homojen bir yapıya sahiptir.

Türkiye Sünnîleri Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma gibi isimleri kullanıyor ama İran Şiîleri Ömer ve Osman gibi isimleri kullanmıyor ve bunlardan nefret ediyor.

Türkiye rejimi İran Sünnileri ile ilgilenmiyor ama İran’daki Şiî rejim Türkiye’deki Şiîler ve Alevilerle yakından ilgileniyor.

Benim kültürüm, Sünnîlikle Şiîliğin uyuşmayacağını ve bağdaşmayacağını anlamaya yeterlidir.

İki komşu Müslüman ülkenin kesinlikle savaşmasını istemem.

İran’daki yirmi milyon Sünnîye, en az, oradaki küçük Ermeni azınlığı kadar hürriyet verilmesini isterim.

Mezhep kavgaları durdurulmalı ve dondurulmalıdır.

Şiîlikte taqiyye ve kitmanın beş vakit namaz gibi farz olduğu, taqiye ve kitman yapmayanın dini olmadığı inancı dolayısıyla Sünnilerle Şiilerin tartışıp anlaşmaları imkansızdır.

Hocalı Katliamı'ndan İran haberdardı

(ERDAL ŞİMŞEK- Milat)           Hocalı Katliamı, 21 yüzyılın suratına yapışmış bir kara lekedir. Bu katliam, Rusların destek ve Fransa ile Kanada’nın bilgisi dâhilinde yapılmıştır.

Bugünkü Ermenistan Devlet Başkanlığı koltuğunda oturan Serj Sarkisyan’ın komutasındaki 366. Motorize Alayı tarafından ve bizzat Sarkisyan’ın emri ile Hocalı’da çoluk çocuk, yaşlı ve hastalar katledildi.

25’i 26’ya bağlayan soğuk Şubat gecesinde Hocalı çocuklarının yüreğine, böğürlerine, kafalarına kızgın Ermeni kurşunları saplandı. Ermeniler katliamda o kadar vahşileştiler ki Saddam ve Sırpları geride bırakmışlardı.
Saddam, kimyasalla öldürdüğü Kürtlerin cesetlerine dokunmazken, Sırp katiller de Boşnak hanım ve kızlarımıza tecavüz ediyordu. Bugünkü Ermenistan devlet Başkanlığı koltuğunda oturan katil, Sırpları ve Saddam’ı gölgede bırakan vahşetlere imza atıyordu.

Uluslararası tarafsız örgütlerin Hocalı ile ilgili raporlarında Sarkisyan’ın birliklerinin kadınlara tecavüz ettikleri, çocukların ve yaşlıların gözlerini oyduğu ve cesetlere zarar verdikleri belirtiliyordu.

Daha sonraları ortaya çıktı ki İran’ın da bu katliamdan haberdar olduğu… Israrla söylüyorum, İslam Dünyası’nda olan bütün fitne ve yaralarda İran’ın mutlaka ama mutlaka payı ve parmağı vardır.

Hocalı Katliamı’nı her hatırladığımda yüreğim pare pare olur… Gözleri oyulmuş Azeri çocuklarımızın o oyuklarında utanır kahrolurum. Gözyaşlarıma hâkim olamam çoğu kez. Aradan tam 20 yıl geçmesine rağmen…

Ama Pazar günü Taksim’de yapılacak olan “Hocalı Katliamı Protestosu”na katılmayacağım bu yıl.
Çünkü bu katliamı protestodan çok faşist bir boy gösterme olacaktır. Emin olun, o gösteride hükûmete küfürler edilecek ve Ergenekon terör örgütünün değirmenine su taşınacaktır.

Hâlbuki cançekişecise Demirel, Ermenistan’a “hibe buğday olayı” ortaya çıkınca hemen Türkeş formülüne sarılmıştı: “Sayın Türkeş ile istişare ettikten sonra bu yardımı gerçekleştirdim.”

Merhum Türkeş de cançekişesice Demirel’i yalanlamamıştı.

Çok sonraları ortaya çıktı ki merhum Türkeş ve Ermeni kanaat önderleri üçüncü bir ülkede birçok kez bu düşmanlığın sona ermesi için görüşmüşler.

Yarın Taksim Meydanı’nda yapılacak protesto ile ilgili afişlerden, bu gösterinin tek yönlü, tamamen politik amaçlı olduğu anlaşılıyor.

Afişlerde, Serebrenica ve Bosna katliamları da hatırlatılıyor. Bu katliamların da unutulmaması lazım deniyor. Ancak ne hikmetse aynı dönemde Bosna, Serebrenica ve Hocalı’da Müslüman unsurlara yapılan katliamların totalinden daha büyük bir katliam Kuzey Irak’ta yapıldı. Afiş’te bu katliamlara gönderme yok.

Enfal’de resmi rakamlara göre tam 145 bin, gayri resmi rakamlara göre ise 175 bin Kürt Saddam tarafından kimyasal ve konvansiyonel bombalarla öldürüldü. Yine aynı dönemde Halepçe kasabasına yapılan kimyasal saldırıda bütün kasaba halkı katledilmiş tam 5 bin Kürt öldürülmüştü.

Pazar günü insanımızı “zulme, vahşete ve katliamlara karşı” Taksimde buluşmaya davet eden Hocalı organizatörleri üç bin km ötede, Boşnaklarımıza yapılan zulmü görüyor da, hemen burnumuzun dibinde 200 bine yakın Kürde yapılan katliamı görmüyor.

Bunda kesinlikle bir kasıt vardır. Bu protestonun rengi ve amacı bellidir. Bu, hükûmete karşı bir kışkırtma denemesidir emin olun.

Hocalı Katliamı, Halepçe’den daha vahşicedir. Enfal’i gölgede bırakır. Ancak, Pazar günü yapılacak protestocular, kendi niyetlerini konu ile ilgili afişte açık açık ortaya koymuşlar…

Halkların acıları üzerinden siyasi rant devşirenlere lanet olsun. Amin.

Filistin'den yükselen ses: "Kahrolsun İran, Kahrolsun Beşar"

Filistin-Hamas hükümetinin Başbakanı İsmail Haniye, Kahire’deki El Ezher Camisi’nde tarihi bir konuşma yaptı. Kudüs için direnişe devam edeceklerini söyleyen Haniye’nin konuşmasını tamamladığı sırada, “Kahrolsun Beşşar Esad yönetimi”, “Hizbullah ve İran’a hayır” sloganları atıldı.

 

Filistin halkı, Suriye direnişçileri için yardım toplandı

İran ve Suriye’nin protestosunun sonunda Suriye’li Sünni direnişçiler için yardım toplandı. El Ezher Camisinin minberinden dinleyicilere seslenen İsmail Haniye, Kudüs için direnişe devam edeceklerini söyledi.

 

İsmail Haniye: “Kahrolsun Beşar”

Filistin-Hamas hükümetinin Başbakanı İsmail Haniye, Ezher camisi minberinden yaptığı konuşmayı “Kahrolsun Beşar” diyerek bitirdi. Bunun üzerine konferansta bulunan dinleyiciler “Kahrolsun Esad yönetimi”, “Hizbullah ve İran’a hayır” sloganları attılar. Haniye’nin El Ezher Camisinde yaptığı tarihi konuşma, 30 yıllık Hüsnü Mübarek rejiminin ardından Mısır’da bir ilk olma özelliği taşıyor.

Bilindiği gibi Hamas Suriye’deki bürosunu kapatarak, Türkiye, Katar veya Suudi Arabistan ülkelerinden birine taşıma kararı almıştı.

 

Filistin’de İran’a Tepkiler Artıyor

İran, Filistin sorununu sömürerek Ortadoğu liderliği rolüne oynasa da, Filistinli direnişçiler İran’a karşı mesafelerini koruyor. Son zamanlarda Filistin ve Mısır’da, İran karşıtı seslerin yüksek çıkması bir hayli dikkat çekici. İran’ın Filistin davasında hiç bir faydasının dokunmaması, ancak Filistin davasını İran devriminden bu yana sömürmesi Filistin’de yükselen İran karşıtı sloganların ana nedeni olarak gösteriliyor.

Diğer taraftan İran’ın Şii yayılmacılık politikaları çerçevesinde Filistin’de faaliyet gösterdiği de biliniyor. İran’ın karışıklık dönemini fırsat bilerek Filistin’deki Sünni gençleri Şiileştirmeye çalışması tepki çekiyor. İran’ın Filistin topraklarındaki faaliyetlerini Şii mezhebine mensup Lübnan Hizbullahı eliyle yürütüyor.

Ayrıca Irak’ta bulunan Şii terör örgütlerinin son yıllarda İsrail’in öldürdüğünden daha fazla Filistinliyi, Irak’ta bulunan Filistin mülteci kamplarında infaz etmesi de Filistin davasında rol alanların İran’a sesini yükseltmesine rol açtı.

irantehlikesi.com

"Suriye'de Esed düşmeyecek"

Suriye’de Esed’in Sünni Müslüman halka zulmü devam ederken, Şam yönetiminin yanında yer alan ülkelerin başında yer alan İran’dan bir destek daha geldi.

Suriye yönetimine desteğin devam edeceğini yineleyen İran, Esed yönetiminin düşmeyeceği iddiasında bulundu.

İran’ın Şii lideri Ayetullah Ali Hamaney’in danışmanı Ali Ekber Velayeti, tüm dünyanın Suriye’deki zulüm gören mazlum halka verdikleri desteğe rağmen, Esed rejiminin düşmeyeceğini savundu.

Aynı zamanda İran’ın eski Dışişleri Bakan olan Hameney’in danışmanı Velayeti, Fars haber ajansında yer alan açıklamasında, Suriye yönetimini düşürmeye yönelik girişimlerin bir sonuç vermeyeceğini ifade ederek; İran, Hizbullah ve Suriye cephesinin, Esed muhaliflerine karşı mücadelesinin devam edeceğini söyledi.

Ali Ekber Velayeti; Suriye’deki yönetime İran, Irak ve Hizbullah’ın kararlı bir şekilde destek olmaya devam edeceğini sözlerine ekledi.

Velayeti açıklamalarında ayrıca Çin ve Rusya’nın Suriye yönetimine olan desteğini de örnek gösterdi.

Velayeti daha önce yine Türkiye’ye hedef olarak Türkiye’nin Arap Baharı’nın yaşandığı ülkeler için örnek olamayacağını söylemişti.

 

Rusya-Çin-İran ittifakı

Rusya ve Çin’in BM’deki vetosu sonucunda Suriye’ye BM müdahalesi yapılamamış, Sünni Müslümanların hayatlarını korumak için Türkiye Suriye arasında güvenli koridor açılamamıştı.

Rusya ve Çin’in yakın komünist tarihinde de benzer katliamlar yer alıyor. İran emperyalist ülkelere savaş açtığını iddia ederken komünizmin en büyük iki temsilcisi Çin ve Rusya ile aynı safta yer alıyor.

Esad yönetimi İran, Rusya ve Çin’den aldığı destek sayesinde Sünni katliamına devam ediyor. Humusta ölü sayısı binlerle ifade ediliyor. Suriye halkı, akın akın yapılan zulüm ve katliamdan kaçarak Türkiye’ye sığınıyor.

irantehlikesi.com

Ahmet Davutoğlu: "Yalnızlaşıyorsunuz"

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’nin Dostları Konferansının yapıldığı otelde Türk gazetecilere yaptığı açıklamada toplantının bölgedeki demokratikleşme sürecinin devamı açısından çok önemli olduğunu kaydetti. 

 

Davutoğlu’ndan Suriye ve İran’a rejimine mesaj

Suriye’nin Dostları Grubunun kuruluşunda da önemli çalışmalar yaptıklarını anlatan Davutoğlu, sonunda 69 ülke ve uluslararası kuruluşun katıldığı büyük bir tabanın oluştuğunu dile getirdi.
Davutoğlu şöyle konuştu:

“Buradan bir mesaj iletmek istedik. Bu, Esed yönetimine yönelik bir mesajdır: ‘Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz, uluslararası toplumdan, insanlığın vicdanından kopuyorsunuz.’ Her gün yüzlerce insanın ölüm haberi geliyor. Suriye’yi destekleyen ülkelere da bir mesaj var burada: ‘siz de bu rejimle birlikte bu yalnızlaşmayla karşı karşıya kalıyorsunuz, kalmamalısınız.”

Bugünkü toplantıda çıkması muhtemel kararlara da değinen Davutoğlu, “Burada, BM’de veto edilen Arap Ligi planı aynen kabul ediliyor ve bunun uygulanılması için bütün taraflara çağrıda bulunuluyor. İkincisi insani yardım konusunda süratle harekete geçilmesi için çağrıda bulunuluyor” dedi.

Suriye’ye acil insani yardım ulaştırılması için bir mekanizmanın oluşturulacağını kaydeden Davutoğlu, “Suriye rejimi eğer buna da engel olursa tabi o zaman Suriye rejiminin insani bakımdan büyük bir suç işlemekte olduğu bir kez daha ortaya çıkar” diye konuştu.

Suriye Ulusal Konseyinin muhalefetin “meşru” bir temsilcisi olarak muhatap alınacağının ilan edileceğini belirten Davutoğlu, Konsey’e tabanını daha da genişletmesi için çağrıda bulunulacağını anlattı.

 

Alternatif önlemler masaya gelebilir

Bu sürecin Türkiye tarafından yakından izleneceğini vurgulayan Davutoğlu, gelecek toplantının da İstanbul’da olacağını belirterek, “Önümüzdeki ay ümit ederiz ki İstanbul toplantısına gittiğimizde Suriye bu kısır döngüden çıkmış olur. Yine ümit ediyoruz ki bu toplantılar bu anlamıyla hedefine ulaşır ve Suriye demokratik bir yapıya kavuşur” dedi.

Gelişmeleri takip edeceklerini ve her türlü ihtimali değerlendirmek durumunda olduklarını dile getiren Davutoğlu, burada Türkiye’nin ulusal güvenliğinin de söz konusu olduğunu bildirdi.

irantehlikesi.com

CİA'den İran'a kurtarma hamlesi

İran’a sürekli olarak tehditler savuran ABD bu kez de yetkili elden, CIA kanalıyla İran’ın elinde nükleer silah bulunmadığını bildirdi.

İran’ın Ortadoğu liderliğindeki en büyük propaganda enstrümanını Amerika karşıtlığı oluşturuyor. İran Devriminden bu yana, 30 yıldır Amerika ve İsrail’le karşılıklı restleşen İran, gerilimden ve savaş dilinden besleniyor. Ancak bugüne değin ne ABD, ne İsrail ne de İran, bırakın savaşmayı birbirlerine tek kurşun sıkmamıştır.

CIA karşılıklı gerilim stratejisinde ipin çok gerildiği, kazanın çok kaynadığı bir noktada bir güvenlik supabı olarak devreye girdi ve İran’ın elinde nükleer silah bulunmadığını hatta nükleer silah yapmayı bile düşünmediklerini bildirdi.

 

CIA 2007 yılında da İran’a can simidi atmıştı

CIA 2007 yılında da bir başka istihbarat raporu yayınlayarak, İran’ın elinde nükleer silah bulunmadığını bildirmişti.

Bir destek de Mossad’dan…

CIA’in açıklamasına bir destek de Mossad’dan geldi. Mossad Başkanı Tamir Pardo ve İsrail Eski Genelkurmay Başkanı Dan Halutz yaptıkları açıklamalarda, İran’ın İsrail açıdan hayati bir tehlike arz etmediklerini bildirdi.

 

16 istihbarat örgütü imza attı

Yeni CIA raporunun geçen yıl yazıldığı ve altında ABD’nin 16 istihbarat örgütünün imzası olduğu bildirildi.
İran’ın uranyumu zenginleştirme çalışmalarının sürdüğü görüşüne yer verilen raporda, yapılanların Tahran’ın aktif olarak silah üretme çalışmaları içinde olduğu kanaatine neden olmaması gerektiği ifade ediliyor.

Ulusal İstihbarat Servisi Başkanı James R. Clapper, geçtiğimiz hafta ABD Senatosu’nun Silahlı Kuvvetler Komisyonu’nda yaptığı konuşmada, İran yönetiminin nükleer silah yapmaktan uzak olduğunu belirtmişti.

ABD, İsrail ve İran bir nevi germe ve gevşetme politikasını sürdürürken, bölge ülkeleri oluşturulan bölgesel korku ortamında taraf olmak ve saflarını belirlemek zorunda kalıyorlar. Anti amerikancı ve anti emperyalist uluslar ise danışıklı dövüşü fark edemeyerek günden güne Şiileşiyorlar.

irantehlikesi.com